AZ İNSAN ÇOK HUZUR
"Dışarıya kapanmak esasen içeriye açılmaktır. Huzur mu istiyorsun az eşya, az insan" demiş Franz Kafka. Az insanın olduğu bir odada zaman genişler. Duvarlar konuşmaz, eşyalar bağırmaz, bakışlar yarışmaz. İnsan, kendi kalbinin sesini ilk kez yabancı bir melodiyi dinler gibi dikkatle duyar. Bu ses ne acelecidir ne de talepkâr. Sadece vardır ve varlığıyla teselli eder.
Kalabalık ise, şehrin omuzlarına asılmış ağır bir paltodur, insanın nefesini daraltır, sesini kendi yankısında boğar. Oysa az insan, sabahın erken saatlerinde denize düşen ilk ışık gibidir: Sessiz, serin ve berrak. Huzur, işte o ilk ışığın suya değdiği yerde başlar.
Kalabalıkta ruh, sürekli bir çarpışmanın ortasında kalır. Düşünceler omuz omuza yürümekten yorulur. Az insan ise düşüncelere geniş bir ova sunar. Zihin, rüzgârın buğday başaklarını okşadığı gibi hafifçe dalgalanır. Huzur, bu dalgalanışın ritminde saklıdır.
Bir masada iki ya da üç kişi olduğunda, kelimeler seçilerek söylenir. Söz, kıymete biner, suskunluk bile anlam taşır. Çokluğun içinde kaybolan ayrıntılar, azlığın merceğinde büyür. Bir tebessüm, uzun bir nutuktan daha derin iz bırakır.
Az insanın olduğu bir akşamda, gökyüzü daha alçak ve daha yakındır sanki. Yıldızlar kalabalığın gürültüsünden ürkmez, tek tek seçilir. İnsan, içindeki dağınık düşünceleri birer yıldız gibi yerli yerine dizer. Her biri kendi karanlığında parlayarak anlam kazanır. Huzur, bu düzenlenmiş göğün altında, insanın omuzlarına ince bir şal gibi usulca konar, ağırlık yapmadan, varlığını hissettirerek.
Az insan, aynaların çoğalmasını engeller. İnsan, kendini başkalarının gözünde parçalanmış görmez; tek ve bütün kalabilir. Huzur, bölünmemiş bir benliğin sessizliğinde filizlenir. Kökleri derine iner, gösterişsiz ama sağlamdır.
Kalabalık, çoğu zaman bir fırtına gibidir; sürükler, savurur, yön tayin eder. Az insan ise bir koydur. Dalgalar kıyıya yumuşakça vurur, gemiler güvenle demir atar. Ruh, o koyda yorgunluğunu indirir, pasını suya bırakır.
Azlığın içinde doğan dostluk, gürültüsüz bir ateş gibi yanar. Harı yüksek değildir ama uzun ömürlüdür. İnsanı yakmaz, ısıtır. Huzur, bu ılıman sıcaklıkta kendine yer bulur, ne üşütür ne de kavurur.
Az insanla kurulan bağ, sayının değil derinliğin kıymetini öğretir. Yüzeyde çoğalan değil, dipte köklenen ilişki kalıcıdır. Bu kökler, fırtınalı zamanlarda bile toprağa tutunur. Huzur, tutunabilmenin verdiği güvenle büyür.
Kalabalık çoğu zaman insanı kendi merkezinden uzağa savurur. Başkalarının beklentileri bir pusula gibi yön tayin eder. Oysa az insanın arasında, pusula içe döner. İnsan kendi kuzeyini, kendi sessizliğini bulur. İç dünyasının kıyılarında dolaşırken kimse onu aceleye getirmez, kimse adımlarını hızlandırmaz. Huzur, bu yavaşlıkta filizlenir; acele etmeyen bir çiçek gibi, mevsimini bekleyerek açar.
Belki de en çok, az insanın tanıklığında insan kendisi olur. Rol yapma ihtiyacı duymaz, cümlelerini süslemek zorunda kalmaz. Olduğu hâliyle kabul edilmenin hafifliği, ruhun sırtından görünmez yükleri indirir. Huzur, işte o hafifliktir. Kalabalığın omuzlara bindirdiği ağırlığın yerine geçen, derin bir nefes kadar sade ve gerçek bir varoluş hâli.
Ve insan sonunda anlar ki, huzur, kalabalığın alkışında değil, azlığın içtenliğinde saklıdır. Çok sesin arasında değil, birkaç yüreğin ahenginde yaşar. Ve o ahenk, sessizliğin en berrak yerinde, insanın kendi içine doğru açılan bir kapı olur.