banner177
banner195

Nevşehir Müftüsü Öztürk’te il müftüleri istişare toplantısında 

Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından geleneksel olarak düzenlenen ‘33. İl Müftüleri İstişare Toplantısı’ Adana'da yapılıyor.

Nevşehir Müftüsü Öztürk’te il müftüleri istişare toplantısında 

banner143
banner134
Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından geleneksel olarak düzenlenen ‘33. İl Müftüleri İstişare Toplantısı’ Adana'da yapılıyor.
Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez'in katıldığı '33. İl Müftüleri İstişare Toplantısı', Diyanet İşleri Başkanlığının üst düzey yöneticileri ve 81 ilin müftülerinin katılımıyla toplandı.
Diyanet İşleri Başkanlığının hizmet politikası, hizmette kalitenin ve verimliliğin artırılması, ileriye dönük yapılması gerekenlerin ele alındığı istişare toplantılarında bu yıl, İslam dünyasında yaşananlar, Türkiye'nin içinde bulunduğu durum, 15 Temmuz darbe girişiminin dini ve toplumsal hasarı ve Diyanet teşkilatına düşen vazifeler de masaya yatırılacak.
Toplantının açış konuşmasını yapan Diyanet İşleri Başkanı Görmez, sözlerine 4 gün önce Adana’da gerçekleşen terör saldırısına değinerek, “4 gün önce Adana Valiliğimiz önünde gerçekleşen menfur saldırıda hayatını kaybeden her iki şehit kardeşimize Yüce Rabbimden rahmet diliyorum. Yaralı olan kardeşlerimizin en kısa zamanda sıhhat ve afiyete kavuşmalarını Yüce Rabbimden niyaz ediyorum” dedi.
Toplantının dünyanın özellikle İslam coğrafyasının giderek karmaşık ve derin bir hal alan sorunlarla boğuştuğu bir dönemde son derece önem taşıdığını belirten Başkan Görmez, bugün İslam dünyasının üzerinde durması gereken en önemli konunun, din istismarı olduğunu da sözlerine ekledi.
Dünya gündeminde İslam dininin olumsuz olarak insanlığın önüne konulduğuna vurgu yapan Başkan Görmez, Türkiye’de ise FETÖ ve benzeri yapıların İslam dinine verdiği zararlara işaret etti.
Başkan Görmez’in açış konuşmasından bazı satırbaşları şöyle;
“İslam dini, insanlığın önüne olumsuz bir şekilde konulmaktadır…”
Son on yıllarda ülkemizde, coğrafyamızda ve bütün dünyamızda yaşadığımız siyasi, toplumsal travmalarda bir numaralı gündem ‘din’ konusudur. Ve en önemli gündem maddesinin İslam olduğunu görüyoruz. Üzülerek belirtmek isterim ki, bütün bu gündemlerde İslam dini olumsuz olarak insanlığın önüne konulmaktadır. Savaş, şiddet ve nefretten söz edilirken bir şekilde birileri konuyu İslam’la ilintilendirmeye çalışır. Kadına karşı şiddet, çocuk istismarı, kısıtlanan özgürlükler tartışılır, gündemde yine İslam vardır. İslamofobiya, İslam nefreti, İslam düşmanlığı konuşulur, ana gündem maddesi İslam’dır.  Mülteciler sorunu yine İslam’la ilintilendirilir. Muhacirler meselesi İslam’la ilişkili olarak tartışılır. Mezhep ihtilafı, mezhep tartışmaları yine İslam’la ilişkilendirilir. Bütün bunlar algılarımızı, tasavvurlarımızı rehin almaktadır. Bugünümüzü etkilediği gibi geleceğimizi, çocuklarımızı, genç kuşaklarımızı olumsuz yönde etkilemektedir. Tarihte önemli bir medeniyetin beşikliğini yapan bölgemiz, bugün tarihinde olmadığı kadar vahim bir tehlikeyle karşı karşıyadır. Din adına her türlü sözün fütursuzca söylendiği, dinin ruhunun ve evrensel mesajlarının bir tarafa bırakarak lafızcı ve şekilci yorumların güç kazandığı, Allah adına ahkam kesenlerin birbirini tekfir ederek ilerlediği bir dönemi yaşamaktayız. Böyle bir ortamda İslam medeniyetinden, İslam’ın selam ve emanından bahsetmek bir hayal değildir. İslam’ın huzur ve barış mesajlarından bahsetmek bir ütopyanın peşinde sürüklenmek demek değildir. Yüce İslam dini sadece dünü inşa etmeye değil, bugüne de, geleceğimize de yön vermeye muktedir büyük bir dinamizme sahiptir.
“Bugün dünyanın egemenleri, vekalet savaşlarını İslam coğrafyasında İslam’ın kendi çocuklarının eliyle vermektedir…”
Bugün dünyanın egemenleri vekalet savaşlarını bu coğrafya üzerinde vermektedirler. Hem de kendi çocuklarıyla, kendi askerleriyle değil, bu medeniyetin çocuklarının eliyle sürdürmektedirler. Bölgemizde ve coğrafyamızda katledilen sadece masum insanlar değil, katledilen Bağdat’ın Şam’ın birlikte yaşama ruhu. Bu büyük coğrafyanın insanlığa miras bıraktığı büyük medeniyetin katledildiğine şahit oluyoruz. Arap’ıyla, Kürt’üyle, Türkmeni’yle, Şii’siyle, Sünni’siyle, yüzyıllardır aynı kaderi paylaşıp, aynı topraklarda nefes alan Müslümanların birbirini nefessiz bırakmasına şahit oluyoruz. İslam’ın evrensel, diriltici asli mesajından ve bu mesajın ilk taşıyıcılarının akıl ve hikmetle gergef gergef ördükleri bakış açısından giderek uzaklaştırıldığında din istismarının nedenli fecaat boyutlara ulaştığına şahit oluyoruz.
“Tabiatı tarumar eden, milyonlarca insanı aç, susuz yollara döküp perişan eden zalim ideolojilerle İslam savunulamaz...”
Dünün ilim şehri olan Bağdat’ta kütüphanelerin yerini cephanelikler almaktadır. Şam Halep’ten, Halep Musul’dan uzak diyarlar haline gelmeye başlamıştır. Avrupa’nın Müslüman yürekleri endişe ile çarpıyor. Orta Asya’nın iman toprağına ekilen tazecik filizler ihanet şebekeleri tarafında sinsice koparılıyor. Bu kaderle İslam’ın kaderi, İslam’ın gayesi elbette birleşemez. İslam’ın gayesi bütün yeryüzünde barışın, adaletin, insaniyetin tesis edilmesinden başka bir şey değildir. Bu yaşananlarla İslamiyet’in hakikati bir kefeye konamaz. İslam’ın hakikati tevhidin gücü ve vahdetin kuşatıcılığı altında hiç kimsenin ırkından, inancından, dininden, mezhebinden ve düşüncesinden dolayı ötekileştirilmesine izin vermez. Bencilliğin, kibrin, cehaletin kapanına kısılan vicdanlarla tevhit mücadelesi yürütülemez. Tabiatı tarumar eden, taş üstünde taş bırakmayan, milyonlarca insanı aç, susuz yollara döküp perişan eden zalim ideolojilerle İslam savunulamaz. Bu dinin sahibi Erhamürrâhimîndir. Bu dinin Peygamberi bütün alemlere rahmettir. Bunun içindir ki İslam beldeleri selam yurdudur. İslam herkesin dinini, canının, aklının, malının, mezhebinin ve ırzının dokunulmazlığını esas alır. Bunun içindir ki, İslam toplumları eman yurdudur. İslam toplumlarında herkes emniyet içindedir ve adalet mülkün temelidir.
“Bugün İslam coğrafyasında din güvenliğimiz tehdit altında…”
İslam’ın bütün temel kaynaklarına baktığımız zaman İslam’ın yeryüzünde gerçekleştirmeyi hedef aldığı beş büyük emniyetten söz edilir. Bunlar can emniyeti, din emniyeti, mal emniyeti, nesep nesil emniyeti ve akıl emniyeti. Özellikle bu beş güvenlikten hangisinin önemli olduğu İslam bilgileri tarafından tartışılmıştır. Elbette can her şeyden aziz olduğu için pek çok fakihimiz can güvenliğini bu sıralamada başa yerleştirir. Ancak bazı İslam bilgileri din güvenliği yok olduğu zaman, din emniyeti ortadan kalktığı zaman diğer bütün güvenliklerin olumsuz yönde etkileneceğini dikkate alarak hasseden din güvenliğinin İslam ümmeti için, İslam toplumları için en önemli güvenlik olduğunu ifade eder. Bugün coğrafyamızda sadece canımız, malımız, nesil ve akıl emniyetimiz tehdit altında değil, bugün aynı zamanda din güvenliğimiz tehdit altında.
“Küresel güçlerin bölgede başvuracağı son oyun, sonu gelmez mezhep savaşlarıdır…”
İslam ülkelerinin liderleri bütün önyargılarından uzak bir şekilde bu coğrafyada kan akmaması için her türlü işbirliğine açık olmalıdır, aksi takdirde bu topraklarda mezhebe ve etnik yapılara dayalı çatışmaların giderek yaygınlaşması ve kalıcı bir hal alması kaçınılmazdır. Mezhebe dayalı siyasetin geleceği yoktur, mezhepçiliğe dayalı siyaset sadece kan getirir, gözyaşı getirir. Az önce ifade ettiğim küresel güçlerin bölgede başvuracağı son oyun, sonu gelmez mezhep savaşlarıdır.
“Cihat adam öldürmek değil, İslam’ın yaşanması için insanları yaşatmanın ceht ve gayretidir…”
Kürsülerden müminler ancak kardeştir diye seslenen vaazlarımıza, idari erklerin sulh çabaları destek vermelidir. İslam coğrafyasının her köşesinde çınlayan ezanların salah ve felaha davetine İslam ülkelerinin liderleri icabet etmelidir. Siyasetteki her türlü işbirliğinin kitleleri birbirine nasıl yakınlaştıracağı ve çatışmaları nasıl kestiği görülecektir. Müslümanlar ve bilhassa Müslümanların idarecileri ilim, irfan, ahlak, hukuk ve adaletin bu topraklarda ikame olması için ceht ve gayret içinde olmalıdır; cihat budur. Cihat adam öldürmek değildir, cihat kan akıtmak değildir, cihat İslam’ın yaşanması için insanları yaşatmanın ceht ve gayretidir.
“Buradan bütün İslam dünyasına çağrıda bulunuyoruz, gelin İslam beldelerini yeniden selam yurdu yapalım…”
Buradan bütün İslam dünyasına bu çağrıyı yeniliyoruz ve diyoruz ki, geliniz çatışmalardan uzak, hakka ve adalete uygun bir işbirliğiyle İslam beldelerini yeniden İslam’ın selamın şehirleri yapalım. Bu şehirlerde insanlar canından, malından, ırzından emin yaşasınlar. Kimse Müslüman olduğu ya da İslam coğrafyasında yaşadığı için mağdur ve mazlum duruma düşmesin, yurdunu, yuvasını terk ederek başka diyarlara göçmek zorunda kalmasın, Aylan bebekler boğulmasın, Ümran çocuklar suskunluğa bürünmesin. Tevhidin buluşturduğu toplumlar olarak bu birlik ve beraberliğe ulaşma imkanına sahibiz. İç ve dış mihrakların her türlü hile ve desisesine rağmen biz bu kararı verebiliriz. Aksi takdirde bu ülkelerin istikrarını istemeyen her türlü güç kan akıtmaya, insan öğütmeye devam edecektir.
“Ülkemizde ve İslam dünyasında dini yapılanmalarda söz sahibi olan birçok şahsiyet ‘bunu ben demiyorum, bunu Allah diyor’ diyecek kadar ileri gidebiliyorlar…”
İslam’ın yaşanmış tarihsel mirasında tek tipçi bir anlayış yoktur. İkinci büyük sorumluluk şüphesiz alimlere, ilim adamlarına, din hizmetini vazife edinmiş insanlara düşmektedir. Farklı ekoller, farklı mezhepler, tasavvuf ve tarikatlar, farklı hayat biçimleri İslam coğrafyasının tamamında yüzyıllardır var olagelmişlerdir. Herkes hakikatin arayıcısı olmuş, kendisini hakikatin yerine koymaya çalışana itibar edilmemiştir. İslam alimlerinin geçmişte dikkat ettikleri bir edep kuralı, bir ilmi kural ile bugün ilim adamı kisvesi altında insanların çiğnediği bir ilke var. Geçmiş tarihimizde, medeniyetimizde İslam alimleri bir hakikate ulaşmak için büyük emek verirler, aylarca, yıllarca işin sancısını çekerek o hakikate ulaşırlar, hakikati kaleme alırlar ve o kitabın sonuna da edeben şöyle derlerdi, ‘Ben kendi gücüm, vüs’atım ile buraya varabildim, ancak bunun gerçek hakikatini ancak Allah bilir’ Oysa şimdilerde hem ülkemizde, hem de İslam dünyasında dini yapılanmalarda söz sahibi olan, din adına konuşan birçok şahsiyet sathi, indi görüşlerini, bazen de hezeyanlarını ifade ettikten sonra, ‘bunu ben demiyorum, bunu Allah diyor’ diyecek kadar ileri gidebiliyorlar.
“Hakikati temsil iddiasıyla ortaya çıkan ve kendisi gibi düşünmeyenleri sapkın ilan eden oluşumlar, son derece tehlike arz etmektedir…”
Hakikati temsil iddiasıyla ortaya çıkan ve kendisi gibi düşünmeyenleri kolayca sapkın ilan eden küçüklü, büyüklü birçok kişi hizip, cemaat ve oluşumla karşı karşıyayız. İslam’ın düşünce geleneğinde yeri olmayan bu tutum asla kabul edilemez. Müslümanları birbirine düşüren, fitneyi, buğzu, hasedi, fesadı, tefrikayı körükleyen bu adamlar son derece tehlike arz etmektedir. Alimlerimiz, ilahiyatçılarımız ve din görevlilerimiz gerek ülkemizde ve gerekse İslam coğrafyasında giderek yaygınlaşan bu dil karşısında uyanık olmak ve milletimizi uyarmak zorundadır. İslam’da sabiteleri hedef almayan her türlü düşünce serbestiyeti vardır, ancak kendisi gibi düşünmeyenleri tekfir eden, kendisi gibi yaşamayanlarını tehdit eden bir anlayışın özgürlükle ilgisi olamaz. Hele şiddeti tecviz eden, nefret dilini kullanan, bütün bunları yaparken dini istismardan çekinmeyen yapılara karşı cezai müeyyide içeren hukuki düzenlemelerin yapılması toplumsal barışımız için kaçınılmaz hale gelmiştir.
“15 Temmuz darbe ve işgal girişimini yapanlar, toplumun dini duygularını uzun yıllar istismar edenlerdir…”
Etrafına topladığı samimi Müslümanların bilgisizliğini fırsat bilerek indi mütalaalarını, rüyalarını, hezeyanlarını, planlarını din adına pazarlamakla Ehlisünnet yolu temsil edilemez. Unutulmamalıdır ki, 15 Temmuz darbe ve işgal girişimini yapanlar toplumun dini duygularını uzun yıllar istismar edenlerdir. Rabbimizin şeytan sizi Allah’la aldatmasın, aldatanlar size Allah’la aldatmasın fehvasınca, insanların Allah’la aldatıldığına hep birlikte şahit olduk. Bugün Müslümanlar için en önemli konu, din istismarı meselesidir. Başta ifade ettiğim dinin güvenliği açısından, din emniyetini toplumda sağlamak bakımından da karşı karşıya kaldığımız en önemli tehlike din istismarıdır. Dini istismar sadece duyguların istismarı değildir, bugün duyguların istismarının ötesine geçmiş güç, imkan ve kaynak devşirmenin aracı haline gelmiştir. Dün din adına cincilik, büyücülük ve falcılık nasıl bir problem idiyse, bugün de her alanda dinin istismar edilmesi aynı şekilde ciddi bir sorundur.
“FETÖ, PKK ve DAİŞ aziz dinimizi kendi habis ideolojilerine alet etmeye çalışırken, bize düşen onların ektiği zehirli tohumları toplamak, hastalıklı damarları kurutmaktır…”
Sınırlarımız içinde FETÖ, PKK ve DAİŞ farklı biçim ve zamanlarda aziz dinimizi kendi habis ideolojilerine alet etmeye çalışırken, bize düşen onların ektiği zehirli tohumları toplamak, hastalıklı damarları kurutmaktır. Bir yandan da sağlıklı damarlar açmak, eğitime ve irşada ağırlık vererek İslam’ın sahih bilgisini, doğru din anlayışını insanımıza öğretmektir. Diyanet İşleri Başkanlığı olarak önce 15 Temmuz’dan hemen sonra ‘Olağanüstü İl Müftüleri Toplantısı’nı Ankara’da toplayarak hasar tespitini yaptık. Arkasından Olağanüstü Din Şûrasını topladık, din şûrasında hassaten FETÖ-PDY hareketinin dine verdiği zararı bütün yönleriyle milletimizle paylaştık. Hemen arkasından Avrasya İslam Şûrasını toplayarak Olağanüstü Din Şûrasında aldığımız kararları gönül coğrafyamızın bütün ilim adamlarıyla paylaşma imkanına sahip olduk.
“40 yıldır sureti Hak’tan görünerek, şehitlerin canını hiçe sayarak, bu ihanetin işgal teşebbüsü olduğunu unutarak davranmak için haya duygusunu kaybetmek lazım…”
Yaşadığımız ihaneti ve bu ihanet içerisinde yüce dinimize 40 yıldır din kisvesi altında sureti Hak’tan görünerek neşvünema bulan bu hareket, yüce dinimize, yüce milletimize verdiği zarardan dolayı 40 yıllık emeğini o gençlerin, çocukların, öğretmenlerin, hayırseverlerin bütün maneviyatını, bütün iyilik duygularını heba ettiğini dikkate alarak arkasından ülkemize, milletimize tarihin en zor zamanında verdiği zararı düşünerek bunun da ötesinde yüce dinimize, İslam’a verdiği zararı göz önünde bulundurarak elini açıp Allah’a tövbe etmesi gerekirken, hala doğru yolda olduklarını iddia etmeye kalkıştılar. Onunla da yetinmediler, 40 yıldır aldattıkları Afrika’nın en ücra köşesindeki gariban ilim adamlarına gittiler, onlara mikrofon uzattılar, onlar üzerinden kendi ülkelerinde ittifakla ortaya çıkmış bu düşüncelere cevap vermeye kalkıştılar. Bunu yaparken de bütün milleti, bütün ilim adamlarını, yeryüzündeki bütün ilim adamlarını, kendi ülkesindeki bütün dini müesseseleri yok sayarak, bunu yaparken sanki Türkiye’de hiçbir şey olmamış gibi hareket ederek. 246 canımızın şehit olduğunu hiç zikre değer dahi görmeyerek, bu milletin Meclis’ini bu milletin tanklarıyla bombalamanın ne büyük ihanet olduğunu bu ihanetin aynı zamanda bir işgal teşebbüsü olduğunu unutarak bu şekilde davranmak için sadece haya duygusunu kaybetmesi lazım. Sevgili Peygamberimizin bir sözü vardır, buyuruyor ki, ‘Bütün peygamberlerin söylediği bir söz vardır, utanmadıktan sonra ne yaparsan yap’
“Bu milletin dini hayatına ve manevi hayatına hizmet etmek için kurulmuş dini yapıların üç şeye dikkat etmeleri gerekiyor…”
Çok kıymetli kardeşlerim, değerli il müftülerimiz; yaşadığımız darbe girişimi sonrası geldiğimiz noktada dini grup, cemaat ve tarikatlar irdelenmeye, sorgulanmaya ve kimi siyasi tartışmaların odağına çekilmeye başlanmıştır. Tarihten günümüze varlıklarını sürdüren ve gerek bireysel, gerekse toplumsal hayata katkıları yadsınamaz olan bu yapıları tarafgirlikten uzak, insaflı ve ilmi kriterler ışığında okumak elzemdir. Başkanlığımız önyargı ve tedirginlik üzerinden yürüyen bu süreçte dini oluşumların halkımız ile olduğu kadar birbirleriyle de sağlıklı ve dengeli ilişkiler sürdürmesi için köprü olmaya devam edecektir. Bu milletin dini hayatına ve manevi hayatına hizmet etmiş, hizmet etmek için kurulmuş ne kadar sivil, dini yapı varsa bu yapıların üç şeye dikkat etmeleri gerekiyor. Birincisi, dinin ana yolundan sapmamak, dinin temel ilkelerinden sapmamak ve dini istismar etmemek. İkincisi, toplumla, milletle doğru ilişkiler kurması ona ne vaat ediyorsa ona sadık kalması. Eğer ‘ben senin dinine, maneviyatına hizmet edeceğim, bu amaçla kuruldum’ diyorsa o zaman biz onu uluslararası siyasetin içinde görmemeliyiz, biz onu uluslararası ticaretin bir piyonu, bir parçası olarak görmemeliyiz. Topluma verdiği bu söze sadık kalması esastır. Kendi aralarında birbirleriyle de ilişkileri önemlidir, bunu bir güç ve çıkar çatışmasına dönüştürdükleri zaman, birbirlerini tekfir ettikleri zaman, halktan taraftarlar toplayarak birbirlerini tadlil, tevsik etmeye başladıkları zaman din emniyetine gölge düşürmüş olurlar, dinin güvenliği zedelenir. İrfan geleneğimizdeki yerleri, kültürel değerleri ve asli hüviyetleri müsellem olan dini yapılar ve onlara gönülden destek sunan halkımızın bu krizi en az hasarla atlatması için emek verilmesi gerektiği aşikardır, bugün Diyanet İşleri Başkanlığının da yaptığı budur.
“Küçük öbekler halinde oluşan ve şahıs merkezli gelişen birtakım nevzuhur dini görünümlü oluşumlar kişisel ve hizipsel menfaatleri öncelemektedir…”
Ancak bu bağlamda üzerinde durulması gereken çok daha muhataralı bir konu ise yeni türeyen dini akım ve hareketlerdir. Biz bu hareketleri ikiye ayırıyoruz. Bir, tarih boyunca var olan, İslam coğrafyasının her tarafında gelenekleri olan kurumlar ve müesseseler, bir de yeni çıkan birtakım taraftar toplayan dini yapılar. Buradan açıkça ifade etmek isterim ki, küçük öbekler halinde oluşan ve şahıs merkezli gelişen birtakım nevzuhur dini görünümlü oluşumlar diğer grup ve cemaatleri karalayarak kendilerine karakteristik çizgiler oluşturmaya çalışmakta, İslam’ın evrensel değerlerinden uzak, kişisel ve hizipsel menfaatleri öncelemektedir. Ayrı Cuma namazları, alternatif camiler, alternatif Cumalar, alternatif bayramlar, ayrı fetva çizgileri, ayrı yaygın eğitim faaliyetleri yürüterek dini birliğimizi ve sosyal bütünlüğümüzü tehdit eden bu gruplar karşısında Başkanlığımız kanunun kendisine verdiği yetki gereği konuşmaya, uyarmaya, İslam’ın temel kaynaklarına dayalı sağlam bilgiyle toplumumuzun iman, ibadet ve ahlak hayatını inşa etmeye devam edecektir.
“Birtakım televizyon ve radyo kanallarının sadece din istismarı üzerinden ticaret yapan kanallar haline gelmesi ciddi bir sorundur…”
Birtakım televizyon ve radyo kanallarının sadece ve sadece din istismarı üzerinden ticaret yapan kanallar haline gelmesi ciddi bir sorundur. Sahte bal sattı diye kanallar kapatılabiliyor, peki sahte din satmaya kalkışırsa ne yapmak lazım? Elbette bunun önlemini almamız gerekiyor. Bu konuda gerek TÜRKSAT’ın, gerek RTÜK’ün ivedilikle bir düzenleme yapması kaçınılmaz hale gelmiştir. İslam’ın yüce değerleriyle ve gayesiyle barışmayan, toplumumuza bidat ve hurafelerle örülü gerçek dışı bir din anlayışı sunan bu yayınlara müdahale basın özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez. Bilakis bunu önlemek din güvenliğimizin, din emniyetimizin gereğidir. İslam’ı tahfif ve tezyif eden, Müslümanların dini duygularını sömüren bu yayınların düşünce ve düşünceyi yayma özgürlüğüyle ilgisi yoktur. Genel ilkeler ortaya konularak dini yayınlar konusunda hukuki bir düzenleme yapılmalıdır. Aksi takdirde giderek kırılganlaşan toplum yapımız yeni ayrışma ve çatışma alanlarıyla karşı karşıya gelecektir.
“Diyanet İşleri Başkanlığı, bu yapıya karşı milletin yanında yer almıştır…”
Diyanet İşleri Başkanlığı bu yapının 40 yıllık hayatı içerisinde yapının din söylemini camilerimize, mihraplarımıza, minberlerimize bulaştırmayarak hikmetli bir mücadeleyi daima vermiştir, herkes bunun farkında olmalıdır. 2010 yılından itibaren Diyanet İşleri Başkanlığını toplum nezdinde ve dünyanın gözü önünde itibarsızlaştırmak için verilen mücadeleye karşı da Diyanet İşleri Başkanlığı bütün din gönüllüleriyle beraber bu yapıların karşısında dimdik ayakta durmuştur. 15 Temmuz’da Diyanetin en ücra köşesindeki müezziniyle, imamıyla, Kur’an kursu öğretmeniyle, vaiziyle, müftüsüyle milletin hukukunun yanında yer almıştır.
“Diyanet, bu yapıya karşı her türlü adımı titizlikle atacaktır…”
İnanç alanında Mehdilik ve Mesihlik iddiasıyla toplum üzerinde otorite oluşturma, Hz. Peygamberin vasıflarına dair asılsız iddialar öne sürerek güç devşirmeye kalkışma, gaip ve melekut alemine dair isnatsız anlatımlar almış başını gitmektedir. İbadet alanında kalben namaz kılmaktan zekatın masarifini değiştirmeye, ezberlenen mısraları Kur’an tilavetine tercih etmekten tesettürün sınırlarıyla oynamaya kadar nice batıl fetva toplumda yayılmaktadır. Ahlak alanında ise takiye, haset, kibir, yalan, iftira, gıybet gibi birçok gayriahlaki tutum din kisvesi altında işlenmektedir. O halde Başkanlığımıza ciddi bir sorumluluk düşmektedir. Müftülerimiz milletimizin iman, ibadet ve ahlak dünyasını karartmaya yönelik her türlü adımı titizlikle takip etme ve gerekli müdahalede bulunma mecburiyetindedir. Diyanet olarak bizim misyonumuz, toplumun birliği ve beraberliği için çaba göstermek olmalıdır. Bizim irşat dilimiz asla parçalayıcı bir dil olamaz. Hutbelerimiz ima ile dahi olsa kimseyi ötekileştiremez, dışlayamaz. Minberimiz ve kürsümüz ırkçılık, mezhepçilik, meşrepçilik fitnesine asla alet edilemez.
“Bugün Diyanet, Diyanet’ten daha büyüktür…”
Diyanet İşleri Başkanlığının misyonu 15 Temmuz’da yaşanan elim hadiseyle toplum tarafından daha iyi anlaşılmış ve Başkanlığımızla ilgili beklentiler artmıştır. Varlık amacını ve görevi müdrik olan Başkanlığımız personeli, denge unsuru olma, itidali ve sağduyuyu pekiştirme, birlik ve bütünlük şuurunu hakim kılma konusunda üzerinde düşen sorumluluğun bilinciyle hareket etmelidir. Toplumdaki diğer dini kurum, kuruluş ya da yapılarla ilgili gelişmeler ve değişen şartlar karşısında din-devlet-toplum ilişkileri yeni bir bakış açısıyla masaya yatırılmalıdır. Diyanet İşleri Başkanlığının beklentileri karşılayacak şekilde yeniden yapılanması için çalışma behemehal başlatılmalıdır. Buna sadece bir mevzuat konusu olarak değil, bir anlayış ve zihniyet meselesi olarak yaklaşılmalıdır. Diyaneti bürokratik bir mekanizma olarak görüp ona işlev yüklemek başka bir şey, onu halkın dini hayatı için kaçınılmaz olarak görüp ona işlev yüklemek başka bir şey, onu halkın dini hayatı için kaçınılmaz görerek toplumun birliği ve dirliği açısından bir misyonu olduğunu kabul etmek başka bir şeydir. Bugün Diyanet, Diyanet’ten daha büyüktür. Bugün Diyanet sadece Türkiye’nin Diyanet’i değil, gönül coğrafyamızdaki bütün kardeşlerimizin Diyanet’idir. Orta Asya’da yüzyıllık fetretten sonra dini kimlikleri inşa etmek için çaba gösteren bütün Orta Asya’daki Türk cumhuriyetlerinin, kardeşlerimizin Diyanetidir. Balkanlar’da 5 asır birlikte yaşadığımız evradı Fatihan’ın da Diyanet’idir. Diyanet bugün iki asırdır sömürgelere maruz kalmış Afrika’daki Müslüman kardeşlerimizin de Diyanet’idir. Diyanet bugün Latin Amerika’da yaşayan 7 milyon Müslüman kardeşimizin de Diyanet’idir. Diyanet bugün Pasifik Asya’nın ötelerinde, o adalarda unutulmuş, ümmetin yetimleri olarak tanımladığımız bütün Müslüman azınlıkların Diyanet İşleri Teşkilatıdır, bunun farkında olarak hareket edilmelidir.
“Din, şahıslar ve kurumlar tarafından temsil edilemez…”
Diyanet’in siyaset üstü oluşu, siyasi farklılıkların üstünde tutulması ve milletin bir ortak değeri olarak dinin kabul edilmesiyle ilgilidir. Elbette Diyanet dini temsil mahiyetinde bir kurum değildir. İslam’da teorik olarak böyle bir temsiliyet şahıslara ve kurumlara verilmemiştir. Başkanlığımız din hizmeti yürüten bir kurumdur. Tarihsel pratikler böyle bir kurumu var etmiştir. Din hizmeti ise caminin bütün varlığıyla temsil ettiği üzere herkesi kucaklayan, eşitleyen, bütünleyen, huzura davet eden, dileyen herkese rehberlik ve manevi destek sunan bir hizmettir. Din hizmeti hiçbir siyasi ideolojinin bir parçası değildir.
“Kadınların taciz ve şiddete, çocukların ihmal ve istismara uğramaları affedilecek bir suç değildir…”
İslam’ın toplumsal planda önemli mesajı emniyettir. Toplum içinde her birey kendisini güven ve eman içinde hissedebilmelidir. Bireyin dinini, aklını, canını, malını, mezhebini, ırzını koruyan bir devlet ve toplum yapısı İslam’ın temel dinamiğidir. Devlet vatandaşların haklarını ve dokunulmazlıklarını koruyan en güçlü mekanizmadır. Bilhassa suiistimale açık grupların, kırılgan kesimlerin kendisini korumakta zorlanan bireylerin muhafazası söz konusu olduğunda devletin konumu tartışılmazdır. Bu bağlamda kadınların taciz ve şiddete, çocukların ihmal ve istismara uğramaları affedilecek bir suç değildir. Kimse örften beslenen ve geleneksel tarım toplumunun genlerinde var olan bazı uygulamaları İslam’ın bir gereği olarak göremez, gösteremez. İslam’da bireyin akıl ve ruh sağlığının korunması esastır. Travmatik sonuçlar doğuran hiçbir ilişki tecviz edilemez. İslam bireyin mükellefiyetini akıl ve buluğ şartına bağlar. Dolayısıyla, bir kişinin kendi sorumluluğunu üstlenme ve kendi ayakları üzerinde durması akıl ve buluğ ile mümkündür. İbadetlerde buluğ yaşı esas alınmakla birlikte, muamelatta buluğ yaşı yeterli değildir. Ergenlik gerek şarttır, ancak yeter şart değildir. Yeter şart akılla tamamlanır. İkisi var olmadan muamelat konularında mükellefiyet şartları yerine gelmemiş olur.
“Henüz anne olma yaşına gelmemiş, eş olmaya karar vermemiş bir çocuğu annesi babası dahi olsa evlendiremez…”
Evlilik insan hayatının en önemli adımlarından, en ciddi kararlarından birisidir. İslam’a göre nikah sadece nikah değildir, hem ahittir, hem akittir, hem bir misaktır. Ahit olması itibariyle ahlaki yükümlülükleri getirir. Akit olması itibariyle hukuki yükümlülükleri doğurur. Misak olması itibariyle evlenen çifti Allah’a karşı mesul kılar. Nikah hafife alınamaz büyük bir sözleşmedir. Yüce Rabbimiz Kur’an’da nikahı sorumluluğu ağır, büyük bir sözleşme olarak tarif eder. Bütün bunlar göz ardı edilerek henüz anne olma yaşına gelmemiş, eş olmaya karar vermemiş bir çocuğu annesi, babası dahi olsa evlendiremez. Buluğ çağına erse de akli melekeleri gelişmemiş, eş olmanın anlamını, aile olmanın yükümlülüğünü, anne olmanın gereklerini henüz öğrenmemiş ve idrak edememiş bir kız çocuğu babası tarafından dahi evlendirilemez. Buna rağmen çocuk yaşta evliliğin İslam odaklı tartışılması ve konuşulması üzücü olmuştur.
“Cinsel istismara kapı aralayacak bir düzenlemenin hukuk ve adalet sistemimizden onay alması mümkün olamaz…”
Cinsel istismara kapı aralayacak bir düzenlemenin hukuk ve adalet sistemimizden onay alması mümkün olamaz. Devlet hiçbir ayrım gözetmeksizin kanatları altında yaşayan herkesin ırz ve namusunun da teminatıdır. Bu bağlamda hak ihlalleri ve tecavüzler cezasız kalamaz. Elbette mağduriyetler varsa bunlar serinkanlı tartışarak giderilmeli, mevzii durumlar genele teşmil edilmemeli, yeni mağduriyetlere zemin oluşturmamak adına kılı kırk yaran bir özenle hareket edilmelidir. Aslolan ahlaki prensiplerin ve doğru bilginin toplum hayatına hakim olmasını sağlamaktır.
Toplantı, 30 Kasım Çarşamba günü Başkan Görmez'in Başkanlığını yapacağı değerlendirme oturumunun ardından, sonuç bildirgesinin okunmasıyla sona erecek.

Kaynak: MHA
banner15

İlgili Galeriler
Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.