2. DÜNYA SAVAŞINDA NEVŞEHİR.

2. DÜNYA SAVAŞINDA NEVŞEHİR.

Büyük savaştan yeni çıkmış ulusumuz yaralarını sarmaya çalışıyordu. Acılar henüz taze idi. Hemen, hemen her evde ya bir şehit, ya bir gazi vardı. Üstelik şehit akranlarının saçlarına beyaz bile düşmemişti. Büyük zaferden sonra halkımız biraz rahat etse de, ufukta henüz adı konmamış koskoca bir dünya savaşının ayak sesleri duyulmaktaydı.

Birinci dünya savaşı yakmış, yıkmış, insanlarımızı mahvetmişti. Nevşehir; Yemen’den sonra en çok askeri Çanakkale’ye göndermişti. Kurtuluş savaşına ise daha çok gençler ve önceleri savaşmış, eski savaşçılar gitmişlerdi. Savaşa gitmeyenler ise; Hasret, kaygı, Kıtlık ve hastalıklarla savaşmışlar, Nevşehir bu mücadelede de kayıplar vermiştir.

Allah’ın yardımı, eli öpülesi anaların dirayeti, Kuvveyi Milliye’nin kararlılığı, Halkımızın birliği ve sosyal dayanışması Nevşehir’i Kurtuluş Savaşı yıllarının o acılı günlerinde korumuş, istiklali ve cumhuriyetimizi bir güneş gibi doğdurmuştu. Ama Cumhuriyet daha çok gençti. Savaşın yaralarını sarmaktaydı.

İşte İkinci Dünya Savaşı böyle günlerde kapımızı çalmıştı. Zor günler Nevşehir’i bekliyordu. Yoklukların olduğu günlerde, hastalıklarda meydana gelip, adeta kol kola gezerlermiş. Buna mukabil, doktor yok. İlaç yok. Hoş! Olsa zaten para yok… Nevşehir iki doktor, bir eczacı ile 1940’lı yıllara girmeye hazırlanıyordu.

Dünya 2. Büyük Savaşa girerken, Nevşehir’de sakin ve rutin bir hayat devam ediyordu. Çünkü halkımız hayatta ve ayakta kalmaya çalışıyordu. Oysa dünya çoktan yanmaya başlamış ve yurdumuz ateş denizinde bir ada gibi kalmıştı.

“Almanya savaşın ortalarında gelip Rumeli sınırlarımıza dayanmıştı. Gerçi siyasetçilerimiz iki tarafla da antlaşmalar yapmıştı. Fransa ve İngiltere ile; “Ankara Pahtı”, Almanya ile;” Âdem-i tecavüz” antlaşması vardı. Almanya’nın bize neden saldırmadığı hususu bu günde kati olarak bilinmiyor. Bilinen şey; Almanya’nın veya İngiltere ile Fransa tarafında olarak İkinci cihan harbine girmediğimiz; Vatanın harp, Milletin imha edilmediğidir.

Bu iş de, her halde kendiliğinden dönmesine imkân olmayan siyaset dolabının iyi idare edilerek, mahirane gönderilmesiyle mümkün olmuştur.(x)

Yaşanan o günlerde sosyalliği destekleyen yapıya, toplumun durumuna, dinamiklerine göz atmada büyük fayda olduğuna inanmaktayım. Önce 1940’lı yıllarda Çarşının ve yaşayışın görünüşünde kısa gezinti yapalım.

Dükkânlar, çinko kepenkli idi. Garaj, otel hemen hemen yoktu. Bildiğim, Nevşehir’de sadece Halıcı Nail Ağa’nın oteli vardı. Bunun yanında hanlar ve odalar vardı. At arabacıları ve deveciler hanlarda kalırlardı. At sahipleri ve seyisleri, Ahır sekisi denen, hemen ahırın içinde hazılanan ve sedirli olan yerlerde kalırlardı. Deveciler ise dışarda, hanın avlu kısmında yatarlardı. Deveciler göçek tutarlalrdı.( Develere bakmak için kervanda görevli kimse) Göçekler, devenin bakımıyla da ilgilenirlerdi. Seherde kalkar; Devlere, daylaklara, puhurlara yemeleri için top (xxx) yaparlardı.

O zamanların meslekleri ve zenaatları ise; Dülger, kara yivlik demircisi, ham traş berberi(?), kuyumcu, çilingir, sobacı, değirmenci, eşekci, davarcı, palancı, nalbant, bakırcı, kasap, zahireci, ekmekçi, leblebici gibi işlerdi. Bu gibi işlerin yanında; Tavacı, helvacı, üzümcü, meyhaneci gibi işletmeler de vevcuttu. Tütün, tuz ve kil satanlar, çaputçular ve çekirdek kırıcıları da vardı. Nevşehir’de soyadlara ve lakaplara baktığımız zaman, bu insanların o zamanki yaşayan dedelerinin mesleklerini de bilmiş oluruz.( Leblebici Ali Ağa, çaputçu Raşit Ağa, Sandıkçı Recep, Tavacılar…vs)

Ticaret ve gurbete açık olan insanlarımız ayrıca; Çerçilik, celepcilik ve kalaycılak gibi işlerle de uğraşırlardı. Köy köy, kasaba kasaba, şehir şehir dolaşıp iş yapabiliyorlardı. Bu sayede Nevşehirli nin etrafta tanıdıkları, tıcaret yaptıkları çok memleket vardı. Kendimizden örnek verecek olursak, 1700’lü yıllarda, Aksaray’ın Boyalı köyünden göç etmişiz. Orada kalan akrabalarımız la 1900’lü yıllara kadar, gidilip-gelinmiş ve akrabalık canlı tutulmuştur. Nevşehir’in yetiştirdiği halk ozanımız; Aşık Yahya’da çerçilik yaparmış. Şiirlerinde birçok şehirden, kasabadan bahseder.

Kıtlık yüzünden celepçilik de yapılamıyordu. Büyük sermayeler isteyen celepcilik, oldukça da risk taşıyordu. Çerçilerimiz ve zenaatkarlarımız ufak tefek satarak ya da mal değiş-tokuşuyla bir şeyler yapmaya çalışıyorlardı.

Eskiden halka yapılan duyurular dellalllar tarafından okunurdu. Çarşı Ağaları (Zapıtalar) tarafından; “İlan olunur ki…” diye başlayan duyurular; Bazen et zamlarını, gramaj iniş-çıkışlarını, kayıp haberleri ile devam ederdi. O Günlerde adı geçen dellallarımız ise; Kiriğin Ali ve Savran Ağa’dır.

O günleri anarken, bir kapalı çarşımız olduğu söylenmektedir. Bazıları; “ Karanlık Çarşı”, bazıları da “Asmalı Çarşı” diye ifade ediyorlar. Kapalı çarşının bu günkü yeri kasaplar çarşısı dediğimiz yerden başlarmış.

Biraz da vergilerden bahsedelim. Yol parası 12 Lira olmuştu. Bu büyük bir paraydı. Altı çocuğu olan ailelerden bu vergi alınmıyordu. Mükellefler ya parayı ödeyecek ya da yolda(Yol yapımında) çalışacaklardı. Nevşehir-Derinkuyu (Bu yol vilayet yolu idi. Çünkü Nevşehir o zamanlar Niğde iline bağlı idi. Meteris-Eski hastane yolunu bunlara örnek gösterebiliriz. Anem vergisi vardı. Tırnaklı hayvanlar için alınan vergi olarak geçmektedir. Keçi için 50 kuruş, koyun için 30 kuruş, eşek için 50 kuruş, inek için75 kuruş katır ve at için 90 kuruş Anem parası alınmaktaydı. Bu paranın temini o yıllarda oldukça zor olduğu dramatık hikâyelerle anlatılmaktadır.

Kıtlık günlerinde malların fiyatları hususunda Abdullah Özçiftcinin aldığı notları sizlere aktarayım: “ O günleri bilirim. Gördüm, yaşadım. Kibrit 4 Kuruş, tütün 11 Kuruş, Yövmiye (Günlük) 125 Kuruş, keçi eti 85 Kuruş, koyun eti 105 kuruşdu. Bir tütünün bölüşülüp içildiğini gördüm. Karın tokluğuna bir adamın bir gün çalıştığını gördüm. Bir tek sigaraya bir adamın öğleye kadar çalıştığını gördüm. 12 Lira paranın büyüklüğü işte ortada. 12 Lira için 15 gün hapis yatanlar vardı.” Diye söylüyor ve fiyatlara devam ediyordu. Şekerin kilosu 27 kuruş, kaput bezi 15-20 kuruş, tereyağı 335 kuruş, kalem 5 kuruş, kâğıdın tanesi 10 para, zarf 1 kuruş, helvanın kilosu 150 kuruş, ekmek 10 kuruş (Günlük nüfus başına 400 gram ekmek karne ile verilmeye başlamıştı. Ekmekle beraber gaz yağı ve kaput bezi de karneye binmişti.) 1 Kilogram gaz yağı bir hafta yakılacaktı Bezir yağı yanması için müsaade vardı. Evlerde çanak içinde yakılıp, aydınlanılıyordu. O da pahalıydı. Kilosu 80 kuruş yani 4 mecidiye idi. Bezir yağının yanması için fitil bulunmadığı zamanlarda kadınlarımız, yemenilerinden biraz koparıp, yuvarlayıp öyle hazırlanırmış. Ocakta ateş olduğu zaman kipritle yakılmaz, kükürtlü çubuklarla yakılırmış.

En temel ihtiyaçlardan olan, aydınlanmada yaygın olarak kullanılan gaz yağı yoktu. Bezir çırası kullanılıyordu. Bezirde yoktu. Olsa da pahalıydı. Dışarıdan geliyordu. Oysa o günlerde yağ elde edilen bezir hanelerimiz vardı. Çünkü ızgın ve keten bitkileri topraklarımızda yetişmekteydi. Demek ki o zamanlar bir şekilde bu bitkilerinde kıtlığı çekilmiştir.

Diğer temel ihtiyaç maddeleri de karne ile verilmekteydi. Örnek olarak, gömleklik ve iç çamaşırlık olarak kullanılan kaput bezi; 2 Metre olarak, aile fertlerinin sayılarına göre değişik veriliyordu. Ağ buğday 44 Liraya kadar çıkmıştı. Çuvallarının içinden mercimek kadar taşlarda çıkıyordu. “İster al! İster alma.” Bu konuda ;”Firmalardan, Kör Ömerlerin Mustafa’nın han altıdaki (Bu gün Belediyenin karşısındaki dükkânlar)ekmekçi dükkânından sıra olarak karne mukabilinde ekmek alırdık.” Demişti. Evlerde de ekmek direkleri çoktan boşalmıştı.

Civar köylerimizden; Kimi dost hatırına, kimi karaborsa satılmak üzere buğdaylar geliyordu. Son kıtlık dönemini yaşamış Ömer Şayakdiken o günleri anlatıyor.

“Jandarma ve korucular bu günkü İmam Hatip Lisesi karşısındaki çalılıklara saklanmışlardı. Ailem de beni civar bir köyden buğday getirmem için göndermişti. Bende yarım kile buğdayı eşeğe yüklemiş eve dönüyordum. Tam o sırada korucular ellerindeki tüfekleri bana doğrultarak teslim olmamı söylediler. Çok korkmuştum. Ellerimi havaya kaldırdım. Neyse ki jandarmalar beni kurtardı. Biz çoluk çocuk peşinde değiliz. Azıcık buğdayı belli ki evine götürüyor. Karaborsacılar geçecek! Biz onların peşindeyiz.

Korkarak oradan uzaklaştım. Sonra duydum ki, karaborsacıları yakalamışlar, bilmem kaç kile buğdaya el koymuşlar.” Diye anlatmıştı. Bu tip örnekler gerek trajik, gerek komik olarak çoğalır gider.

İklimde tersine dönmüştü. Yağmurlar azalmıştı. O zamanın buğdaylarına halkımız; “ Poyraz buğdayları “ ismini vermişlerdi. Yağmursuzluktan ve devamlı esen poyraz rüzgârlarından buğdaylar bir türlü meydana gelemiyordu. Ekenekler (ekilen yerler)zaten kayıt altındaydı. Vergisi, toplanması ve yeterliliği oldukça zordu. Vergi olarak toplanan buğdaylar ambarsızlıktan bazı camilere depolanıyordu. Tahta cami, Şıh Efendi camisi bunlardan bazılarıydı. Ömer Şayak diken vergi olarak getirdiği buğdayları Şıh Efendi Camisine teslim ettiğini söylemiştir.

Askerlik süresi de oldukça uzundu. Ailelere en büyük emek gücünü sağlayacak olan gençlerinden de mahrumdular. Sosyal güvenlik te yoktu ki ihtiyarlar maaş alabilsin. Sadece memurlar maaş alabiliyordu. Onlarında sayıları çok azdı. O günleri yaşamış olan bir insanımız: “ Dükkânı olmayan, sanatı olmayan ve çocukları askerde olan ailelerin gelirleri hemen, hemen bitmişti.” Dedi. Bağcılıkla uğraşanların zenaatleri hemen hemen yoktu.

Bu arada Nevşehir’in temel gelirlerinden olan bağcılıkta büyük zararlar görmüştü. Bağ Çubuklarında ve kütüklerinde Gıfır ve külleme hastalığı ortaya çıkmış ve bütün bağları sarmıştı. Dolayısıyla bu olayda üzüm verimini düşürdükçe düşürmüştü.

Üzüm Nevşehir’in temel gıdası ve başka şehirlere en önemli ihraç ürünüydü. Pekmez, koftur, tarhana, sirke, gün balı ve kurutulmuşu “Kışlık kayıtın” temel taşlarındandı. Oysa Nevşehir’in kışlık kayıt yapma geleneği de vardır. Etlik kesip, Kavurmasını, sızgıtını, küzürüğünü ,( İç yağın veya kuyruk yağının, yağı alındıktan sonra kalan posası) ilişkirini (sucuk) yapar. Buğdaydan; Bulgurunu, Dû sünü, eriştesini ve en önemlisi kışlık ekmeğini yapar, direk direk kayarlardı. Çömlek çömlek peynirlerini, birde üzümden, yukarda bahsettiğimiz ürünleri kilerlere koyduğu zaman kışa güvenli girerlerdi.

Kurumuş ağaçlar ve çubuklarla da yakacağını hazırlayan Nevşehir’li ler, soğuk kış gecelerini genelde iskemlelerde çeşitli anlatılarla geçirirdi. Binlerce yıllık gelenekler dedelerden, ninelerden torunlara bu sayede geçerdi. Masalcı nineler, kadim zamanlardan kalmış masalları ve hikâyeleri heyecanla dinleyen çocuklara aktarırken, dışarıda ki çatayaz, taş duvarları delip içeriye bile giremezdi… Girse bile iskemlenin ve insanlarımızın sıcaklığı karşısında erir giderdi.

Çünkü “ Türkler mutluluğu sakin bir hayat, iç huzuru, namuslu ve basit zevklerin neşesinde bulurlar. Onlar bu hayata öylesine düşkündürlerdir ki, başka her türlü eğelence ve zevkler karşısında sönük kalır.”(xx)

D’Ohsson’un dediği gibi; Ceviz oynamak, aşşık oynamak, Bilmeceler ve şakalarla dolu çok heyecanlı geceler geçirilirmiş. Ömer Şaylakdiken; “ Hâlâ o gecelerin güzelliğini anarım.” Der. Der de, o zamanın insanının kıymetinden de bahseder. “ Allah korusun, o günleri şimdi yaşasak, pek başarılı olamayız. Çünkü o sosyallığı şimdi pek göremiyorum. Şu kalabalıkta insanlarımız daha yalnız.” Diye ekliyor.

İnsan daha dikkatli baktığı zaman en olmadık yerlerden, en güzel kareleri çekiverirde çok mutlu olur. Bakmak ve görmek istemeyen insan ise en güzel yerlerden, mutsuzluğu çekip çıkarıverir. Sonra bu mutsuzluğu hem yaşar, hem yaşatır.

Nevşehir’in o yıllarda askere gönderdiği çocukları, sağ-salim dönmüşlerdi. Bir Almanya, Rusya veya İngiltere için aynı şeyleri söylemek mümkün değildir. Nevşehir yaşadığı son kıtlıkta, savaş alanlarında evlat kaybetmemiştir. Kötü ve zor günler de gitmiştir. Bundan büyük saadet olurmu?

Çalışmalarımız sırasında karşılaştığımız deyimleri beğinilerinize sunarım.

“Başında kelin olursa, burnuyun ucuna arslan gibi dikerler.”

“Peynirin pâtı iti olursa, avradın evde deli olursa, harmanda atın çekmez olursa vay haline, vay haline”

“ Unun irisi, avradın delisi, devenin ölüsü, mat olur insanın hayat dürtüsü.”

“Deveyi güden bilir, ayvayı yudan bilir.”

“Efendi! Efendi! Anamdan tek 5 kuruş, babamdan mal-mülk yerine dövüş-kavga miras kaldı.”

“Arı ekmeği, duru suyu bulunca şükreden kaya sakinleri vardı.”

“Ehli keyfe keyf verir kahvenin kaynaması, koca eşeği baştan çıkarır sıpanın oynaması.”

“ 41 Lira ile Ankara’ya sansar gibi sırtımda çuvalla göç ettim. 20 yıllık emeğimi terk-i hiba ettim.”

“ Sen sallabaşını, Hacı Ağan bilir işini.”

“Akıllı işini yapar, deli başında bekler.”

“Gidişine bakma, bir de dönüşüne bak.”

“Gururlanma ben gibi, bir rüzgâr çıkar savurur harman gibi.”(Zamanında ağa iken, bir dükkânda işçi olan yaşlı kimsenin sözü.)

Kör ve topal bir vatandaşımız civar bir köye düğün okuyuntusu iletir. Köylü ağa, adama bakar ve derki; Ağan göndere göndere seni mi buldu? Adamın ise cevabı oldukça manidardı; “ Ağam adama adam gönderir, sana da beni gönderdi. Yetmez mi?” Köylü ağa adamdan hemen özür diler.

“Türkü ya adamı ağlatır, ya oynatır.” Başka ne işe yarar ki? Defçi bir kadının sözü.

(x)Türk Siyasi Tarihi Tahsin ÜNAL 4. Baskı 1977-Ankara

(xx) D’Ohsson 18. yy Türkiyesinde örf ve adetler. Tercüman 1001 Temel eser(3)

(xxx) Zavar, kaba un ve kepek gibi yem maddelerinin ıslatılarak top haline getirilip, develere verilmesi.

KAYNAKLAR:

1. Abdullah ÖZÇİFTCİBAŞI-1936 Nevşehir doğumlu

2. Ömer ŞAYAKDİKEN- 1929 Nevşehir Doğumlu

3. Türk Siyasi Tarihi –Tahsin ÜNAL

4. Yurt Ansiklopedisi 8. cilt

5. T.D.K. Türkçe sözlük.

6. 18. yy. Türkiyesinde Örf ve Adetler D’OHSSON

7. www.ekmek karnesi.com.

Belediye başkanımız Ahmet Kemal DEDEOĞLU

Nevşehir in vilayet olduğunda Ahmet Kemal Dedeoğlu nun Halk evinin önünde Nevşehirlilere seslenmesi.

Nevşehir’de bir bayram kutlaması. 1950 li yıllar.

Nevşehir de bayram töreni

Aynı bayram töreninden başka bir kare.

Bayram töreninden…

Aynı bayram töreninden başka bir kesit.