banner177
banner195

Şehit Oğlu Ozan Şahin Vefat Etti

FİB Haber Merkezi tarafından Kapadokya Yılın Enleri Anadolu Kent Ödülleri Zirvesinde Yılın En Azimli Kişisi Seçilen Şehit Subayın oğlu Ozan Şahin geçirdiği rahatsızlık sebebiyle vefat etti.

Şehit Oğlu Ozan Şahin Vefat Etti

banner143
banner134
FİB Haber Merkezi tarafından Kapadokya Yılın Enleri Anadolu Kent Ödülleri Zirvesinde Yılın En Azimli Kişisi Seçilen Şehit Subayın oğlu, şarkı sözü yazar, bestekar ve yorumcu Ozan Şahin geçirdiği rahatsızlık sebebiyle vefat etti.

1994 yılında Elazığ Jandarma Komando Tabur Komutanı görevindeyken Bitlis'te düzenlenen kış operasyonunda kendi askerini kurtarmaya çalışırken yaşamını kahramanca yitiren Şehit Binbaşı Mahmut Şahin'in özürlü oğlu Ozan Şahin hem söz yazıyor hem de beste yapıyordu. Azmi sayesinde birçok engeli aşan Ozan Şahin, dün geçirdiği rahatsızlık sebebiyle yapılan tüm müdahelelere rağmen kurtarılamayarak yaşamını yitirdi.

Babası vatan uğruna şehit olmuş Binbaşı evladı koca yürekli, güleryüzlü, makara her türlü muhabbete gelen, hayatı tiye alan eşi benzeri bulunmaz aslan parçası OZİMİZ mekanın cennet olsun. Seni çok özleyeceğiz.!

 
Şehit oğlu Ozan Şahin‘in naaşı 23 Kasım Pazartesi sabah 11.00’da GATA morg kapısındaki törenin ardından öğle namazına müteakip Karşıyaka Camii’nden kaldırılacaktır.

www.fibhaber.com Ailesi olarak, Şehit Oğlu Ozan Şahin’e Allah’tan rahmet, yakınlarına da başsağlığı diliyoruz.

 Bir kez daha Mekanın cennet olsun Ozan...

İşte ‎Şehit‬ Çocuğunun hayat hikayesini okumanızı arz ederim...

- Ozan öncelikle biraz kendinden bahseder misin?
1978 Kayseri doğumluyum. Biri kız, biri erkek iki kardeşim var. Spinal Muskuler Atrofi denilen bir hastalık nedeniyle %92 engelliyim. Bir şehit çocuğuyum ve erkek kardeşim de benimle aynı hastalık nedeniyle engelli. Ancak o bana göre daha iyi durumda.
- Hastalığının ne olduğunu bilmeyen okurlarımız olacaktır. Hastalığını ve belirtilerini ve senin şu anki durumunu biraz açıklar mısın?
Benim hastalığım nadir görülen Spinal Muskuler Atrofi adlı bir omurilik hastalığı. 350 bin kişide bir görülen bir hastalık. Yüzde 92 engelliyim, bakıma muhtacım. Doğuştan gelen bir hastalık. Yavaş yavaş insanın hareketlerini kısıtlıyor. Ben şu anda bu şekilde stabilim yani hareketsizim. Doktorlar hastalığın gen yapısındaki kırık bir DNA’dan kaynaklandığını söylüyorlar. Hastalık sebebiyle hayatımda hiç yürüyemedim. 8-9 yaşıma kadar kollarımı kullanabiliyordum.
- Sen aynı zamanda bir şehit asker çocuğusun. Hastalığın babanla olan ilişkilerini etkiledi mi? Hayatın nasıl geçti?
Babam 1974 Harp Okulu mezunu Jandarma Subay, annem öğretmendi.
BABAM BANA HERŞEYİ ÖĞRETTİ
Babam bana hayatta tek başıma olacağımı o yüzden işlerimi tek başıma yapmam gerektiğini söyledi ve öğretti. Okula başlamadan önce bana satranç öğretti. Babam çok iyi İngilizce konuşurdu, bana da İngilizce öğretti. Bilinçli ve sağlıklı bir çocukluk geçirmem için elinden ne geliyorsa yaptı. Babam bana sürekli çizgi romanlar alırdı. Tommiks, Zagor, Kaptan Jake, Teksas, Redkit… Bunları bana okumazdı. “Kendin okuyacaksın” derdi. Ben de çok merak eder okumaya çabalardım. Bu yüzden çok kısa zamanda okudum.
- Asker çocuğu olmak nasıl bir şey?
Asker çocuğu olmak çok tayin görmek demektir. Ben doğduktan sonra babamın tayini Urfa Hudut’a çıkmış. Daha sonra Batman, Batman’dan sonra Erzurum’a sonra da ben 7 yaşımdayken babamın tayini Ankara’ya çıktı.
- Bu tayinler ve engelli oluşun okul hayatını etkiledi mi?
Yedi yaşımdayken Ankara-Güvercinlik’te okula başladım. Okula gitmeden önce babamla birlikte alışverişe gittik. Çok heyecanlıydım. Okul eşyalarımı aldım. Ertesi gün sabah erkenden uyandım.
- Okula gidiş gelişlerin nasıl oluyordu?
Annem beni kucaklayarak okula götürdü. Her gün beni Kucaklayarak sabah okula götürür, akşam da okuldan alırdı. Okula giderken tek endişem, tekerlekli sandalyeden düşmekti. Nasıl kalkarım diye korkuyordum.
Okulda uçak yapmayı öğrendim. Kağıttan uçak yapıp oturduğum sıradan atardım, arkadaşlarım da bana getirirdi. Çok başarılıydım okulda. Öğretmenlerimin hepsi zekama şaşırırlardı.
- Okul hayatınla ilgili aklında kalan senin için önemli anılar vardır mutlaka…. 
Komşumuzun zekâ engelli bir oğlu vardı. Ameliyatta fazla narkoz vermişler. Beni çok severdi. Ben yedi yaşındayken o 12 yaşındaydı.

Bir gün sınıftayken herkesin üzerine çişini yaptı. Ama sonra benim yanıma geldi. Ben çok korktum o anda. “Sen benim en iyi arkadaşımsın. Sen bana söyle bunların hepsini döverim!” dedi. Bunu hiç unutmam.
İLK KÜFRÜMÜ OKULDA ÖĞRENDİM
Ne olduğunu bilmiyordum o zaman. Çok ağır bir küfürdü. Eve geldim. Anneme “Anne ben bugün çok güzel bir şey öğrendim!” dedim. Annem de neymiş dedi. Söyleyince annemin elindeki tabakları yere düşürdüğünü hatırlıyorum. “Oğlum nereden öğrendin?” diye sorunca “Okuldan” diye cevaplayınca “Sakın bir daha söyleme” dedi. Ben “Niye? Herkes birbirine söylüyor” şeklinde üsteleyince onun küfür olduğunu, iyi bir şey olmadığını anlattı. “O zaman niye söylüyorlar?” diye sordum. “Onlar terbiyesizler!” dedi. Bu cevaptan sonra ben iki arada kaldım. Arkadaşlarımı seviyordum ama onlar TERBİYESİZLER! Ben terbiyesiz olmak istemiyorum diye düşündüm ama arada kaldım, ne yapayım! Madem öyle o zaman terbiyesiz olmayayım dedim.
Kötü bir şey olduğunu öğrendim. Zaten evin içinde kesinlikle küfür olmazdı. Babam mesleğinden dolayı bazen durgun, stresli olurdu ama kesinlikle kötü bir söz söylemezdi.
Okulda öğretmenlerinle ve arkadaşlarınla aran nasıldı?
Öğretmenim beni çok severdi. Çünkü çabuk öğrenen zeki bir öğrenciydim. Engelli olduğum için de daha fazla ilgilenirlerdi.
Fakat unutamadığım bir din öğretmeni vardı. Van’daydık. Bütün sınıfı çok korkutmuştu. İlk derse girere girmez “Önce duaları ezberleyin!” dedi. Sonra bize cehennemi anlatmaya başladı. Onu yaparsın günah, bunu yaparsın yandın! Dedim ki, “Bu nasıl dünya? Ne yapsak yanıyoruz!” Adam bize bir tarif ediyor cehennemi, sormayın! Ertesi gün sınıfın yarısının ağzında uçuk vardı korkudan. Hepimizin gece rüyasına girmiş şeytanlar, kazanlar, zebaniler.
Sonra bu öğretmen ertesi hafta yine geldi. Biz hepimiz yine korkuyoruz. Kendi aramızda konuştuk. “Bu nasıl bir din? Biz Hıristiyan olalım!” dedik. Sınıfça din değiştirmeye karar verdiğimizde 4. sınıftaydık.
Akşam eve gittim. Yemek yerken annemle babama “Ben Müslüman olmak istemiyorum!” dedim. Nereden çıktı o oğlum dediler. “Ne yapsak cehenneme gidiyoruz. Onu yapıyorsun günah, bunu yapıyorsun günah. Hristiyanlarda görüyorum, Pedere gidip anlatıyorsun, seni affettim deyip gönderiyor” dedim.
-Sonra…
Annem benim okulumda öğretmen olduğu için sınıf öğretmenimiz Ayşegül Demirhan’a gidip durumu anlatıyor. Ayşegül hoca da diyor ki “Ya bu çocukların hepsinin ağzında uçuk var, ben de niye olduğunu merak ediyordum.”
Geldi din öğretmeninin ne anlattığını sordu. Sabahtan akşama kadar cehennemi anlatıyor diye cevapladık. O da din kültürü öğretmenine gidip “Bir daha benim sınıfıma ders vermeye girmeyeceksin” demiş. Biz de nihayet kurtulduk. Bu yaşa geldim ama benim için unutulamayacak bir anı bu.
-Okul hayatınla baban mı ilgileniyordu yoksa sürekli annen mi?
Babamın bana güveni tamdı. Örneğin veli toplantılarına gelmezdi. Annem “Neden gelmiyorsun?” diye sorduğunda babam “Benim gelmememe gerek yok. Ozan halleder, ben ona güveniyorum.” demiş. Dolayısıyla babam benim kendi başıma herşeyi haletmemi istiyordu.
-Engelin yüzünden okul hayatında zorluk çektin mi?
Yedi yaşına kadar sağa sola dönme hareketim yavaşladı ama 9 yaşıma kadar dönebiliyordum. 9 yaşımda dönemez hale geldim. 14 yaşında kafa hareketlerim de tamamen durdu. Lise 2’ye kadar kafamı dengede tutabiliyordum, daha sonra onu da yapamaz hale geldim. Yani düştüğüm zaman birinin yardımı olmadan kalkamıyordum.
Okula başladığımda ellerim çalışıyordu. Yani yazı yazabiliyordum. Lise 2’ye kadar sağ elimle yazı yazdım. Lise 2’den sonra sol elimi kullanmaya başladım, solak oldum. Bu şekilde 23 yaşıma kadar sol elimi kullandım. Daha sonra sol elimi kullanma kabiliyetimi de kaybedince sağ elimin baş ve işaret parmaklarını kullanarak bilgisayar kullanmaya başladım. O parmakları da kaybettikten sonra fare (mouse) kullanmaya başladım.
22 yaşıma kadar yemeğimi kendim yedim. Daha sonra başkasının yardımı olmadan yemeğimi yiyemez hale geldim. Şu anda kundağa sarılı bir bebek gibiyim. Hiçbir şey yapamıyorum. Bakıma muhtacım.
-Peki şu anda sağlık durumun nasıl?
Sadece gözlerimi, sağ elimin baş ve işaret parmağımı kullanabiliyorum. Vücudumdaki başka hiçbir uzvumu kullanamıyorum.
Yedi yaşında yana doğru skolyoz (omurilik eğrilmesi) başladı ve yavaş yavaş eğrilik arttı. Şu an ameliyat edilmeyecek derecede, 60 derecenin üzerinde. Doktorlara sorduğumda ameliyat olursam masada kalabileceğimi söylediler. Başladığında çok ufaktı. 8 yaşına doğru artmaya başladı. Çok hızlı bir şekilde ilerledi. Yirmi yaşıma doğru 60 dereceye gelmişti. Şu anda omuriliğim yana doğru tam S şeklinde. Düz duramıyorum.
- Çocukluğuna dair anlatabileceğin bir şeyler var mı bize?
Çocukluğum güzel geçti. Babam beni hiçbir şeyden mahrum bırakmadı. 7 - 8 yaşına kadar hastalığımın tam olarak ne olduğunu öğrenmeye çalıştılar ve hastalığımın çözümü olmadığını öğrendik. O zamana kadar hayatım hastanelerde geçmişti zaten. Hastaneler çözüm bulamayınca çevremin baskısıyla muskalar yazıldı. Zorla hacı hocaya götürüldüm. Alternatif tıp denendi ama hiçbiri fayda etmedi.
- Biraz anlatsana şu hacı hoca hikayesini….
Hacı hocalar beni yürüteceklerini söylediler. Hatta babam Van’da görevliyken oradaki yerel halk bir hacının okuyup üfleyerek beni yürüteceğini söylediler. Biz ailece bu işlere çok inanmayız. Sonra zorla bizi oraya götürdüler. Erciş tarafındaydı. Babamla gittik. Babamla birlikte gülmemek için kendimizi zor tutuyorduk. Bir yaşlı sakallı adam benim vücudumu elleyip, üfürüyordu. Babamın gözüne bakıp gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Babama dedi ki, bir hafta içinde yürüyecek. Sonra gülerek gittik.
Bir başka hacı da bana muska yazmıştı. O da bana 15 güne kalmadan koşacağımı söyledi. Ona da çok güldüm. Hayatımda buna benzer olaylar çok oldu.
Biz de en azından bir umut dünyası diye hadi gidip bir bakalım derdik. Bazen de babamla sırf maskaralık olsun diye giderdik. Babam hacı hocaya inanmazdı. Bu iş Allah’ın bir takdiri. Bu işin okuyup üflemekle, muska yazmakla olacağına inanmazdık.
Bir keresinde de bir adam beni hastanede gördü. Beni şifalı otlarla iyileştireceğini ama maliyetli olduğunu söyledi. Çok büyük bir para istemişti babamdan. Babam da ‘Sen oğlumu yürütürsen sana bu paranın on katını vereceğim ama yürütemezsen para falan vermem!” dedi. Ama adam ondan sonra “Bakmam lazım. Bir incelemem lazım.” diyerek geçti gitti. Bir daha da arayıp sormadı. 50 bin dolar istemiş babamdan. Babam 500 bin dolar veririm demiş.
- Babanın mesleği dolayısıyla çok yer değiştirdin. Gittiğin yerlerden seni etkileyenler oldu mu?
Babamın tayini Van İl Jandarma Bölük Komutanlığı’na çıkmıştı. 11 - 12 yaşlarımda Van’daydık. Van çok güzeldi. Van halkını çok sevdim. İnsanları iyi insanlardı. İklimi güzeldi, gölü güzeldi.
- Babanla ilişkileriniz nasıldı bu dönem?
Babam beni hiçbir şeyden eksik etmedi. Sık sık dışarı götürürdü. Beni alırdı, birlikte ava giderdik. Keklik, çulluk, balık avına giderdik. Altıma bir minder koyar, sırtımı da bir ağaca ya da taşa yaslar, ava katılmayacak birini de yanıma bırakırdı. Onlar ava giderdi ben de ateşin başında otururdum. Ateşin başında çok oturmuşluğum, çay içmişliğim ve muhabbet etmişliğim olmuştur. Av etleri çok güzel ve lezzetliydi. Çok güzel günlerdi. Babamla birlikte balık avlamaya giderdik. Beni gölün kenarında bir ağacın yanına yaslar, oltayı yanıma bırakır, ucuna da bir zil bağlardı. Kendisi de başka tarafa geçerdi. Zil çaldığı zaman ben bağırırdım “Baba zil çaldı!” diye. O da gelir balığı çıkarırdı. Oralarda doğayı sevmeyi öğrendim.
-Gittiğiniz bu avlarla ilgili anlatabileceğin bir anın var mı?
Van, Erzek Köyü’nde bir gün çulluk avına gittik. PTT’den emekli bir dayı vardı, kulağı duymuyordu. Onun yanında da yaşlı bir amca vardı, gözü görmüyordu. İkisi birbirini tamamlıyorlardı. İkimizi bir araya getirince bir adam ederiz diye kendileriyle dalga geçiyorlardı. Haydar dede vardı. Bir de Foto Süphan vardı. Bunlar babamın av ekibiydi. Hep beraber ava giderdik. Haydar dedeyi çok severdik. Bana kuşları öğretirdi. “Bak bu çulluk. Şimdi ava gideceğiz. Ben sana bir tane çulluk getireceğim. Nasıl bir kuş olduğunu öğren” derdi. Ben kekliği, alabalığı, çulluğu tanıdım. Gölün kenarına gittik. Haydar dede “Hooovv!” diye bir bağırdı. Bütün çulluklar havalandı. Gökyüzü birden bire çulluklardan karardı. Hepsi av tüfeklerini kaldırıp ateş ettiler. O gün hayret etmiştim. Sürünün yarısı aşağı inmişti. Toplamda yüzün üzerinde kuş avladık. Hemen kebap yaptık.
Haydar dede bir tane kanadından yaralanmış çulluk getirdi. Ben tuttum okşadım. Babamla birlikte onu götürdük. Yarası iyileştikten sonra serbest bıraktık. Babam benim etkilendiğimi görünce bana “Ozan bu av sporu. Biz zevkine öldürmüyoruz. Sadece yiyebileceğimiz kadar avlıyoruz” diye anlatmıştı.
Bazen de babam beni bir köye götürür, köyün muhtarına teslim eder, kendisi de orada halkla sohbet ederdi. Köylüler bana çok iyi davranırlardı. Sürekli bana yiyecek bir şeyler verirlerdi. Köy yumurtası, köy yoğurdu, bazlama yerdim. Orada köy çocuklarıyla oynardım. Beni garipserler, tuhaf bakarlardı ama güzeldi. Van’ı çok sevdim.
-Babanla ilişkiniz çok samimi ve değişik, anlatabileceğin başka anılar var mı?
Bir gün dışarıda kar yağıyordu. Babam bana “Dağda kar yağarken ateş yaktığımız zaman ateşin sıcaklığının ve dumanının ulaştığı alanda kar erir, buharlaşır.

Buharlaştığı için üstümüze kar yağmaz ama sırtımız da genelde soğuk olur.” dedi. Ben de nasıl olur diye sordum. Anlattı ama kafamda canlandıramadım. Ertesi gün kar yağıyordu. Babam beni aldı dağın başında bir yere götürdü. Orada bir kocaman kütük vardı. Kütüğü yaktı ve o kadar büyük bir ateş oldu ki, yoğun yağan kar üzerimize gelmeden buharlaşıp uçuyordu. Babam çay demledi. Yanımızda getirdiğimiz sucuğu pişirdi. Birlikte çay içtik, sucuk ekmek yedik.
Bazı günler de babam beni alıp “Hadi gidelim devriye atalım” deyip beni köylere götürürdü. Gittiğimiz köylerde kahvehanede bir çay içip geri dönerdik.
- Ava giderken en sevdiğin şey neydi?
Ava gittiğimizde yanımızda köpekler olurdu. Bu köpekler yanıma gelir, benim her yerimi yalarlardı. Çok severdim köpekleri. Babam da karşıma geçer gülerdi.
- Ozan sen aynı zamanda bir müzisyensin. Nasıl başladın müziğe?
Babam bana parmaklarım çalışsın diye 4. sınıfta org almıştı. Müzik kulağım çok gelişti. Bir parçayı duyduğum zaman anında çalabiliyordum. Babam, Türk sanat müziğini çok severdi. Bana da ondan miras kaldı ki ben de çok seviyorum. Müzik kulağımı Van’da açtılar. Org derslerine gittim. Nota öğrendim. 

- Van’ı çok sevmişsin belli. Peki daha sonra nereye gittiniz?

Van’dan sonra babamın tayini Manisa, Kırkağaç’a çıktı. Orada binbaşı oldu. Ben de ortaokula başladım. Orada tamamen tekerlekli sandalyedeydim. Kırkağaç halkı da iyiydi. Konuşmalarına ilk başta alışamamıştım.
- Çok mu anlaşılmaz konuşuyorlardı?
Ege şivesiyle konuşuyorlardı. Mayıs ayında tayin olduk, Haziran ayında etrafı gezmeye başladık. Tarlada amcanın biri karpuzun üzerine oturmuş. Babam bana buranın karpuzunun çok meşhur ve lezzetli olduğunu söyledi. Dur şu amcadan bir karpuz satın alalım dedi. Arabanın camını açtı, “Amca karpuzu kaça verirsin?” diye sordu. Amca “Oluumgaungapuzyürmedi. Yürüsünde ööölegeliergarii” dedi. Şaşırarak babamla birbirimize baktık. Babam bana “Bir şey anladın mı?” diye sordu. “Vallahi anlamadım!” dedim. Babam amcaya tekrar anlamadık diye sordu, amca aynı şekilde karşılık verdi. Meğer amca Ege şivesiyle “Oğlum kavun karpuz daha yürümedi. 
Yürüsün de öyle geliver gayri” demiş. Daha sonra konuşmalarına alıştık.

- Bir şehirden başka bir şehire taşınmak senin yaşındaki bir çocuk için kolay değil. Elbette okul hayatında da değişiklikler olmuştur…
Kırkağaç’ta da unutamadığım arkadaşlarım oldu. Okulda yine başarılıydım. Severlerdi beni. Orada o zamanlar servis vardı, askeri servis. Lojman çocukları servise biner öyle giderdik. Tekerlekli sandalyedeydim ama kollarımı kullanabiliyordum.
- İlk gittiğinde nasıl karşıladılar seni okulda?
Okuldayken benim nasıl bir subay çocuğu olduğumu söylerlerdi, şaşırırlardı. Çünkü şımarık bir tip olduğumu zannederlermiş. Öyle olmadığımı görünce çok şaşırırlarmış. Okulda Nevzat öğretmenim vardı. Beni çok severdi. O zaman İngilizce falan biliyordum. Matematik, İngilizce gibi derslerde çok başarılıydım. Hastalığımın verdiği bir özellik; çabuk kavrıyor, çabuk öğreniyordum. Pratik zekamız çok fazla, hafızamız çok kuvvetlidir. Proteinsel gıdalara çok düşkünüz. Konuşkanız.
Hastalığımın verdiği özellikten dolayı okul hayatımda hep başarılıydım. Öğretmenlerim hep severdi beni. Şımarık değildim.
- Arkadaşlarınla aran nasıldı peki? Hemen kaynaşabildin mi?
Askercilik oynardık. Ben onların komutanı olurdum, onlar da askerim. Onlarla operasyon yapardık. Onları Askeri eğitime aldırırırdım. Yani koşu, yürüyüş gibi eğitimler yaptırırdım. Hatta lojmanda oturan askerlerin çocukları vardı, bunların okulda dayak yediğini görünce “Yönetimi ele almam lazım” dedim ve onlara verdiğim 2 aylık eğitimden sonra artık hazırdılar. Ondan sonra da olaylar bitti.
- Babanın buradaki görevi neydi?
Eğitim alayındaydı. Her 3 ayda bir yeni askerler gelirdi ve eğitimlerin sonunda alayın arkasında bulunan Yurt Dağı’nda tatbikatlar yapılırdı. Yani pusu, pusudan kurtulma, arazide intikal gibi eğitimler yapılırdı. Her tabur, dağın belli yerlerinde tatbikatlar yaparlardı.
- Gider miydin babanın yanına?
Bazen ben de babamla birlikte Yurt Dağı’na giderdim. Babam sırtımı bir ağaca yaslar, altıma bir minder koyar ve eğitime giderdi. Çok zevkli olurdu.
- Birlikteki askerlerle aran nasıldı? Zaman geçirir miydin onlarla?
Aynı karavanadan yemek yemeye bayılırdım. Özellikle kuru fasulyeye... 
Orada yemek yemeyi çok severdim. Bana daha lezzetli gelirdi o yemek. Oradaki askerlerle sohbet etmeye bayılırdım. Kimi arabasını, kimi motosikletini, kimi nişanlısını anlatırdı. Bana nasihatler verirlerdi. Çok hoşuma giderdi. Engelli olduğum için beni korurlardı. Babama da çok büyük saygı duyarlar, beni de çok severlerdi. Yazı yazılması gerekiyorsa bir abi alırdı yazardı. Top oynardık. Köpeğim varsa beraber severdik. Onlar bakım yaptığında yanlarına giderdim.

Rütbeliler de beni çok severdi. Çavuşlar, astsubaylar, teğmenler de çok severdi. Babam herhangi bir şeyi yanlış gördüğün zaman bana aktar derdi. Ben de bunu yapardım. Babam onu düzeltirdi. Taburda temiz olmayan, arızalı bir yer görünce söylerdim. Er belki bana ulaşamaz, söyleyemez, çekinir, sıkıntılarını bana söyle derdi. Babamın bir operasyonunda dört şehit vardı. Taburun moralinin çok kötü olduğunu söyledim babama. “Ne yapayım?” dedi. Askerlere konuşma yaptı. Onlarla oturdu. Bütün taburu çöktürmüş, oturun demiş. Şehadetin şerefli bir şey olduğunu, ölüm olmadığını anlatmış. Daha sonraki sonsuz hayata en şerefli gidiş olduğunu anlatmış. Müzik grubu ayarladı, eğlence düzenledi onlara. Dışarıdan grup getirirdi. Ayda bir kere eğlence yapardı. Çünkü bunlar kelle koltukta gidiyorlar morale ihtiyaçları var derdi. Askerin moralini çok iyi tutardı.
- Manisa’dan sonra?
1993’te Elazığ’a tayin olduk. Lise 2. Sınıfa orada gittim. Fen bölümüne başladım. Elazığ’da altı ay kaldık.
- Elazığ’da nasıldı ortamın, insanlar?
Orada farklı bir ortam vardı. Ben batıdan gelen adam olarak görülüyordum. İlk defa orda Mutafa Kemal Atatürk’e küfreden birini gördüm. Onunla kavga ettim. 10 Kasım 1993 günü idi.
Hayatımda ilk defa Şehit ile orada tanıştım. Taburumuzda şehitler olurdu. Bana çok tuhaf geliyordu. Çünkü bir gün önce görüyorsun sonra yok oluyor. Bu olay bana çok garip geliyordu.
- Elazığ babanı nasıl etkiledi?
Babam haftada 4 -5 gün eve gelmez, operasyonda olurdu. O dönem 6 şehit gördüm. Babam çok değişmişti, Bizimle oynayan, gülen adam sus pus olmuş, saçlarına aklar düşmüştü. Babam hep susuyordu.
Terör bölgesindeydik. Zaten Diyarbakır’daki operasyonda dört şehit vermişti. Ondan sonra çok suskun olmuştu. 350 kişilik bir grupla karşılaşmışlardı.
Annem, babama “Dikkat et, fazla önde gitme. Bak çocuklarımız var.” derdi. O da askerleri için “Onlar bana analarından emanet. Ben onları korumak zorundayım” diyordu.

Hatta bir gün araçla bir yere giderken araç şoförünün konvoyun ortasında bir yerde flamasız gittiğini fark edince babam şoföre “Ne yapıyorsun?” diye kızıyor. O da “Komutanım, önceki tabur komutanım böyle yapıyordu!” deyince konvoyu durduruyor ve “Bundan sonra hep en önde gideceğiz!” diyor.
- Baban ilginç bir adam. Çocukluk dönemin geçip de gençliğe girdiğinde iletişiminizde bir farklılık oldu mu?
Çocukluğumda çocuk gibi, büyüdüğümde yetişkin gibi davrandı. Ben bu konuda gerçekten şanslıyım. Annemin ve babamın bilinçli olması bana çok şey kattı. Babam onu hissettirirdi bana. Liseden itibaren bir birey gibi davrandı, bir delikanlı olarak davrandı. Bunu hissederdim ben.
-Bunu sana nasıl hissettirirdi? Örnek verebilir misin?
Kimya yazılısında bir kere 62 almıştım. Bu düşük bir nottu benim için. Kimyayı hiç sevmezdim. Babam “Düşük almışsın.” dedi. Eyvah dedim kendi kendime. “Niye?” diye sordu. Ardından “Tamam sevmeyebilirsin ama sen kendine yakıştırabiliyor musun bu notu? Taktirname getiren bir öğrencisin. Ben oğluma bunu yakıştıramıyorum!” dedi. Bu bana kaya gibi bir oturdu. Bir sonraki sınavda notu düzelttim.
- Söz konusu sadece derslerin olduğunda böyle değildi herhalde? Özel yaşamınızda nasıldı baban?
Kışın bütün çocuklar kartopu oynardı. Onun özlemini yaşamayayım diye tutardı köylere götürürdü beni, kar daha temiz oluyor diye. “Oğlum hazır mısın?” derdi. “Hoop” fırlatırdı. “Poff” diye karın üstüne düşerdim. Hadi kartopu at derdi. Elim üşüdüyse ısıtırdı. Koyun kuzu varsa hemen kucağıma oturturdu. Severdim. 
Tarla domatesi getirirdi. Bahçe sula, toprakla oyna, ateşle oyna, müzik yap, elektronikle ilgilen derdi. Mesela araba alacağı zaman bana sorardı. Hangisini alayım bir araştır derdi. Eve televizyon mu alınacak, ben öğrenirdim önce. Babam, bana kanal değiştirmeyi göster, sesini açmayı kapamayı göster yeter, geri kalanını sen öğren derdi. Diyalogumuz çok iyiydi. Babamdan bazen de korkardım. Tam bir askerdi.

- Peki nasıl bir askerdi baban?
Her zaman askerini düşünürdü. En iyi birlik olmayı isterdi. Askerlerinin psikolojisini yüksek tutmayı severdi. Ona göre askerleri ona emanetti. Asla bir askere küfredilmesini, haksız yere cezaya uğramasını istemezdi ama disiplin de isterdi. “Asker, asker gibi olmalı!” derdi. Askere sonuna kadar en iyi hizmet yapılmalı, ama disiplinli olacaklar derdi. Kıtaya döndüğü zaman elbiseler temiz olacak derdi. Faaliyet olduğu zaman öncelik can, ona göre davranın derdi.
Biz Elazığ’dayken beni çağırdığı zaman lisede, postasına beni çağırttırırdı. Giderken postasına sorardım “Bugün güldü mü?” diye. Çok ciddiydi taburda, gülmezdi. O gün güldüyse rahat giderdim. Gülmediyse ağzından çıkan kelimeye dikkat edeceksin. Baba nihayetinde. Taburda yanına giderdim, baba beni çağırmışsın derdim. “Gel bakayım gazoz herif” derdi. Gazoz herif dediyse problem yok, keyfi yerinde demekti. İster istemez sıkıntısı yansıyordu. Babam gazozu çok severdi.
- İlişkileriniz oldukça iyiymiş…
Aramız iyiydi. Sanat müziği severdi. Ondan bana geçti. Sanat müziği söylemeyi çok severdi. Babamı dinlerdim o söylediği zaman.
- Kendini babana benzetiyor musun?
Çok iyi bir Galatasaraylıydı. Ben de Galatasaraylıyım. Babamın huylarının çoğunun bana geçtiğine inanıyorum. Babam canı sıkkınken asla gülmezdi. Ne yaparsan yap gülmezdi. Ben de öyleyim. Kafam orada takılıyor. Neşeliyken gerçekten neşeli olurdu. Kim bu adam derdiniz. Tamamen farklı olurdu. Ben de öyleyim. Ben hep babamı örnek aldım. O iyi İngilizce konuşurdu, ben de konuşuyorum. O hep başarılıydı ben de başarılı olmaya çalışıyorum. Babam da zorluklardan gelmiş bir insandı. Öğretmen çocuğuydu. Yaz tatilinde çalışan, harçlığıyla okul giderlerini karşılamış bir adamdı. Fuarlarda soğuk su, çekirdek satarmış yazın. Tek göz bir odada yaşamışlar. Babam 1954 doğumlu. 1960’larda Anadolu’nun durumu ne olsun ki işte! Babamların da durumu öyleymiş. Bu durumda Harp Okulu’nu üçüncülükle bitirmiş. Foça Komando kursu birincisi aynı zamanda. Her zaman başarılı bir öğrenci. Gözlerimin de babama benzediğini söylüyorlar. Kararları çok kati ve netti. Ben de öyleyim, yaparım ya da yapmam. Netim, dürüstüm. Yaptıysam yapmışımdır. Babam da öyleydi. Babam çalışkanlığı, dürüstlüğü ve başarılarıyla orduda nam salmış bir subaydı.
- Babanın aldığı ödüller var mı?
Kenan Evren’den, denetlemelerden, taktirnameler, Van’dayken yakaladığı tarihi eser kaçakçıları, uyuşturucu baskınlarından gelen taktirnameler… Bir bavul ödülü var şu an evde.
- Ailenin diğer bireyleriyle ilişkilerin nasıl? Annenle, kardeşlerinle?
Kardeşlerimle ilişkilerim çok iyi.

Annem benim arkadaşımdır. Annem öyle bir kadın ki her kadının sahip olamayacağı güce, kuvvete sahip…
- Ne tür bir kuvvet bahsettiğin?
Engelli bir çocuk kolay değil. Çalışan bir anne… Fakat bana hiç zorluk hissettirmedi. Eşi subay ve mesleğine önem veren bir subay... Yeri geldiğinde annem kendini ikinci plana attı. Tayinden dolayı şehir şehir dolaştı. Kadınlar ev eşyalarını çok severler. İki de bir tayinlerden dolayı kırılan, kaybolan eşyalar, iki yılda bir yer değiştirme, yeni bir kültür, yeni ortam, yeni insanlar. Bütün evler kırık dökük mü olur, eski mi olur? Annem bayağı kuvvetli bir kadındı. 34 yıl ilkokul öğretmenliği yaptı. Öğretmen okulu mezunu. Kayserili bir kadın. O dönem öğretmen okulu mezunu olmak çok önemli bir şey. Şu an öyle bir şey yok. Annemin öğrencileri şu an çok başarılı. Kimi uçak mühendisi, kimi yurt dışında konservatuar bitirmiş. Halen annemi ararlar.
- Peki anne olarak ikinizin ilişkileri nasıl? En çok neler etkiledi seni annende?
Çok güzel yemek yapar annem. Her yemeği çok güzeldir. En güzel mantıyı yapar. Bir numaradır. Bayılırım. Çok güzel kahkaha atar. Çok güzel güler. 
Bazen şakalaşırım beni susturmaya çalışır. Kızacağım zaman beni sakinleştirir. Hem arkadaşım hem dostum gibi. Çok iyi araba kullanır. Taksicileri kıstırıp dövmeye kalkan bir kadın. Film seyretmeyi, kitap okumayı sever. Ağır kitaplar okur. Siyaseti takip eder.

Annem bana engelliymişim gibi davranmaz. “Bana senin zekân yerinde, kusura bakma, hata yaptıysan senin hatan. Yapmayacaksın!” der. Hata yaptıysan ceremesini çekeceksin çünkü kararı sen veriyorsun der. Karar verirken ona da sorarım. Beni doğuran, bana sütünü veren kadın. Her zaman fikrini alırım. Bana dikkat etmem gereken noktaları söyler ama son kararı bana bırakır ve her zaman destek verir. Şu an eminim beni en yakın destekçisi olarak görüyor. Ben ailemden destek alırım, onlar da benden alır. Biz birbirimizi severiz. Annem bir araya geldiğimiz zaman hepimizin gülmesini ister. Ağlamamızı istemez. “Ağlamayın, güçlü olun!” der.
- Annenle ilgili aklında yer etmiş bir anı var mı?
Elazığ’da arkadaşların evinde toplanmıştık. Arkadaşlar sigara içmişlerdi. Lisedeydik. Ben içmemiştim ama. Arkadaşımın abisi lise öğretmeni. Pat abisi geldi. Bizim lisenin müdür yardımcısının da arkadaşıymış. Tabi eve gelip de sigara izmaritlerini görünce… Gitmiş söylemiş.
Müdür yardımcısı bizi çağırdı. “Sigara içiyor musun?” diye sordu. “Kullanmıyorum.” dedim. “Şurada içmişsin!” dedi. “Hocam orası ev, karışamazsınız. Orası özel hayat. Kimseyi ilgilendirmez.” diye cevap verdim. Ama benim içimde bu dert oldu. Gittim, anneme anlattım. Dedim böyle böyle, adam benim sinirimi bozdu. Şimdi kalkıp bir laf söylerse dedim. “Valla oğlum kalkıp bir laf söylerse ben oraya gelirim, ben de öğretmenim. Gereken cevabı veririm!” dedi. Annemin aynı zamanda böyle kavgacı bir ruhu da vardır. “Sen hiç merak etme” dedi. Dedim “Ya babamı ararsa?”. “Ben konuşurum hiç merak etme” dedi.
- Zor bir konu biliyorum ama biraz da babanın şehadetinden bahsedelim…
Babam 1994 yılının 11 Ocağında, Bingöl’de bir operasyonda şehit oldu. 
- Şehit olmadan önceki gün neler yaşadınız?

Şehit olacağı operasyona gitmeden önceki gece benim başımı okşamıştı uyurken. Gözümü açtım. Babam kıyafetli falan. Baba ne oluyor dedim. “Yok bir şey oğlum, hadi yat yat” dedi. Eğildi öptü. Kardeşimi de öptü. Onun da başını okşadı gitti. 
- Ertesi gün olanları hatırlıyor musun? Nasıl hissettin kendini?

Ertesi gün içimde çok kötü bir his vardı. Hava gri. Karanlık… İçimde sanki bir karabasan vardı. Berbat hissediyordum kendimi. Ne yaparsam yapayım tadım tuzum yerine gelmiyordu. Sonra o gün tabura gittim öğleden sonra, tabur bomboş. Taburda kalan birkaç asker abiyle çay içtik. Hiç sormam normalde, o gün sordum operasyon nasıl gidiyor, haber var mı diye. Günlerden salıydı. Öyle hatırlıyorum. 
Bana “Ozan çok şiddetli kar yağışı varmış. Kesik irtibat geliyor. Haber yok.” dediler. Ama o gün sürekli kötüydüm. Yemeğimi taburda karavanadan yedim.

Şehit olduğu gün akşam eve döndüm. Derslerimi yapmaya başladım. Babam bana özel masa yaptırmıştı ders çalışmam için. Uyudum. Derken apartmandaki diğer rütbelilerin eşleri eve gelmeye başladı tek tek. Bu pek sık yaşanan bir şey değildi. Kırkağaç’tayken intikale gidildiği zaman rütbelilerin eşleri hep birbirlerine gidip çay içerlerdi. Ben yine öyle bir şey zannetmiştim.
Saat 21.30’a doğru annem bir çığlık attı. Onun sesini duyunca bir anda tedirgin oldum. Kendi odamdaydım. Benim aklıma aile büyüklerinden birine bir şey olduğu geldi. Babama bir şey olabileceğine hiç inanmadım. O demir adam, ona bir şey olmaz diyordum. Çünkü gerçekten çok iyi bir adamdı. 12, 13 defa pusudan çıkmış, pusuya karşı pusu attırmış biriydi. Babam aslında bana hep “Her an her şey olabilir, kendini hep alıştır. Biz insan oğluyuz her şey olabilir. Arabaya bineriz bir yerden roket atarlar” derdi.
Annem babamın adını bağırınca “Mahmut!” diye bir anda tepemden kaynar sular devrildi. Karşı komşumuzun oğlu vardı bir tek onunla oturuyordum akşamları. Bir bak annem niye bağırıyor dedim. Annem bir şey yok diye geri göndermiş. Bu sefer arkadaşımın annesini çağırttım, ne olduğunu sordum. O da bir şey yok dedi. “Nasıl bir şey yok! Annem niye bağırıyor?”, “Babama ne olmuş?” dedim. “Galiba yaralanmış.” dedi. “Neresinden?” diye sordum. “Bilmiyoruz. Haber bekliyoruz” dedi. Oysa babam öğleden sonra dört gibi şehit olmuş. Biz bunu sonradan öğrendik. Kayseri’ye haber gitmiş ama bizim haberimiz yok. Muhafızı da şehit olmuş Ahmet Nalçacı. O da el bombasıyla şehit olmuş. Onun naaşını da gördüm.
- Nasıl şehit olmuş baban?
Sıçrama yaparken alnından kanasla vurulduğu söylendi bize. İkinci bölük komutanıyla birlikte sürekli ateş ediyorlarmış. Yıllar sonra görüştüğüm askerleri babamın çok kahraman olduğunu söylüyorlar. Biz daha intikale gitmeden bakardık baban tıkır tıkır atlamış derlerdi.
-Neler yaşadınız o gün?
Sabaha kadar uyumadık. Annem bağırıp çağırıyor, ağlıyordu. Anneme yaralı demişler. Annem yaralıysa neresinden yaralandığını söyleyin diyor. Kafasından diyorlar. Ben sabaha kadar dua ettim. Hiç uyumadım. Nasıl uyuyacaksın! Kız kardeşim ve erkek kardeşimi ikinci bölük komutanı Gültekin abi; yeni evliydi, yeni çocuğu vardı, o aldı. Ertesi gün sabah dedem, amcam, Macit amca, Ragıp amca erkenden geldiler. Ben anladım ki artık olan olmuş.
İki kelime: “Vatan Sağolsun…”
- Sana şehadet haberini kim verdi?
Babamın devresi geldi, alay komutan yardımcısıydı galiba. “Bak bana dürüst anlat. Benim babam şehit oldu değil mi?” diye sordum. Durdu, “Evet Ozan. Başınız sağ olsun!” dedi. “Tamam. Vatan sağ olsun!” dedim. Sadece bu iki kelime çıktı ağzımdan. Ağlamadım bile. Çünkü ben, öyle bir askerin evladıyım.
- Babanı gördün mü peki?
“Babanı görmek ister misin?” dediler. İsterim dedim. Gittik. “Dayanabilir misin?” diye sordular. Gittim başı, alnı beyaz bir kumaşla örtülmüştü. Naaşı soğuktan donuk haldeydi neredeyse. Net bakamadım. O ara Ahmet Nalçacı’yı gördüm. Onun alnını üstü yoktu sanki. Yüzü daha kanlıydı. Babamın üzerinde kan yoktu ama Ahmet abiyi daha temizleyememişlerdi herhalde. Beni hemen çıkarttılar.
- Cenazede neler hissettin? Sen, ailen neler yaşadınız?
Tabur karargah subayı Ahmet abi vardı. Onlara sordum nasıl diye. O da ağladı. Bana sarıldı. Onu çok severdim. Ona sarılıp ağladım. Alaya gittik. Annem ağlıyordu. Dedemlerle alaya gittik. Tören hazırlanmıştı. Tabutlara koydular.
Saat iki-üç gibi Elazığ Havalimanı’na hareket ettik. Önümüzde tören kıtası vardı. Hiç unutmam önümüzdeki askeri midibüsün arka camı hep jandarma komando kafasıydı. Bütün askerler yığılmış bana bakıyordu, ağlıyor muyum, moralim nasıl diye. Hepsini tanıyordum. Hatırlayamıyorum ama onlar beni çok iyi tanıyordu. Havalimanında da bütün askerler bana bakıyordu biliyor musun? Biz havaalanına giderken babamın taburu operasyondan dönüyordu. Orada bile belki bu bir şakadır, babam araçlardan birinin içindedir diye geçirdim aklımdan. Tören kıtasındaki bütün askerler bana bakıyordu. Esas duruşta bile. Hepsinin gözü bendeydi. Ama ben kimseyi tanıyamıyordum. Şok içindeydim. Ben askerleri çok severim. Doğdum haki rengine gözümü açtım.
BABAN SENİ BANA EMANET ETTİ
Babamın naaşını yükleyince Ziya abi vardı, benim yakın muhafızım. “Baban seni bana emanet etmişti, uçak kalkana kadar ben pistten ayrılmam!” dedi. Kahvaltımı yaptım. Beni lavaboya aldı, tuvaletimi yaptırdı. Benimle geldi, Elazığ’daki törene benimle katıldı.
-Yakın muhafızın mı vardı?
Diyarbakır’daki bir operasyondan sonra babamın kafasını kesip getirene para ödülü konulmuş. Annemin, benim yani hepimizin evrakları operasyonda ele geçirildi. O yüzden muhafız verilmişti bana. Ben sordum hatta, babanın emri dediler.
-Cenaze gününe dönelim…
Uçağa bindik Ankara Etimesgut’a gittik. Annem, doktor, hemşire,… Hatta buradaki hemşirelerin bir tanesi de oradaymış, Nevin abla. Anneme sakinleştiriciyi o yapmış. Annem yarı aygın, yarı baygın. O zaman jandarmada görev yapan Macit amca gelmiş. Berbat bir gündü. Hayatımdaki en berbat gündü. O güne benzer başka bir gün daha yaşamadım.
-Babanın şehadetinden sonra hayatın nasıl şekil aldı? Neler değişti?
Liseyi Ankara Eryaman’da bitirdim. Dedem beni götürüp getirdi. Annemin ailesi. 
Sonra üniversite sınavına girdim Ankara Hukuk’u kazandım. Ev çok uzak diye gidemedim. Ama ben hala toparlanma dönemindeydim. Sudan çıkmış balık gibisin. Baban yok. Kızkardeşimin göğsüme yatıp da “Neden bizim babamız bayramda gelmiyor?” diye soruşunu hatırlıyorum. Ne anlatabilirim ki ben ona? İlkokul bire gidiyordu. Erkek kardeşim kalktığında ağlardı. Macit amcamın resmi kıyafet giydiğini gördüğü zaman susardı. O da öyle bir tepki verirdi. Üniforma görünce susardı. Liseyi bitirdim.

- Babanın yokluğunda hayatın nasıl etkilendi? Çevreyle iletişimin nasıldı?
Baba yokluğu çok zordu. Yoksa etrafımdaki insanlar iyiydi. Anneme “Oğlun engelli” diyorlardı. “Darüşşafaka’ya mı göndersen, yurda mı göndersen?” diye abuk sabuk tavsiyelerde bulunuyorlardı. Annem, “Ben aç kalırım evlatlarımı bir gün ayırmam!” dedi. Onlara sert çıkıştı.
-Kazandığın halde Ankara Hukuk’ta okuyamamışsın. Nasıl bir yön çizdin bundan sonra?
Sonra ikinci üniversiteyi kazandım, Gazi İktisat. Eryaman’dan sonra Gazi Üniversitesini kazandığımda Balgat’a geldik. Orayı da engellerden, merdivenlerden dolayı yarım bıraktım. Adam gibi gidemedim yani. 95 yılından bahsediyorum. Engelli rampası falan nerdeee… Yok. Ondan sonra kendimi eve kapattım.
- Evde günlerini nasıl geçirdin?
Tamamen kendimi bilgisayara verdim. Sol kolum hala sağlamdı. Resim çiziyordum kara kalemle. Televizyon seyrediyordum. Arada bir arkadaş gelirse sohbet ediyordum. 95’ten 2000 li yıllara kadar kendimi kapattım eve. Yaklaşık altı yedi yıl.
- Sadece okulunu yarım bırakmak zorunda kaldığın için mi kapandın eve?
Merdivenler! Yaşlı bir adam dedem… Nereye kadar ilgilenebilir ki benimle? Her gün merdiven in, arabaya koy. Zordu.
- Çocukluğun ve ilk gençliğin babanla gittiğin şehirlerde, köylerde çok hareketli geçmiş. Kendini eve kapattığında nasıl etkilendin bu durumdan?
Sağlığım kötüye gitmeye başladı. Benim durumun ciddileşti. Yaz aylarında ağır gripler geçirmeye başladım. Dedemi kaybettim 98’de. Benimle ilgilenen bir dedem vardı, onu da kaybettim.
- Dedenle aranız nasıldı?
Dedemle ilişkim çok iyiydi. Birlikte bulmaca çözerdik. O haber izlerdi, bana anlatırdı. Çocukluğumdan beri çok severdim. Bıyıklarıyla beni gıdıklardı çocukken. Çok hoşuma giderdi. Severdim dedemi. Onu da kaybedince çok kötü oldu.
- Nasıl hissettin kendini?
Artık yaşamayı istemiyordum. Kendimi boş, naylon torba gibi hissediyordum. İşe yaramayan… Sadece yatıyor, yemek yiyor, televizyon izliyor, resim çiziyordum. Boş…
Odamdan çok çıkmıyordum. Bir odada, evin içinde hayat değil. Ölmek daha iyi geliyordu bana. İnancım da var, intihar edemem! İki ucu pis değnek.
Dua ediyordum. Geceleri herkes uyuyunca hayal ediyordum, hayallere dalıyordum. İşte şarkı söylüyorum herkes beni alkışlıyor, çok güzel bir sevgilim oluyordu hayallerimde. Yirmili yaşlarda bir erkek. Hayalleri var. Bu şekilde kendimi avuttum yıllarca. Öleceğimi düşünerek avuttum. Aileme de yük olmak istemedim. Ben böyle istiyorum, bunu istiyorum diye huzursuzluk yaratan kişi olmayı hiçbir zaman tercih etmemişimdir.
Tam tersine huzursuzluktan kaçan, huzuru arayan biriyim ben. O yüzden hep sustum. Hayallerim var mıydı? Evet! Yapabilirler miydi? Hayır! Bunu bildiğim için sustum.
- Peki evden çıkışın nasıl oldu? Nasıl geldin buraya?
Bayramlarda ziyarete gelen personel, durumumu özellikle aktarıyor Genelkurmay başkanlığına.
Genelkurmay’a bu olay aksettirilince, 2002’de onların emriyle TSK Rehabilitasyon Merkezi’ne geldim.
- Rehabilitasyon merkezinde yaşamak nasıl etkiledi seni?
Burada tekrar yaşadığımı hissetmeye başladım. Dışarı çıktım, hava aldım, nefes aldım.
-Sağlığında düzelme oldu mu?
Buraya geldiğimde altı aylık ömrüm olduğu söylenmişti çünkü gerçekten kötüydüm. İki defa komalık oldum. Bir kere de burada komaya girdim. Çünkü bağışıklık sistemim çökmüştü. Zayıflamıştım. Ağrılar başlamıştı. Berbat bir durumdaydı. Allaha şükür bir daha olmadı. Toparladım, toparladım ve burada hayata döndüm.
- Senin için çok önemli Rehabilitasyon Merkezi…
İnanılmaz önemde. Ben burada hayat buldum. Ve burada müziğe başladım amatör olarak.
- Müzik hayatını anlatsana birazda…
Anlatmıştım, babamın bana yedi yaşındayken tedavi amaçlı klavye aldığını. Sonra klavye çalmak hoşuma gitti, ilerlettim. 12 yaşımda müzik kulağım açıldı. Duyabildiğim her şarkıyı rahat çalıyordum. Hep amatördü ama. Eğitim, okul derken aksattım.
Burada tesadüf bir saz sesi duydum. Gittim ki, rahmetli Burhan Ketir saz çalıyor. O da pankreas kanserinden öldü. “Dinleyebilir miyim?” diye sordum. “Tabi” dedi. Sevdiğimi söyledim. Türkü okumamı istedi. “Ben türkü bilmem” dedim. “Süt içtim dilim yandıyı da mı bilmiyorsun?” dedi. “O çocuk şarkısı gibi. Sanat müziği istersen okuyabilirim” dedim. Sonra “Eklemedir koca konak” türküsü geldi aklıma. Severdim. Onu okudum.
Hiçbir yere gitmiyorsun dedi. “Ben burada koro kuracağım, sese ihtiyacım var, katılır mısın?” diye sordu. Orada başladım. 2003 falandı.
Burada ufak tefek programlar yapmaya başladım. İş büyüdü Hilmi Özkök zamanında Türkiye’nin diğer illerinde programlar yaptık. Ben iyice yaşadığımı bilip yazı yazmaya, şiirler yazmaya başladım. Besteler yaptım. Profesyonel olmaya karar verdim.
-Sana bu konuda yardım eden başkaları oldu mu?
Bu konuda Zeynep ablayı aradım, Zeynep Köşker. 2010 yılında onun da katkısıyla albüm çıkarttım. MESAM sanatçısı oldum. Bütün şarkıların sözü, müziği bana ait. Yedi parça var. Müziği seviyorum ve devam ediyorum.
- Müzik dışında nelerle ilgileniyorsun?
Teknolojiyi takip etmeye çalışıyorum. Siyaseti severim. Farklı siyaseti severim. Klasik şeyleri görmem.
- Klasik şeyler görmem derken?...
Devlet ve iktidar çok farklı şeyler. Ben devletin ne düşündüğünü çözmeye çalıştım, iktidarın değil. İktidar gelir gider, değişir. Almanya Fransa’dan Alsas- Loren’i alamayınca Avrupa Birliği’ni kurdu. I. ve II. Dünya savaşında alamadı, Avrupa Kömür Birliği olarak çıktı, savaşmadan güzelce aldı. O zaman II. Reich vardı, sonra III.Reich vardı.
- Sence siyaset nedir peki?
Siyaset elindeki argümanları kullanıp karşındakini mat etme sanatıdır.
- Kısa ve öz bir cevap… Türkiye’deki siyasi hayat hakkında ne düşünüyorsun?
Ben Türkiye’de siyaseti temiz bulmuyorum. Çünkü, yöneten ve yönetmeye tabi olan insanlar ahlaksızca şeyler söylüyorlar. Çocuk gibi kavga ediyorlar. Bir tarafta rüşvetler, paralar dönüyor, diğer taraftan o yalancı, bu doğrucu.. Karman çorman ortalık. Bir taraf adalet, hak, hukuk yok diyor; diğer taraf var diyor. Bir kaos var. Siyaset bu değil. Siyaset açık, net ve şeffaf olmalı. Çünkü siyaset, yönetilen bir toplumun rehafı için yapılmalı. Ama bizde sürekli bir karmaşa, kavga var. Bu siyaset değil. Bu kaos. Kim yönetmeye kalksa mutlaka bir kaos. Benim tek gördüğüm bu.

- Sence nasıl olmalı siyaset?
Devlet bir kere bir takım kırmızı hatlara sahip olmalı. O kırmızı çizgileri zedeletmemeli. Ama devlet eğer bir dönüşüme karar verdiyse bundan biz haberdar olmalıyız. Mesela diyecek ki, “Ben Ortadoğu’da bir Kürt devletinin menfaatimize olacağını düşünüyorum!”
Önemli olan ülke menfaatidir. Bunu açıkladığı zaman bu toplumda kimse hayır demez, yeter ki ülke menfaatine uygun olsun. Ama bir gün tepki gösterip, ertesi gün canım cicim dediği zaman griliktir bu. Öyle bir şeydir ki bir taraftan polisi alıyorsun, savcıyı görevlendiriyorsun, geri çekiyorsun. Doğru tektir. Gerçek tektir.
-Güvenin kalmamış galiba siyasetçilere…
Ben artık siyasetçilere güvenmiyorum. Hiçbirine güvenmiyorum. Güvendiğimiz siyasetçilerin ülkeyi getirdiği hale bakın. İnsanlar sokağa oturup sen Kürt müsün, Türk müsün diye soruyor. Ben böyle bir ülke istemiyorum. Ben insanım. Benim için önemli olan iyi ya da kötü insan. Dinle ve kökenle siyaset yapılmaz. Bana ne adamın dininden! Devletin topluma iyi hizmet verebilmesi, huzur vermesi, aynı çatı altında güvenlik içinde yaşatması gerekir. Biz ne kadar sevmesek de ABD’yi, AB’yi onlar mutluluk içinde yaşıyorsa doğruyu onlar yapıyor demektir. Bir de onları beğenmiyoruz. Şimdi doğruyu kim yapıyor? Kitapta yazan doğru; halkın refahı, mutluluğu, güvenliği, hizmetlere sağlıklıca kavuşmasıyken bugün öyle bir şey yok. Ama söze gelince bizden başka herkese ağzımıza geleni sayıyoruz. O zaman doğru hangisi? Küfrettiğimiz adam doğruyu yaparken neye küfrediyoruz? Bunda bir mantık hatası var.
- Sen bir şehit çocuğusun. Türkiye’nin terör sorunu ve siyasetçilerin teröre bakış açısı hakkında neler düşünüyorsun?
Yıllardır çözümsüzüz. Çözmek istemediğin bir olayı çözemiyormuş gibi gösterirsin siyasette. Siyaset budur. Terör sorunu var çözülmek istenmiyor, çözülemiyormuş gibi görünüyor. Benim sorunum Kürt halkıyla değil ya da Diyarbakır’da oturan Ayşe’yle, Mehmet’le değil. Zaten olamaz. Ben Ankara’da oturuyorum. Tanımadığım bir adamla ne problemim olabilir? Bir Hıristiyan’la ne problemim olabilir? Vatandaş gözüyle bakarsan benim problemim olamaz. Benim problemim bu bayrağa ihanet edenle.
BAYRAĞA İHANET EDİYORSAN, VATAN HAİNİSİN
Bu ülkenin bayrağına, vatanına, milletine ihanet ediyorsa; dili, dini, ırkı ne olursa olsun benim için haindir. Hiç ayrımsız. Bu bayrak için ölüyorsa, şehit gazi oluyorsa, yerden bir çöpü alıp çöp kutusuna atıyorsa, bir sokak köpeğini besliyorsa bu ülke için en doğusundan en batısına kadar benim için bu ülkenin sahibidir. Ben a, b, c partisinden değilim. Çünkü benim unvanım kutsal bir unvan. Ben şehit evladıyım. Güvenmiyorum siyasetçilere.
İktidara gelince “a” iktidardan inince “z” denildiğini yıllarca gördük. Terör örgütü bitirilmek istenseydi bu ülkenin istihbarat teşkilatı, kolluk kuvvetleri, eminim benden çok daha iyi şeyler biliyorlardır, bitirebilirlerdi. Yurt dışından destek alınmadı mı? Evet alındı. Ama onlara da tepki göstermeliydik. Ama biz göstermedik.
- Son yılların gündem konusu, çözüm süreci. Bu süreç hakkında 
söyleyeceklerin var mı?

Çözüm süreci bana göre şu anda kimse neyin, nasıl çözüldüğünü bilmiyor. Ben vatandaş olarak bir şey anlamadım. Benim şu an gördüğüm kimsenin ne olduğu belli değil. Hangi yasa, hangi proje, nedir, ne olacak, kim kimle görüşüyor, neden görüşüyor? Zamanında katil olanların şimdi beyefendi olması beni üzüyor. Öfke duyuyorum. Ama ben bir vatandaşım.
Ben hangi devlete inanayım. Kırdı beni. Beni okşasaydı, beni sevseydi. Bu önemli. 
-Artık kan akmasın, analar ağlamasın diyorlar….

Çözüm süreci var tamam. Kan akmasını hiçbir insan istemez. İsteyenin psikolojik bir sorunu vardır. Ben bu ülkede mutluluk istiyorsam, huzur istiyorsam kanın durmasını isterim. Ama bunun çözümü terör örgütüyle pazarlık değil. Dünyada bunun pek çok örneği var, bir örgütün nasıl bitirildiğine dair. Kızıl Kimmerler Kamboçya’da, Kolombiya’da Devrim Ordusu… Silah bırakmak şartıyla görüşüldü. Ama bizde kimse silah bırakmadı ki! Herkes oturmuş elinde bekliyor. Bir şey çözülmedi. Benim gördüğüm tek şey zamanında sarı-kırmızı-yeşil renkleri bir araya geldiği zaman hapishaneye giden insanlar şimdi bunu rahatlıkla sallıyorlar. Değişen bir tek bu.
- Bunun dışında sağlığınla ilgili herhangi bir sıkıntın, problemin var mı?
Benim sağlık ödemeleriyle ilgili sıkıntım var. Bununla ilgili çalışmalar yapıldığını söylediler. SGK’da bir toplantı oldu hala onla ilgili sonuç bekliyorum. Bana normal engelli gibi bakıyorlar. İhtiyacım olan havalı minderi vermiyor, ihtiyacım olan iyi bir akülü arabayı karşılamıyor ve şu anda bakıma muhtacım. Bakıma muhtaçlık maaşı verilmesi konusunda teklif verdik. Şu an bana verilmiyor. Çünkü kanunda şehidin engelli çocuğuyla ilgili hiçbir ibare yok. Sanki bir şehidin çocuğu asla engelli olamazmış gibi bir mantık var ama benim gibi çok var. Onunla ilgili kendimce mücadele vermeye çalışıyorum.
Erkek kardeşim de benimle aynı hastalıktan dolayı engelli. O da akülü araba kullanıyor. O da SGK’yla mahkemelik oldu. Ona ödeme yapılmadı. Kendi paramızla aldık. Benim şu an kullandığım da bağıştır. Devlet vermedi.
- Kardeşinden bahsetsene biraz, onun hastalığı ne durumda?
Kardeşimin adı Mustafa Cemre Şahin… O da aynı benim gibi Atrofi hastası. O da şu an 24 yaşında. O benden biraz daha iyi. Yemeğini falan kendi yiyebiliyor. Evde. Gayet de başarılı. Üniversitede geçen sene Çankaya Üniversitesi’nde onur ödülü aldı. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler. Bu yıl bitiriyor.
Kardeşim 12 yaşına kadar yürüyordu paytak paytak. Çok zekiydi. Sürekli oyuncaklarını kırardı. Beni çok severdi. Üstüme çıkıp arabacılık oynardı. Burnum korna olurdu, kulaklarımı sinyal yapardı. 12 yaşından sonra yürümesi zorlaştı ve sandalye kullanmaya başladı. Liseye başlayınca yürüme yetisi tamamen sona erdi. Annem ilgileniyor onunla. Üniversiteye gidip geliyor. Silahlı kuvvetler bu konuda imkan sağladı. Onlar da sahip çıkmasa işimiz baya harap. Her ne olursa olsun gerçekten ordu bir başka. Çünkü aynı üniformayı o da giydi, yarın onun da hanımı, evladı aynı duruma düşebilir. Hepsi potansiyel şehit. Şu an 700 bin personel varsa 700 bin şehit adayı var.
Bu yıl üniversiteyi bitirecek. Sağa sola başını döndürebiliyor. Annemin desteğiyle kıyafetlerini yavaş yavaş giyebiliyor ama çok ağır. Onun durumu da böyle stabil. Kız kardeşim taşıyıcı. Kendi hasta değil, onu etkilemiyor. Onda bir sıkıntı yok. Evlendi.
-Şu an aile hayatınız nasıl, aranızdaki ilişkiler nasıl?
Ailece bir araya gelip kahvaltılar yaparız. Yemek yeriz. Film seyrederiz. Şakalaşırız. Pikniğe gideriz. Yanıma gelirler ya da ben giderim. Anneme yük olmasın diye ben buraya geldim.
- Rehabilitasyon Merkezinin senin yaşantına etkisi oldukça olumlu. Ne hissediyorsun burası ve Türk Silahlı Kuvvetleri hakkında?
Babam 20 sene hizmet verdi ve şehit oldu. Karısını ve üç çocuğunu üniformasını terleterek, anasının ak sütü gibi helal etti ve gitti. Şehitler ölmez diye Kuran’da ayetimiz var. Silahlı Kuvvetler de Rehabilitasyon Merkezi bana yardım ediyor. Her ne olursa olsun ordu bizim ordumuz. Bırakın da birine güveneyim bari.
- Halkın durumu hakkında neler düşünüyorsun?
İnsanlar birbirini sevmeli. Yaradılanı hoş gör yaradandan ötürü. Bir nefret ortamı var. Kimse kimseye güvenmiyor, sevmiyor. Her şey törenlerde kaldı. Bayrak, vatan, sevgi, demokrasi, hukuk… Gerçi toplum olarak bunların tam ne olduğunu bilmiyoruz. Benim rahmetli babamın bir sözü vardı, bu ülkede ne eksikse onun parkı vardır diye. Bayrak parkı, sevgi parkı, adalet parkı…
Ne yanlış giderse onun parkı vardır.
Umarım her şey ülkem için güzel olur. Umarım neyse süreç, neyse bu ülkenin geleceği bir an önce hayırlısı olsun da biz de kurtulalım, rahatlayalım. Çünkü hiçbir sağlıklı düşünen insan kan akmasını istemez. Müzik yapmayı, şiir yazmayı, şarkı söylemeyi, aşık olmayı seviyorum. Herkes için de bunları istiyorum.
- Duygusal anlamda nasılsın?
Romantik bir insanım. Aşık olmayı, aşk yaşamayı severim. Espri yapmayı severim. Ağlayan birilerini teselli etmeye, güldürmeye çaba gösteririm. Keyif yapmayı severim. İnsanları severim. Niye sevmeyeyim ki, onları da Allah yarattı. Neden sorusunu sormayı her zaman düstur edinmişimdir. Bir adam bir şeyi yapıyorsa neden diye sorarım. Asla kesin hükümle yargıyla karar vermem. Kendi kararlarım ayrı mesele, kendime ait.
Bir başkasının hakkında kesin hüküm, direk önyargılı karar vermem. Kişi kendi kazanır, kendi kaybeder. Ben buyum çünkü. Beni etkilemez. Yükses sesle kulaklığı takıp müzik dinlemeyi severim. Bir de şu var, gerçekten şükürler olsun ki o evde kapalı olduğum süre zarfınca hayal ettiğim her şeyi yaşadım. Sadece ikisi kaldı yapmadığım. Bir yerde şarkı söyledim, alkışladılar… Konserler verdim, programlara gidiyorum. Bir sürü kız arkadaşım oldu. Çok güzel kız arkadaşlarım oldu. 
Arkadaşlarımla eğlencelere defalarca gittim. Gittim mangal yaktım. Defalarca tek başıma tatile gittim. Pek çok hayalimi gerçekleştirdim. Sadece iki tanesi kaldı. Onları da söylemeyeyim.

Şarkılarımda hep aşk var. Her şarkının ayrı bir aşk hikayesi var. Çünkü aşık olmayı, aşkı yaşamayı ve yaşatmayı seviyorum. Bana enerji veriyor. Nefes alıyorum, mutlu oluyorum. Kendimi farklı ve özel hissediyorum. Çünkü sevmek ve sevilmek her insanın hak ettiği duygular ve bunu yaşamaya hakkım olduğuna inanıyorum. Ve inandığım için aşka çok özel bakıyorum. Çünkü aşk Yaratandan gelir. Ucuz gelmez, basit değildir. Çok özel bir kelimedir. Herkese söylenmez. Kutsaldır. Herkese aşkım diye hitap edilmemeli. Kuşa, böceğe, ota, oduna herkese aşkım diyoruz. Patates cipsinden beter oldu aşk. Sakız gibi ağzımızda. Aşk illa cinsiyetle de ilgili değildir. Severim aşkı, yakalarım bir yerden. Hüzünler, sevinçler, kırgınlıklar, ayrılıklar hepsi şarkılarımda.

Kaynak: Koray GÜRBÜZ



Kaynak: Yayıncı FİB Haber
banner15

İlgili Galeriler
Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.