Son Dostlar


Bahadır Dedeoğlu

Bahadır Dedeoğlu

Okunma 09 Mart 2018, 14:37

SON DOSTLAR
 
            Hacı Ahmet Ağa, en son Çanakkale Savaşlarına katılmış, yaralanmış bir gazi kimsedir. Hayatı varlıklarla yokluklarla geçmişti. Allah ona beş erkek, üç kız evlat vermişti. Artık yaşlanmış, işlerini çocuklarına devretmişti. Rahata kavuşacağı yıllarda da yaşlılığın getirdiği hastalıklarla mücadele etmeye başlamıştı. Adamcağızın mücadelesi hiç bitmemişti. Şişmanlamıştı. İdrarını iyi yapamıyor diye gilaburu ve sinameki kullanırdı. Oysa o zamanlar daha adı konmamış prostat hastasıydı kendisi…  Yanlış tedaviler, kocakarı ilaçları koca gaziyi daha da sıkıntıya sokuyordu.
            Eşi Emeti Ana yokluk günlerinde, dar zamanlarda kendisine en büyük desteği vermiş, en az kocası kadar büyük bir mücadele insanı, Osmanlı kadını idi. Gençliğinde evine ve çocuklarının üzerinde olanca dikkatiyle durduğunu bildiği için Hacı Ahmet Ağa gurbetlere çalışmaya gittiğinde gözü arkada pek kalmazdı. Yaşlandığında da eşinin sağlığına ve bakımına büyük bir itina ile devam etmişti.
            Evde üç gelin, dört-beş tane torun ve bu kadar kalabalık yetmiyormuş gibi Oda dediğimiz, dışardan gelen misafirlerin ya da kimsesizlerin geçici olarak kaldıkları yer vardı ki, yemeklerinin pişirilip hazırlanması, odanın genel bakımının yapılması, bulaşıklarının yıkanması derken işleri zaten başından aşmıştı. Evde dahi bir öğünde üç sofra kurulması bu durumu daha iyi açıklamaktadır. Bağ bostan işleri de bunların üzerinde; Pekmez yapımı, köftür-tarhana hazırlanması, bilmem kaç desti kışlık yufkanın hazırlanması ayrı bir uğraşı alanıydı. Tüm bu uğraşılar bilmek ve becermenin yanı sıra iyi bir idare ve dirayet istediği de bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır.
            Hacı Ahmet Ağa gençlik yılları savaşlar, kıtlıklar görerek geçirmişti. Çanakkale Savaşından gelmiş, evlenmiş hayatı böyle karşılamaya çalışıyordu. Kurtuluş Savaşı başlamak üzere olan günleri yaşıyorduk. Tam o günlerde Çanakkale Savaşlarında tanıdığı bir arkadaşının yolu Nevşehir’e düşmüştü. Salih Çavuş Kuvayı Milliye’ci olmuş daha savaşı bitmemişti. Nevşehir’de eski silah arkadaşıyla karşılaşması Salih Çavuşu mutlu etmişti. Bu sayede Hacı Ahmet Ağa’dan en sağlıklı bilgiler toplayacak hem de kimse kendinden şüphelenmeyecekti.
            Hacı Ahmet Ağa bir çocukla Emeti Ana’ya;
            “Ağır bir misafirimiz var. Hazırlansınlar.” Diye haber gönderir. Bu misafiri nasıl ağırlayacaklardı. Zira elde yok, avuçta yok. Bu düşünceller içerinde sohbetler ederek misafiri ile birlikte evine giderler. Sıra yemek yemeye geldiğinde hiç görmediği bir sofra ile karşılaşmıştı… Çorbasından tatlısına her şey tam tekmildi.
            Salih Çavuşu şerefle ağırlamışlardı. Bu sofranın nasıl hazırlandığını eşine sorduğunda ise, güngörmüş, tedarikli ve becerikli eşi;
            “ Yumurtlamayan tavuğu kestirdim. Unu- buğdayı tarladan, köftürü bağdan, yeşilliği ise saksılardan, yaptık bir şeyler.”
            Hacı Ahmet Ağa bu olayı hiç unutamadı. Eşini bir ömür boyunca takdir etti.
            Hacı Ahmet Ağa celeplik yapmış, tarlalar ekmiş, dükkânlar açmış kapamış, çocukları büyünce de kendi kendini emekliye ayırmıştı. Çok sevdiği eşeğini de kendisi yetiştirmişti. Bağlara bahçelere onun sırtında giderdi. Hatta dükkâna bile bazı günler onunla gelirmiş. Eşek bağların bahçelerin ve dükkânın yolunu bilir Hacı Ahmet Ağa’ya hiç inat etmezmiş. Bu sayede yakın bir dost olmuşlar.
            Eşek o devirlerde insanın en büyük yardımcısıydı. Üzüm bağları ile meşhur olan ilimizde yükü getirip götüren, getirip götürürken de sıdalanmayan yine eşekti. İnada karşı inat yapsa da emeğini hiç esirgemezdi. Güzel gözlü, güzel sesli dostumuz eşek…
            Fakirin fukaranın benzinsiz arabasıydı. Modelini bile kendisi yeniliyordu. Masraf mı? Hayır masrafsızdı. Bir ahır, kuru ot yeterdi ona… Kırlara ve bağlara gittiği zamanlar yeşilin en kralını yine eşek bilirdi. Bilinmeyen yollarda, tepe çıkışlarında en ekonomik yolunda eşek bilirdi. Bu sayede kervanlar yabancı yollarda develerin önünde mutlaka eşek bulundururlardı.
            Hacı Ahmet Ağa son günlerini yaşıyordu. Devamlı çocuklarıyla sohbetler ediyor, vasiyetlerde bulunuyordu. Özellikle küçük torunuyla yaptığı sohbetlerden zevk alırdı. Son derece samimi fakat saçma sorularına bilgece cevaplar verirdi. Tüm aile bu torun sevgisini bilirdi. Torunda bu sevginin verdiği ayrıcalıkları çok güzel kullanmayı öğrenmişti. İşine gelmeyen bir davranışı dedeye şikâyet ederdi.
            Dede sadece “Üzmeyin torunumu” deyip, Emeti Ana’ya; “ Dedesi daha ölmedi.” Derdi.
Emeti Ana oturmuş eşi ve torununu izliyordu. Torunu dedesinin döşüne başını yaslamış çocukça konuşup duruyordu. “ Dede neden senin döşün başka dedelerin döşü gibi düzgünce değil. Seninki potur satır potur satır. Arkadaşlarımın dedelerinin döşleri seninki gibi yaralar taşımıyormuş.
            “Onlar savaşta öyle oldu oğlum. Aslında her biri bir madalyadır biliyor musun?
            Çanakkale Savaşında bir bomba patlaması neticesinde Hacı Ahmet Ağa’yı gazi yapan, bir ömür boyunca üzerinde taşıdığı izlerdi. Koca Gazinin aklına yine eski günleri gelir.
            “Emeti, misafirimin yanında beni onurlandırmanı hiç unutamadım. Salih Çavuş çok kıymetli bir asker ve dosttur.Bende üzerime düşeni yapmıştım. O yemeği nasıl hazırladın hayret! Ne zaman muntazam bir sofra görsem hep o günü hatırladım. Nerede bir yolcu görsem yine bana Salih Çavuş’u hatırlatır.”
            Hayatta karşılaşılan küçük bir ayrıntı bazen hiç unutulamıyor. Böyle herkesin kendine özel anılarının olduğunu tahmin ediyorum.  Ya bir hasret saatinin başlaması, ya bir vuslat ya da tüm bunları hatırlatan bir obje alır insanı yıllar öncesine götürür. Eminim ki, Hacı Ahmet Ağa’nın garip gür aba ve yolcular için açmış olduğu hayır odası da bu olayla alakalıdır.
Savaşta neler yaşadığını pek anlatmazdı. Çanakkale Savaşlarına redif asker olarak gitmişti. Hatta o zamanlar kendisine takılmışlardı; “Ahmet Ağa katılmadığın savaş kalmadı maşallah, istersen buna katılmaya bilirsin.” Dediklerinde;” Kardeşim acemi, savaş bilmez ilk gün harcanır. Belki bir işe yararım. Elim ayağım tutuyor. Bende giderim.” Demişti.
            Emeti Ana hem evin hali ahvali le uğraşırken, kocasının bakımını hiç ihmal etmiyordu. Koca gazi her geçen gün hastalığının ilerlediğini biliyordu.
“Oğullarım son zamanlarımı yaşamaktayım. Size emanetlerimin biriside garip eşeğimdir. Ona iyi bakın. Ağır yüklerin altına sürmeyin. O benim garip dostumdur. Demişti.
“Tamam, baba. Derler.
Birkaç zaman sonra Hacı Ahmet Ağa ölür. Fazla değil aradan on,  on beş gün geçer. Eşek satılmıştır. Hem de bağ bahçe işlerinin çok yoğun yaşandığı bir kasabaya…
Bu olay torunun üzerinde hiç unutamayacağı etkilere neden olmuştu. Babasına ve amcalarına dedesinin sözlerini hatırlattı. Kimse onu dinlemedi bile… Dedesinin o eşeği nasıl sevdiğini, bir babaanne birde kendisi çok iyi biliyordu. Demek ki babaannede çocuklarına laf geçirememişti.
Yaşlı Hacı Ahmet Ağa torunuyla da yakın dost olmuştu. Koca gazi hasta ve yaşlı ipiyle tutunduğu hayatının son günlerine şahitlik yapan en yakın dostları bunlar olmuştu. Eşi, eşeği ve torunu…
Yükleniyor...
Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.