banner177
banner195

Türkiye ve ……

Osmanlı devletini parçalamak amacıyla Ermeni toplumu üzerinden siyasi ve ekonomik çıkar sağlamaya çalışan ülkeler yüzlerce yıldır Türklerle dostça yaşayan Ermenileri kullanmışlar, onları kendi amaçları doğrultusunda yönlendirmişlerdir. Osmanlı devletinde Ermeniler askerlikten, kısmen de vergiden muaf tutulmuş, ticarette, zanaatta, çiftçilikte ve yönetimde önemli yerlere gelmişlerdir.

Türkiye ve ……

banner143
banner134

 Devlete bağlı, Türklerle kaynaşmış olduklarından Ermeniler millet-i sadıka olarak kabul edilmişlerdir. Aralarında Hariciye, Maliye, Bahriye, Bayındırlık, Hazine, Posta-Telgraf, Darphane Bakanlıkları yapanlar olmuştur. Osmanlı devletinin zayıflamaya başladığı dönemlerde,  Avrupa devletleri ve Rusya’nın kışkırtması sonucunda Türk-Ermeni ilişkileri bozulmuş, Batılı misyoner din adamlarının faaliyetleriyle Ermeniler dini, kültürel, ticari, sosyal ve siyasi açılardan Türk toplumundan uzaklaşmıştır.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermenilerin önemli bir kısmı düşman kuvvetlerinin yanında Türklere karşı savaşmıştır. Cephe gerisinde de komitacı Ermeniler kadın, çocuk, yaşlı ayrımı yapmaksızın katliamlara girişmişler, yüz binlerce Müslümanın hayatına kastederek Doğu Anadolu’yu bir harabe haline çevirmişlerdir. Devletin bunları durdurmak için aldığı önlemler istismar edilmiş ve Batılı ülkelerin vaatleriyle Ermeniler, yaşadıkları ülkeyi parçalamaya çalışmışlardır.  Birinci Dünya Savaşı sonrasında mağlup Osmanlı devleti ile imzalanan Sevr Anlaşması ile (Md.88-93) Osmanlı Devleti Ermenistan Cumhuriyeti'ni tanıyacak, Türk-Ermeni sınırını hakem sıfatıyla ABD Başkanı belirleyecekti. Dönemin ABD Başkanı W. Wilson 22 Kasım 1920'de verdiği kararla Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis illerini Ermenistan'a vermişti.

  

*Woodrow Wilson

Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti üzerinde jeopolitik ve jeostratejik konumlarından dolayı geçmişte ve de günümüzde çeşitli ülke ve grupların çıkarları olmuştur. Bu ülke ve grupların çıkarları zaman zaman örtüşmüş, zaman zaman çatışmıştır. Ermeni terör örgütü ASALA 1973 yılında ortaya çıkarak, 1974 Kıbrıs barış harekatından sonra yurt dışındaki temsilciliklerimize ve diplomatlarımıza yönelik sabotaj ve suikastları gerçekleştirmiş, 1984 yılına kadar eylemlerini sürdürmüş, bu yıldan sonra yerini PKK terör örgütüne bırakmıştır. 15 Ağustos 1984 tarihinde PKK Eruh’ta ilk eylemini gerçekleştirmiştir.

PKK 21-28 Nisan 1980 tarihini Kızıl Hafta ve 24 Nisanı da Ermenilerin soykırım günü ilan etmiştir. 8 Nisan 1980 tarihinde Lübnan’ın Sidon kentinde PKK ve ASALA ortak basın toplantısı düzenlemiştir. Abdullah Öcalan Ermeni Yazarlar Birliği tarafından büyük Ermenistan fikrine katkılarından dolayı onur üyeliğine seçilmiştir. 4 Haziran 1993’de Ermeni Hınçak Partisi, ASALA ve PKK terör örgütleri mensupları batı Beyrut’ta bulunan PKK merkezinde toplantı yapmışlardır. Tüm bunlar, düşmanımın düşmanı benim dostumdur görüşünün çok ötesinde PKK ve ASALA bilinçli işbirliğinin göstergeleridir. ASALA ve PKK terör örgütlerinin arkasında, bu örgütleri kullanarak Türkiye Cumhuriyeti’nin güçlenmesini istemeyen güçler vardır.



Günümüzde de aynı oyun sahneye konulmaya çalışılmaktadır. Fransa’da Cumhurbaşkanı Sarkozy ve onun gibi düşünen, Ermeni oylarından medet uman siyasetçiler, sözde soykırım iddiasını tanımaya yönelik kararlar almakta, bunu inkar edenlere ise ceza getirmeye yönelik girişimlerde bulunmaktadırlar. Nitekim Fransız Senatosu’na gelen ve kabul edilen sözde Ermeni soykırımını inkar edenlere ceza verilmesine ilişkin yasa teklifi, Türkiye ile Fransa arasındaki ilişkileri çok germiş, hatta kopma noktasına getirmiştir.

Teklifi var gücüyle destekleyen Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy, sözde Ermeni soykırımını bahane ederek Türkiye’nin AB yolunu Almanya Başbakanı Merkel ile birlikte tıkayan iki siyasetçiden biridir. Aslında Fransız Senatosu’nun sözde Ermeni soykırımını inkar edenlere ceza verilmesi ile yasayı kabul etmesi bir akıl tutulmasıdır. 1933'de Nazilerin yakmaya başladıkları kitapların yazarı Yahudi kökenli Stefan Zweig’ın “Akıl ve siyaset nadiren aynı yolda buluşur”sözü Sarkozy ve Merkel çok uygundur.

Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül'ün 6 Eylül 2008 tarihinde futbol maçı izlemek için Erivan'a yaptığı ziyaretin ardından atılan adımlar Türkiye-Ermenistan arasında başlayan yakınlaşma sürecinde  karşılıklı olmadığı için sonuç vermemiştir. Zaten vermesi de beklenmemeliydi. Çünkü;

·         Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Yüksek Sovyeti’nin 23 Ağustos 1990 tarihli Bağımsızlık Bildirisi’nin 12’nci maddesinde “Ermenistan Cumhuriyeti, 1915 Osmanlı Türkiye’si ve Batı Ermenistan’da gerçekleştirilen soykırımın uluslararası alanda kabulünün sağlanması yönündeki çabaları destekleyecektir” denilmektedir.

·         Ermenistan Parlamentosu, 23 Eylül 1991 tarihinde aldığı bağımsızlık kararında “Ermenistan Bağımsızlık Bildirisi’ne sadık kalacağını” açıklamış ve  taahhüt etmiştir.

·         1995 yılında kabul edilen Ermeni Anayasası’nda “Ermenistan’ın Bağımsızlık Bildirisi’ndeki ulusal hedeflere bağlı kalacağı” bir anayasa hükmü olmuştur. Soykırım yalanının uluslararası alanda tanınmasının Ermenistan’ın dış politika hedefi olduğu belirtilmiştir.

  • Erivan´da yapılan Gelişen Ermenistan Partisi’nin 4’ncü  Kurultayına katılan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan, "Bağımsızlık Karabağ halkının seçimidir. Uluslararası hukuk dahi bu konuda farklı yaklaşım ortaya koyamaz" demiştir.

  • Ermenistan'daki okul duvarlarında asılan haritalarda Türkiye'nin 12 ili yer almıştır.

·         Ermenistan Milli Marşı'nda ''topraklarımız işgal altında, bu toprakları azat etmek için ölün, öldürün'' yazılıdır.

·         Karabağ’da katliam yapan Ermeni kuvvetlere komutanlık yapan bugünkü Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’dır.

·         Sarkisyan İngiliz yazar Thomas De Waal'a, “Hocalı’dan önce Azeriler bizim şaka yaptığımızı sanıyordu, Ermenilerin sivil topluma karşı el kaldırmayacaklarını sanıyorlardı. Biz bunu- stereotipi- (zeka geriliği) kırmayı başardık” demiştir.

O tarihten bu yana geçen sürede Ermenistan ile olan ilişkiler gelişmemiş, aksine geriye gitmiştir. Üstelik Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin Ermenistan ziyaretinin ardından Fransa Türkiye arasında büyük bir gerginlik ortaya çıkmıştır. Türkiye’yi soykırım yapmakla suçlayan Sarkozy, Azerbaycan Cumhuriyeti'nin Dağlık Karabağ Bölgesi'nde bulunan Hocalı’da Ermenilerin yaptığı soykırımı görmezden gelmiş, Devlet adamlığı nezaketini gösterememiştir. Ziya Paşa’ derki, “Bed-asla necâbet mi verir hîç üniforma, Zerdûz palan ursan eşek yine eşektir” (Mayası bozuk olanlara üniforma –yüksek makam görevi- asalet verir mi hiç? Altın ile yapılmış palan da vursanız, eşek yine eşektir.)  beyti ile göstermek istiyorum.

Hocalı’da Ermeni çeteleri tarihin en vahşi katliamlarından birini yapmış, çocuk, yaşlı, kadın, bebek demeden birçok Azeri’yi  vahşice katletmiştir. İnsanların kafa derilerini yüzmüş, sağ olarak ele geçirdiklerini  işkenceye tabi tutmuş, testereler ile  kol ve bacaklarını kesmiş, genç kızların kafa derilerini yüzmüş, babanın gözü önünde evladını, evladın gözü önünde babayı kurşuna dizmiş, kesik kafaları sepetlere doldurmuş, 56 hamile kadının karnını yarmışlardır. Tüm bu gerçekleri görmek istemeyip sözde Ermeni soykırımını Türkiye’ye kabul ettirmek isteyenler, Ermeni isyanlarını konu alan ve Amerikalı yönetmen Philip M. Callaghan tarafından çekilen “Ermeni İsyanı 1894-1920” belgeselini izlemelidirler. (Türkçe için: http://www.ttk.org.tr/index.php?Page=Sayfa&No=315, İngilizce için: The Armenian Revolt: 1894-1920: http://www.ttk.org.tr/index.php?Page=Anasayfa&Lisan=en)


Sözde Ermeni soykırımını gündeme getirenler, Hocalı’da Ermenilerin yaptıklarını neden görmezden gelmektedirler? Katliamda babası ve 22 aile üyesini kaybeden 20 yaşındaki Zarife Guliyeva, Hocalı katliamının 20’nci yıldönümü sebebiyle Nicolas Sarkozy ve Serj Sarkisyan'a birer mektup göndermiştir. Sarkozy'ye yazdığı mektupta,  ''Siz söyleyin, eğer bu soykırım değilse, sormak lazım soykırım nedir?'' sorusunu yönelten Guliyeva, 1915 olaylarıyla ilgili Ermeni iddialarının reddinin suç sayılmasının öngören yasanın tasarısın Fransa Senatosu tarafından kabul edilmesinden sonra Azerbaycan halkının Sarkozy'nin taraflı olduğunu düşündüğünü açıklamıştır. Guliyeva, Serj Sarkisyan'a gönderdiği mektupta ise Azerbaycan'ın işgal altında bulunan Hocalı kasabasında Ermeni askerler tarafından yapılan soykırım sebebiyle Sarkisyan'ın yapacağı itiraf durumunda, Azerbaycan-Ermenistan ilişkisi ve Yukarı Karabağ sorunun çözümünde yeni bir sayfanın açılabileceğini belirtmiştir.

Ermeni güçleri 1992 yılının 25 Şubatı 26 Şubat'ta bağlayan gece Hocalı kasabasında 83 çocuk, 106 kadın ve 70'den fazla yaşlı dahil olmak üzere toplam 613 Azeri Türkünü öldürülmüş,  487 kişi bu saldırıda ağır yaralanmış, 1275 kişi  rehin alınmış, 150 kişi kaybolmuştur. Cesetler üzerinde yapılan incelemelerde cesetlerin yakıldığı, gözlerinin oyulduğu, başlarının kesildiği görülmüştür. Eski ASALA eylemcilerinden Monte Melkonian, Hocalı’ya yakın bölgede Ermeni askeri birliklere komutanlık yapmış ve katliamdan bir gün sonra Hocalı çevresinde gördüklerini günlüğünde anlatmıştır. Melkonian'ın ölümünden sonra Markar Melkonian kardeşinin günlüğünü Benim Kadeşimin Yolu (My Brother's Road: An American's Fateful Journey to Armenia, I.B.Tauris,2005) isimli kitapta Hocalı katliamı için şunları yazmıştır: “Hocalı stratejik bir amaç olmasından başka aynı zamanda bir öç alma eylemiydi.”

Büyük Ermenistan idealistlerinden ve İnterpol tarafından (1994 Bakü metro bombalaması suçu) tüm dünyada aranan Zori Balayan  1995 yılında yayınlanan Ruhumuzun Canlanması (Heaven and Hell,  Los Angeles 1997, Yerevan 1995) kitabında (s. 260-262) Hocalı’da soykırımın yapıldığını şöyle itiraf etmiştir:

*Zori Balayan

“Arkadaşımız Haçatur'la ele geçirdiğimiz eve girerken askerlerimiz 13 yaşında bir Türk çocuğunu pencereye çivilemişlerdi. Türk çocuğunun bağırışları çok duyulmasın diye, Haçatur çocuğun annesinin kesilmiş memesini çocuğun ağzına soktu. Daha sonra 13 yaşındaki Türk’e onların atalarının bizim çocuklara yaptıklarını yaptım. Başından ve karnından derisini soydum. Saate baktım, Türk çocuğu yedi dakika sonra kan kaybından öldü. İlk mesleğim hekimlik olduğu için hümanist idim, bunun için de Türk çocuğuna yaptığım bu işkencelerden dolayı kendimi rahatsız hissetmedim. Ama ruhum halkımın yüzde birinin bile intikamını aldığım için sevinçten gururlanırdı. Haçatur daha sonra ölmüş Türk çocuğunun cesedini parça parça doğradı ve bu Türk’le aynı kökten olan köpeklere attı. Akşam aynı şeyi üç Türk çocuğuna daha yaptık. Ben bir Ermeni vatansever olarak görevimi yerine getirdim. Haçatur da çok terlemişti, ama ben onun gözlerinde ve diğer askerlerimizin gözlerinde intikam ve güçlü hümanizmin mücadelesini gördüm. Ertesi gün biz kiliseye giderek 1915'te ölenlerimiz ve ruhumuzun dün gördüğü kirden temizlenmesi için dua ettik. Ancak biz Hocalı'yı ve vatanımızın bir parçasını işgal eden 30 bin kişilik pislikten temizlemeyi başardık.”

Azerbaycan Parlamentosu 1994 yılında  Hocalı'da yaşanan katliamı soykırım olarak kabul etmiştir. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'nin 30 üyesi (12 Türkiye, 8 Azerbaycan, 3 Birleşik Krallık, 2 Arnavutluk, 1 Bulgaristan, 1 Lüksemburg, 1 Yugoslavya Federal Cumhuriyeti, 1 Makedonya Cumhuriyeti, 1 Norveç, 1 Polonya) tarafından imzalanan, “Ermeniler tüm Hocalıları öldürdüler ve tüm şehri harap ettiler ifadesinin yer aldığı ve 19’ncu yüzyılın başlarından bu yana Ermeniler tarafından Azerilere karşı işlenen katliamları soykırım olarak tanımaya adım atılması gerektiğini belirten 324 Nolu bildiri yayınlamıştır. 2009 Şubat ayında Kaliforniya Eyalet Alt Senatosu'nun üyesi Felipe Fuentes, Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'e yazdığı mektupda Hocalı olaylarını Azeri katliamı şeklinde nitelendirerek, kurbanların ailelerine başsağlığını sunmuştur. Meksika Senatosu 2011 yılında ve İslam Konferansı Örgütü Parlamentolar Birliği Hocalı katliamını soykırım olarak tanımıştır. Pakistan Senatosu Dış İlişkiler Komitesi 1 Şubat 2012 tarihinde  Ermenilerin Azerbaycan Türklerine uyguladığı soykırımı kınayan kararı kabul etmiştir.


Diğer taraftan 1915 yılında Osmanlı devletinde yapılmayan sözde Ermeni soykırımını 20 ülkenin parlamentosu ve Avrupa Parlamentosu tanımıştır. Türkiye'nin karşı çıkmasına rağmen sözde soykırımı tanıyan ülkeler şunlardır: Uruguay (1965, 2004, 2005), Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (1982), Arjantin (1993, 2003, 2004, 2005, 2006, 2007), Rusya Federasyonu (1995, 2005),  Kanada (1996, 2000, 2004), Yunanistan (1996), Lübnan (1997, 2000 ), Belçika (1998), İtalya (2000), Vatikan (2000), Fransa (2001), İsviçre (2003), Slovakya (2004),  Hollanda (2004), Polonya (2005),  Almanya (2005), Venezüella (2005), Litvanya (2005), Şili (2007) ve İsveç (2010).  20 ülke arasında tek Müslüman ülke Lübnan’dır. Bu ülkede de tıpkı Fransa’da olduğu gibi etkili bir Ermeni diasporası vardır. Avrupa Parlamentosu 18 Haziran 1987, 15 Kasım 2000, 28 Şubat 2002 ve 28 Eylül 2005 tarihlerinde, Avrupa Konseyi de 24 Nisan 1998 ve 24 Nisan 2001 tarihlerinde Ermeniler lehine tanıma kararları almıştır.

 

Bu ülkelerin yanı sıra ABD'deki 50 eyaletten 42'si ve Britanya'yı oluşturan ülkelerden İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'nın yerel meclisleri soykırımı tanımıştır.  Britanya Ermeni katliamlarını resmen kınamış, ancak bu olayların 1948 BM Soykırım Sözleşmesi’ndeki tanımlara göre soykırım sayılmak için yetersiz olduğunu ve Sözleşme’nin geriye dönük uygulanamayacağını açıklamıştır. İspanya'nın Bask ve Katalan yerel meclisleri, Avustralya'nın Yeni Güney Galler ve Güney Avustralya, Brezilya'nın ise Sao Paulo ve Ceara eyalet meclisleri soykırımı onaylamıştır. İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad  Erivan'a Eylül 2004'te gerçekleştirdiği resmi gezide Soykırım Anıtı'nı ziyaret ederek diplomatik bir jestte bulunmuştur. ABD'den The New York Times, Associated Press ve Los Angeles Times; İngiltere'den The Times ve The Independent; Rusya'dan  Izvestia'nın da bulunduğu pek çok yabancı basın kuruluşu da ilgili haberlerinde soykırım sözcüğünü kullanmaktadır.

Fransa’da 8 Haziran 2004 tarihinde sosyalist parlamenter Didire Migaud Fransa Parlamentosu’na 1673 sıra numarası ile bir inkar yasası teklifi sunmuştu. Yasa teklifi, sözde Ermeni soykırımını inkar edenlere bir yıla kadar hapis ve 45 bin Euro para cezası verilmesini öngörmüştü. 2006 Ekim ayında soykırımı inkarı suç sayan öneri Parlamento’nun alt kanadından geçmiş, fakat Senato gündemine alınıp oylanmadığından yasalaşmamıştı. 5 Temmuz 2010 tarihinde 30 sosyalist senatör, bekleyen yasayı bir kenara bırakarak, aynı içerikli yeni bir inkar yasa teklifi hazırlamıştı. 19 Mayıs 2010 tarihinde de Komünist Parti’den Senato Başkan Yardımcısı Guy Fischer benzer bir teklif hazırlamıştı.

Bu gelişmelerin üzerine, Fransa’da yaklaşan seçimlerde Ermeni kökenli Fransız vatandaşlarından oy almak amacıyla sözde soykırımı inkar edenlere ceza verilmesine ilişkin yasa teklifi Parlamento’da 22 Aralık 2011 tarihinde kabul etmiştir. Genel Kurul’daki oturuma 577 milletvekilinden 70'e yakını katılmıştır. Teklif daha önce 7 Aralık'ta yasalar komisyonunda kabul edilmiş, başkanlık divanında hükümetin itiraz etmemesi üzerine gündeme alınması kararlaştırılmıştı. Teklifi kaleme alan iktidar partisi Halk Hareketi Birliği (UMP) milletvekili Valerie Boyer, "Burada amacımız ilişkileri bozmak değil, Fransa vatandaşlarının korunması. Sizi bu tasarıyı destek vermeye çağırıyorum, sevgili meslektaşlarım. Bazı ülkeler 1915 olaylarını inkar ederek suç işlediler. Cezasız kaldılar. 1914 yılındaki Ermenilerin üçte ikisi ya tehcir edildi ya da katledildi. Sizden destek bekliyorum" demiştir.

Yasa teklifinde, ''Fransız yasaları tarafından tanınan soykırımların reddi, bir yıl ve 45 bin Euro para cezasına çarptırılır'' ifadesi yer almıştır. Fransa, 29 Ocak 2001 tarihinde ''Fransa, 1915 yılındaki Ermeni soykırımını tanır'' şeklindeki bir cümlelik yasayı kabul etmişti. Parlamento daha önce de Ermeni iddialarının reddinin suç sayılmasını öngören yasa teklifini 2006 yılında onaylamıştı. Ancak Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy bu teklifin Senatoya gelmesini engellediği için teklif yasalaşmamıştı.

Parlamento’nun kararı Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı’nın 11’nci maddesine aykırıdır: Herkes, ifade özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları dikkate alınmaksızın, görüş sahibi olma ve fikir ve bilgilere erişim ve yayma serbestisini içerir. Medyanın özgürlüğü ve çoğulculuğu gözetilir.”  Karar ayrıca Fransız devriminin sloganı ve Fransa devletinin dayandığı temelleri oluşturan  “liberte”, “egalite” ve “fraternite” ile de  (eşitlik, özgürlük, kardeşlik) bağdaşmamaktadır.

Parlamento’dan geçen teklife göre, ikinci bir kişiyle konuyu tartışan her hangi bir Türk’ten, bunu bir panelde anlatan bir uzmana, konuyu araştıran bilim adamı ve tarihçilerden siyasetçilere, basın yoluyla yayan gazetecilere kadar, Ermeni soykırımının olmadığını açıklayan herkes yargılanabilecekti. Yasayla, 1881 tarihli Basın Yasası’na da atıfta bulunularak, inkarın basın yayın yoluyla yayınlanması da yasaklanmaktaydı. Medyada yer alabilecek sözde soykırım ifadesi Fransa’da suç sayılacak, yayın kuruluşu da yasa karşısında sorumlu tutulacaktı.

İsviçre’de 2003 yılında İsviçre Parlamentosu’nun alt kanadı olan Ulusal Konsey sözde Ermeni soykırımını tanıyan bir tasarıyı kabul ederek Ermeni soykırımını resmen tanımış ve 2005 yılında Ermeni olaylarının soykırım olmadığını söyleyenlere ceza öngören yasayı da kabul etmişti. Değerli konuşmacı, zamanın Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, 2004’de Türkgücü Derneği tarafından Winterhur’da düzenlenen bir konferansta Ermeni iddialarının aksini savunan bildiri sununca İsviçre makamları Halaçoğlu hakkında tutuklama kararı çıkarmıştı. İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ise, 2005’de Lozan’da yaptığı konuşma sebebiyle İsviçre mahkemesince yargılanmış ve 2007’de 90 gün ertelenmiş hapis cezasına ve 3.000 İsviçre Frankı para cezasına çarptırılmıştı.

Parlamento’nun ardından Senato da, Irkçılıkla Mücadele Edilmesi Konusundaki Avrupa Birliği Hukukunun İç Hukuka Aktarılması gerekçesiyle 23 Ocak  2012 tarihinde teklifi  127 evet ve 86 red oyu ile kabul etmiştir. Teklife oy verenler, yasanın, Fransız Ceza Yasası  hükümlerinin ırkçılık ve yabancı düşmanlığının belirli şekilleri ve ifadelerine karşı ceza hukuku yoluyla mücadele hakkındaki 2008/913/JHA sayılı ve 28 Kasım 2008 tarihli ve AB Konsey Çerçeve Kararı’nda tanımlanan yükümlülüklere uyumlaştırmayı amaçladığını ifade etmişlerdir.

Oysa Çerçeve Kararı, İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudiler’e karşı işlenen soykırım suçlarına ilişkindir. Nürnberg Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi  Madde 6’da tanımlanan suçların cezalandırılmasını hükme bağlar. Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi kararı; soykırım suçlarına, insanlık suçlarına ve savaş suçlarına yöneliktir. Bir üye devletin ulusal mahkemesinde ve/veya uluslararası bir mahkemede ya da sadece uluslararası bir mahkemede verilen nihai karar ile kabul edilen suçları kapsar. Nürnberg Mahkemesi, yasama organlarınca tanınan soykırımlara atıfta bulunmamaktadır. Türkiye hakkında sözde Ermeni soykırımı ile ilgili verilmiş bir mahkeme kararı yoktur.

Ayrıca, 1948 tarihli BM Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme ile tanımlanan Ermenilere yönelik bir soykırım da söz konusu değildir. Osmanlı Devleti, 1915 yılında ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir grubu toptan ya da onun bir bölümünü yok etmek niyetiyle Hitlerin Yahudilere yaptığı gibi bir katliam yapmamış, Hitler’in Yahudileri fırınlarda yaktığı gibi Ermenileri yok etmemiş, devlet politikası haline gelmiş eylemlerde bulunmamıştır

1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nin 11’nci maddesindeki“düşünce ve ifade özgürlüklerinin en kutsal haklar arasında olduğunu” tüm dünyaya ilan eden ülke Fransa’dır. 223 yıl sonra bu sözde yasa teklifine oy veren Fransız senatörler büyük bir çelişki içindedirler. Descartes, Voltaire ve Rousseau’nun tepkilerini almak mümkün olsaydı, bu düşünürler bizlerden çok daha fazla sözde tasarıya oy verenleri eleştirirlerdi. Yasama organlarınca tarihin yeniden yazılması mümkün değildir. Montesquieu’nün, “anlamsız yasalar, önemli yasaları da işe yaramaz hale getirir”ifadesi, Senato’daki oylama sonucunda gözyaşı döken teklif sahibi Valerie Boyer’in girişimlerinin sonucunda Senato tarafından kabul edilen yasa için geçerlidir.
Yasanın Avrupa Birliği hukuku gerekçe gösterilerek savunulması İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin yerleşik içtihadı ile de çelişmektedir. Fransa, bu yasa ile Türkiye’yi soykırımı kabul etmeye zorlamayı ve Türkiye’nin Avrupa Birliği hedefinden vazgeçmesini  hedeflemektedir. Senato,   İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nin “Düşüncelerin, fikir ve kanaatlerin başkalarına serbestçe söylenmesi insanın en değerli haklarındandır. Her vatandaş, serbestçe konuşabilir, yazabilir ve yayın yapabilir” ilkesini yok saymıştır.

Yasa’nın kabulünün ardından Anayasa Konseyi’ne gitmek için Senato’da Avrupa Demokratik ve Sosyalist Birlik Grubu Başkanı Jacques Mezard'ın öncülüğüyle başlayan girişime 77 üyenin imza atması sağlanmıştır. Meclis’te ise iktidardaki Halk Hareketi Birliği (UMP) üyesi Michel Diefenbacher'ın girişimiyde 65 imzaya ulaşılarak Anayasa Konseyi'ne itiraz edilmiştir. Anayasa Konseyi, bizdeki Anayasa mahkemesine denk bir kurumdur.  Dokuz yıllığına seçilen üyelerden üçünü Meclis Başkanı, üçünü Senato Başkanı, üçünü Cumhurbaşkanı belirlemektedir. Eski Cumhurbaşkanları Konsey’in üyesidirler.

Anayasa Konseyi Başkanı Jean Louis Debre  bu tür  yasalara karşıdır. Debre, Meclis Başkanı olduğu dönemde 2006 yılında Jacques Chirac'ın da talimatıyla yine aynı yönde bir yasa teklifini engellemişti. Nitekim eski Anayasa Konseyi Başkanı, eski Adalet Bakanlarından Robert Badinter, geçen yıl 4 Mayıs'ta Senato Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, senatörleri bu yöndeki bir yasa teklifini kabul etmemeleri konusunda uyarmıştı.

Fransa, Türkiye’yi  tarihte yapılmayan sözde Ermeni soykırımı ile suçlayan  yasa çıkaran dünyadaki ilk ülkedir. Ayrıca Fransa, Osmanlı İmparatorluğunu tarihe gömen Sevr (Sevres) Anlaşması’nın imzalandığı Paris’in Sevr banliyösündeki seramik müzesinin önüne Ermeniler tarafından  8 Mart 2001 tarihinde Ermeni soykırım  anıtı açılmasına izin veren  ülkedir. Anıtın üzerinde “1915’te Jön Türk Hükümeti tarafından Birinci Dünya Savaşı’nda soykırıma uğratılan 1.5 milyon Ermenin anısına” yazılıdır.

 

Bu ifade Auschwitz-Birkenau toplama kampının önünde de vardır. Bir farkla. 1.5 milyon Yahudi 1.5 milyon Ermeni olarak değiştirilmiştir. Bu belgeyi tüm konuyla ilgililerin bilgisine sunuyorum. Çünkü bu bir uluslararası intihaldir. Bu anıtın dikilmesine izin veren Fransa, başta Paris Büyükelçimiz İsmail Erez ile şöförü Talip Yener (24 Ekim 1975), Oktar Cirit, Yılmaz Çolpan, (22 Aralık 1979),  Reşat Moralı (4 Mart 1981), Tecelli Arı (4 Mart 1981) ve Cemal Özen’i (24 Eylül 1981) koruyamamış ve 7 Türk diplomatının ASALA tarafından şehit edilmesini görmezden gelmiştir.

*Auschwitz-Birkenau Toplama Kampı


Paris’in Sevr banliyösündeki müzenin önüne sözde Ermeni soykırım anıtı dikilmesinin sebebi şudur: “Biz Ermeniler Türkiye Cumhuriyetini kuran Lozan Anlaşmasını tanımıyoruz. Bizler Sevr Anlaşması’nın halen yürürlükte olduğunu kabul ediyoruz. Çünkü Sevr’de büyük Ermenistan vardır.” Ermenistan, Türkiye’nin doğu sınırlarını tanımamakta ve Ağrı dağını kendi toprağı olarak görmektedir. Fransa, 24 Nisan 2003 tarihinde Paris’te Kanada meydanına Komitas Sogomonyan adına  bir sözde Ermeni  kin anıtı dikilmesini de onaylamıştır.

 

Azerbaycan, Fransa’nın hiçbir yerinde Karabağ’da Ermeniler tarafından Hocalı’da yapılan soykırımı ile ilgili bir anıt dikemez. Türkiye, Fransa’da  Gaziantep’te, Kahraman Maraş’ta yapılan Fransız ve Ermeni katliamları için  anıt dikemez. Fransa, Paris Büyükelçiliğimizin bulunduğu Paris’in en küçük sokağına (148 m. uzunluk, 15 m. genişlik)  Ankara (rue d’Ankara) adını verir ama Türkiye nedense Ankara’nın en güzel ve nezih caddelerinden Paris caddesinin adının Keçiören’de bir küçük caddeye verilmesi konusunu gündemine almaz. Yada Akdamar kilisesi…….

 

Fransa Ruanda ve Cezayir’deki gerçekleştirdiği soykırımlar ile yüzleşmediği halde devamlı Türkiye’ye tarihi ile yüzleşme önerisinde bulunmaktadır. Türkiye tarihi ile yüzleşmekten kaçınan bir ülke değildir. Türkiye bu sorunun çözümlenmesini tarihçilere bırakma görüşündedir. Bundan yan çizen ise Ermenistan ve Fransa’dır. Ruanda, 1994 yılında yaklaşık 800 bin kişinin öldürüldüğü soykırımda Fransız yetkililerin de rolü bulunduğunu iddia etmiştir. Yaşanan katliamla ilgili bir rapor hazırlayan Ruanda Adalet Bakanlığı’nın gündeme getirdiği iddialar çarpıcıdır. Suçlanan kişiler arasında, 1996'da ölen Fransa'nın eski Cumhurbaşkanlarından François Mitterand, eski başbakanlardan Dominique de Villepin ile Edouard Balladur, Alain Juppe ve Hubert Vedrine de bulunmaktadır.

 

Fransa’yı soykırımı katılmakla suçlayan Ruanda hükümeti, raporda 33 Fransız siyasi ve askeri yetkilinin adalet önüne çıkarılmalarını istemiştir. Fransa'nın soykırımdaki rolünü araştırmak için Adalet Bakanlığı bünyesinde kurulan bağımsız komisyon tarafından yayımlanan 500 sayfalık raporda, “Fransız desteğinin siyasi, askeri, diplomatik ve lojistik doğasının bulunduğu” ifade edilmiştir. Yönetmen Terry George’ın  2004 yapımı Otel Ruanda’yı  seyretmemiş olanlar mutlaka bu filmi seyretmeliler ki, Fransa’nın Ruanda’da yaptıklarını anlayabilsinler.

 

Ruanda Devlet Başkanı Paul Kagame, 6 Ağustos 2008 tarihinde Fransa’nın Hutu rejimi ile bağı olduğuna ilişkin ellerinde güçlü kanıtlar olduğunu öne sürmüştür. Fransa Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Romain Nadal, "Bu rapor, Fransız siyasetçiler ve askeri yetkililere karşı kabulü mümkün olmayan suçlamalar içermektedir" demiştir. Fransa eski Cumhurbaşkanı François MitterrandO ülkelerde bir soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değil” şeklinde açıklamada bulunmuştur. (Le Figaro, 12 Ocak 1998) Sarkozy, 2006'da Cezayir'e yaptığı bir ziyarette "Babalarının yanlışları için oğulların özür dilemesi beklenemez" sözleriyle Fransa'nın Cezayir'de işlediği insanlık suçlarını tanımayacağını söylemişti. Fransa ayrıca Cezayir’de gerçekleştirdiği soykırımın hesabını henüz vermemiştir.

 

Batı dünyasında Türklere ve Müslümanlara Batı’nın bakış açısı olumsuzdur. Bunun tipik örneği Naziler ile Almanların aynı ırktan geldiklerini bir türlü Batı dünyasının kabul etmemesidir. Yahudilere karşı Almanların soykırım yaptığını siz hiç duydunuz mu? Naziler soykırım yaptı deniyor. Ermenilere soykırım konusu gündeme geldiği zaman Türkler soykırım yaptı deniyor. Nazi döneminde Almanlar arasında Yahudi nefreti doruğa ulaşmıştır. Alman ırkından olan Nazilere göre Yahudiler yaşamaya hakkı olmayan alt-sınıf ırklar olarak görülmüştür. Tıpkı şimdilerde Almanya’da Alman Neo Naziler tarafından öldürülen Türkler gibi.

 

Yahudi Soykırımı bir insanlık suçudur. Bu suçu işleyenler Nazi olarak adlandırılmaktadır ama onlar hakiki Almandır. Alman ulusundan olan Nazilerin 6 milyon kişinin sistemli bir şekilde öldürüldükleri katliama Holokost da (Yunanca Holókauston) denilmektedir. Yahudileri esir kamplarında fırınlarda yakan Naziler sanki uzaydan gelmiş insanlar gibi görülmektedir. Fransa Almanya’yı (Almanların yaşadığı ülke: Deutschland) soykırım yapmakla suçlamamaktadır. Bu nasıl bir çifte standarttır?

 

Adolf Hitler'in 1933 yılında başa geçmesiyle birlikte, Yahudilere yönelik baskı başlamıştır. Hitlerin NSDAP partisine ait Sturmabteilung örgütü ( SA), 1 Nisan 1933 tarihinde  Alman halkını Yahudi dükkanlarına karşı boykota çağırmış,  boykot Yahudi dükkanlarının yağmalanmasıyla  sonuçlanmıştır. 15 Eylül 1935 tarihinde Nürnberg Yasaları çıkarılarak alt sınıf insanların  ari ırktan olanlarla evlenmeleri yasaklanmıştır. Aslında Adolf Hitler 1925 yılında yazdığı Mein Kampf (Kavgam) adlı kitabında Yahudi soykırımı yapacağını açıklamıştır.

1939 yılında Almanya'da bulunan bütün Yahudilerin toplanıp Polonya'da gettolara yerleştirilmeleri kararı verilmiştir. 20 Ocak 1942'de Adolf Eichmann tarafından yönetilen yüksek devlet memurlarının Yahudi sorununun nihai çözümünün organize edilmesinin ayrıntılarını konuştukları Wannsee Konferansı gerçekleşmiştir. Bu protokole göre öldürülmeleri tasarlanan Avrupa Yahudilerinin sayısı 11 milyondur. 1941 yılından sonra Öldürme Fabrikaları kurulmuştur. Bunların en bilineni ve büyüğü Polonya’daki Auschwitz-Birkenau (1941) ölüm kampıdır.

Yahudilerin duş alacaksınız diye gaz odalarına doldurulup, üzerlerine öldürücü gaz sıkıldıktan sonra küçük bir tren hattı ile gaz odalarına götürülerek yakıldıklarını gördüm. Soykırım, ırk, milliyet, etnik ve din farklılıkları nedeniyle insan gruplarının yok edilmesidir. Bu suç bir hükümet tarafından veya onun rıza göstermesi ile işlenebilir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, dünyada soykırım suçunu önlemek ve cezalandırmak için 1948'de Soykırım Sözleşmesi’ni kabul etmiş ve Türkiye Sözleşme’ye 1950 yılında taraf olmuştur.

Talat Paşa, 23 Mayıs 1915 tarihinde 4. Ordu Komutanlığına bir şifre göndererek, “Erzurum, Van ve Bitlis vilâyetlerinden çıkarılan Ermenilerin, Musul vilâyetinin Güney kısmı, Zor sancağı ve Merkez hariç olmak üzere Urfa sancağına; Adana, Halep, Maraş civarından çıkarılan Ermenilerinse Suriye vilâyetinin Doğu kısmı ile Halep vilâyetinin Doğu ve Güneydoğusu'na sevk ve iskân edilmelerini” istemiştir.

 

Talat Paşa Ermeni tehcirini başlatmış ve 30 Mayıs günü konuya ilişkin bir geçici yasa çıkarılmasını sağlamıştır. Talat ve Enver Paşalar soykırım yapılmasını istememiştir. Atatürk, 1 Mart 1922 tarihinde TBMM Üçüncü Toplanma yılı açış konuşmasında şunları söylemiştir: “Ermeni meselesi denilen ve Ermeni milletinin gerçek çıkarlarından ziyade dünya kapitalistlerinin ekonomik çıkarlarına göre halledilmek istenen mesele, Kars Antlaşması'yla en doğru çözüm şeklini buldu. Asırlardan beri dostane yaşayan iki çalışkan halkın dostluk bağları memnuniyetle tekrar kuruldu."

Nürnberg Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi Nazi partisini insanlık suçu, savaş suçları, dünya barışına karşı işlenen suçlar ve savaşa sebep olmak suçlarından yargılamıştır. Dünya barışına karşı işlenen suçlar tanımından ilk defa bu davada söz edilmiş ve yargılanan 24 kişi beraat ve 10 yıl hapis cezasından idam cezasına kadar değişen cezalar almış ve çoğu idam edilmiştir. Talat Paşa ve Enver Paşa için verilmiş bir uluslararası mahkeme kararı yoktur.

10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr Antlaşması’nda Osmanlı İmparatorluğu bazı suçlarla ilgili olarak yapılacak bir mahkemeye razı olmuştur. (Md. 226) Mahkemeyi oluşturmak galiplere bırakılıyor; istenen kişilerin yakalanıp mahkemeye teslimi taahhüt ediliyordu. Savaş sonunda işgal altındaki İstanbul’da kurulan Nemrut Mustafa Divan-ı Harbi, Malta’ya götürülen sanıkları İngiliz Kraliyet savcısının kanıtları yetersiz bulması sonucunda salıvermiştir. Sevr yerine 24 Temmuz 1923 tarihli  Lozan Antlaşması’nda  1 Ağustos 1914 ile 20 Kasım 1922 arasında işlenen tüm suçların affı için bir bildiri yer almıştır.

 

Anayasa Konseyi’nin 28 Şubat’ta yasa teklifini iptal etmesiyle kopma noktasına gelen Türkiye Fransa ilişkileri yumuşamıştır. Konsey, sözde Ermeni soykırımı iddialarının reddinin suç sayılmasını öngören yasanın iptali için yapılan başvuruyu  kabul ederek Fransa’nın gerçekten bir hukuk devleti olduğunu ortaya koymuştur. (http://www.conseil-constitutionnel.fr/conseil-constitutionnel/francais/les-decisions/acces-par-date/decisions-depuis-1959/2012/2012-647-dc/decision-n-2012-647-dc-du-28-fevrier-2012.104949.html -http://www.conseil-constitutionnel.fr/conseil-constitutionnel/francais/les-decisions/acces-par-date/decisions-depuis-1959/2012/2012-647-dc/communique-de-presse.104950.html)  

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddialarının reddini suç sayan yasanın Anayasa Konseyi tarafından iptal edilmesine ilişkin olarak, "Fransa Anayasa Konseyi, Fransa anayasasının evrensel insan hakları kavramına ve hepimizin savunduğu Avrupa değerlerine uygun bir karar vermiştir. Bu açıdan Anayasa Konseyi'ni tebrik ediyoruz" demiştir.

Fransız Le Monde gazetesinin  parlamentoların bu tip karar almasına ilişkin yaptığı  ankete katılanların yüzde 85,2’i parlamentoların bu tip karar almalarına karşı oy kullanmışlardır.(http://www.lemonde.fr/a-la-une/sondage/2011/12/20/vous-meme-etes-vous-favorable-ou-pas-favorable-a-l-adoption-par-le-parlement-d-une-loi-condamnant-la-negation-du-genocide-armenien_1620917_3208.html) Ankette aleyhte çıkan oylar, Anayasa Konseyi’nin iptal kararında etkili olmuştur. Ayrıca ayrımcılığa, nefrete ve şiddete teşvik,  29 Temmuz 1881 tarihli Fransa Basın Yasası’nın  24’ncü  maddesinde de bir suç olarak tanımlanmaktadır.


Yasa’nın iptali, başta Sarkozy ve Boyer olmak üzere sözde yasaya oy verenleri, Ermeni diasporasını ve Fransa’da yasayı destekleyenleri üzmüştür.

 

Le Monde gazetesi (1 Mart 2012) Anayasa Konseyi'nin üstlendiği rolü yerine getirdiğini belirterek, yasanın ifade özgürlüğüne karşı olması sebebiyle iptal edilmesine dikkat çekmiş,  yasanın Anayasa Konseyi'nce iptal edilmesiyle yanlış yoldan dönüldüğünü açıklamıştır. Uluslararası Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (RSF), soykırım inkarını hapisle cezalandıran yasanın iptal edilmesini memnuniyetle karşıladıklarını açıklamış, ifade özgürlüğüne sahip çıkma sırasının Türkiye'de olduğunu belirmiştir: "Ancak girişim, Fransa'nın savunduğu demokratik değerlerin inanırlığına, insan hakları savunucularına ve Türkiye'deki Ermeni davasına bir kere zarar vermiş oldu. Tüm Fransa politik sınıfına sesleniyoruz; buna tekrar kalkışmayın. Son deneyim kesin olarak gösterdi ki, anma yasalarıyla resmi tarih oluşturmaktan vazgeçilmeli." RSF, soykırımların cezalandırılmasını öngören düzenleme henüz Fransa Meclisi'ne ve Senatosu'na gelmeden önce yasaya karşı çıkmış, son olarak da parlamenterlere gönderdiği mektuplarla onları Anayasa Konseyi'ne itiraz etmeye çağırmıştı.


Bu olumlu değerlendirmelere bakıp rehavete kapılmamak gerektiği kanısındayım. Çünkü, su uyur düşman uyumaz. Nitekim ABD Kongre üyesi Adam Schiff, Robert Dold ve diğer 59 üyesi Ermeni soykırımı konusundaki fikirlerini değiştirmesi için ABD Dışişleri Bakanı  Clinton’a bir mektup göndermiş ve  Clinton’ı, Türkiye Cumhuriyeti’ni bu tarihsel ayıbı göz ardı etmesine teşvik edici olmakla suçlamışlardır.

 

Ayrıca Amerika Ermeni Ulusal Komitesi (ANCA), İstanbul’daki Hocalı gösterilerinde ırkçılık ve şiddet körüklendiği savıyla ABD Büyükelçisi Ricciardone’ye Türkiye’yi kınama çağrısı yapmıştır. ANCA Müdürü Aram Hamparian, “Bunlar basit bir şekilde soykırım sonrası bir devletin şiddet yankıları değil ancak soykırım öncesi Türk toplumunun kararlı eylemleridir. Türk toplumu kızgın bir şekilde hayallerindeki düşmanlara saldırıyor ve bir sonraki hedeflerini artıyorlar. ABD Büyükelçisi Ricciardone’den derhal güçlü bir şekilde ve açıkça bu hükümetin şiddeti onaylamasını, teşvik etmesini kınamasını istiyoruz” demiştir.

 

Fransa ile yaşanan sözde soykırım gerginliğinde Yaşar Kemal’in 18 Aralık 2011 tarihinde İstanbul’da kendisine sunulan Legion d’Honneur Grand Officier’i (büyük subay) nişanı alması Yaşar Kemal’e onur kazandırmaz. http://webtv.hurriyet.com.tr/2/25807/0/1/yasar-kemal-e-fransa-dan-buyuk-subay-nisani.aspx linkini tıklayanlar, Yaşar Kemal’in ödül törenine katılanların memnuniyetini göreceklerdir. Acaba bu katılımcılar şimdi ne düşünüyorlar?

 

12 Ekim 2006 tarihinde Fransızların Ermeni soykırımını inkara ceza yasasını parlamentolarından geçirdikleri gün Ermeni soykırımını kabul eden  Orhan Pamuk’a Nobel Edebiyat Ödülü verilmiştir. Acaba sizce bu bir tesadüf müdür yoksa bir merkezden yönetilen bir planın parçası mıdır? Orhan Pamuk, İsviçre’de yayınlanan günlük Tagesanzeiger gazetesinde 6 Şubat 2005 tarihinde yayınlanan röportajında "Türkiye’de otuz bin Kürt ve bir milyon Ermeni öldürüldü. Neredeyse benim dışımda hiç kimse konuşmaya cesaret edemiyor ve milliyetçiler bunun için benden nefret ediyorlar" dediği için Nobel almıştır.

Pamuk bu demecinin ardından ABD'de yayımlanan Time dergisinin 8 Mayıs 2006 tarihli sayısının Time 100: Dünyamızı Biçimlendiren Kişiler başlıklı kapak yazısında tanıtılan 100 kişiden biri olmuş, 2007 Mayıs'ında yapılan 60. Cannes Film Festivali'nde jüri üyeliği yapmıştır. Her nedense tüm bu başarılar 6 Şubat 2005 tarihinden sonra gelmiştir.

Yaşar Kemal bu ödülü almasaydı Fransa’ya çok önemli bir ders vermiş olacaktı.

 

Eski YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç  Chirac'ın kararıyla 17 Eylül 2004 tarihinde kendisine verilen Legion d'Honneur'ün en üst derecelerinden biri olan Commandeur Liyakat Nişanı'nı (Commandeur de la Legion d'Honneur) Fransa'ya geri göndermiştir. Teziç, 1. Napolyon döneminde başlayan ve dünyada çok az sayıda kişiye verilen bu nişanın Türkiye'deki tek sahibi idi.

 

Eski bakanlardan Kamran İnan da verilen nişanı iade ederek iade mektubuhda şunları yazmıştır: "Fransız Parlementosunun ve hükümetinin memleketime karşı aldığı düşmanca kararlardan sonra, daha önce Cumhurbaşkanınız Francois Mitterrand'ın bana verdiği Legion d'Hanneor nişanını muhafaza edemeyeceğimden ilişikte size iade ediyorum."

 

1964 yılında kendisine verilen Nobel Edebiyat Ödülünü reddeden Fransız düşünür Jean Paul Sartre “Benim gibi yaşlı bir devrimciye böyle bir ödül vermek, kapitalizmin öç alma girişiminden başka bir şey değildir” derken, Yaşar Kemal’in Fransa’dan ödül alması çok düşündürücüdür. Oylanacak yasa teklifinden 4 gün önce Yaşar Kemal'e nişan verilmesi çok dikkat çekicidir. Türkiye’yi insanlık aleminin en adi suçu olan soykırımıyla suçlamak isteyen bir ülkeden nişan almak, bence en hafif ifadeyle ülkeye yapılan bir hakarettir. Yaşar Kemal'in kitaplarını iyi okuduğunuz zaman nişanın niçin verildiğini  anlarsınız.

 

Bu konuda çok önemli bir hatırlatma yapmak isterim. Doktor Jivago kitabının  yazarı Rus Boris Pasternak kendisine 1958 yılında verilen Nobel Edebiyat Ödülünü reddetmiştir. Çünkü kendisi rejim aleyhtarıdır. Ödülün kendi yazarlığı için değil, ülkesini eleştirdiği için verildiğini anlayan bir birikime ve olgunluğa sahip bir kişilik olarak ödülü almamıştır.

 

Eski Dışişleri ve Milli Savunma Bakanı Hasan  Esat Işık 1968'lerde Paris Büyükelçisi'dir. Fransa'daki Ermenilerin kışkırtıp dayatması sonucu Marsilya'da yapılacak Ermeni soykırımı anıtına karşı çıkar. Anıtın açılış törenine Fransız hükümetinin resmen katılmamasını ister. Ancak anıtın açılışına Fransız bakanlardan birinin katıldığını görünce sabrı taşar ve Ankara'ya sorma gereğini dahi duymadan Paris'i terk edip Ankara'ya döner, gelişmelere karşı dik bir duruş sergiler. Işık, bağırıp çağırmadan karşı tarafa anlamlı bir diplomatik ders vermiştir. Hemingway, "Cesaret, olaylar karşısında gösterilen zarafettir" der.

 

O halde bizlerde milletimizin üzerinde oynanan oyunlara, haksızlıklara sesiz kalmayarak bilinçli bir şekilde tepki koymalıyız. Milletimizin, milli ve manevi değerlerini yıpratmaya, yok etmeye ve düşük düşürücü tavırlar sergilemeye çalışanlara karşı kim ve kimden olursa olsun zerafetimizi kaybetmeden karşı koymalıyız. Yarın geç olabilir… 

 


Kaynak: Yayıncı FİB Haber
banner15

İlgili Galeriler
Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.