ÇIRAĞAN SARAYI’NIN LANETİ!
NEVŞEHİR’Lİ DAMAT İBRAHİM PAŞA İLE BAŞLAYAN LANET RİVAYETİ
Bir saray düşünün…
İngiltere’den borç alınan 4 Milyon altın harcanarak inşa ediliyor. Duvarları ihtişamı, kapıları sanatın zarafetini, Boğaziçi ise İstanbul’un eşsiz güzelliğini yansıtıyor.
Ama ne gariptir ki, bu görkemli saray hiçbir padişaha uzun süre yuva olamıyor.
Tahtlar devriliyor, padişahlar öldürülüyor, indiriliyor, hapsediliyor, yangınlar çıkıyor, insanlar hayatını kaybediyor ve sonunda koca saray alevlere teslim oluyor.
Peki bütün bunlar sadece tarihin tesadüfleri mi?
Yoksa Çırağan Sarayı’nın altında yatan geçmişin hiç bilinmeyen bir hikâyesi mi var?
İşte İstanbul’un en çok konuşulan saraylarından biri olan Çırağan’ın “laneti” böyle bir rivayetin etrafında şekilleniyor.
DAMAT İBRAHİM PAŞA İLE BAŞLAYAN HİKÂYE
Çırağan’ın hikâyesi, bugün bildiğimiz saraydan çok daha eskilere uzanıyor.
17.yüzyılda bu bölge Kazancıoğlu Bahçesi olarak biliniyordu. Sultan I. Ahmed döneminde Hasbahçe olarak padişah ve ailesinin kullanımına ayrılan bu bölge, IV. Murad döneminde kızı Kaya Sultan’a tahsis edildi.
Asıl hikâye ise Sultan III. Ahmed döneminde başladı.
Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, Sultan III. Ahmed’in kızı Fatma Sultan ile evlenmişti. İbrahim Paşa, sevgili eşi için Boğaziçi’nin bu eşsiz kıyısında Çırağan Yalısı olarak anılan yapıyı inşa ettirdi.
Böylece Çırağan’ın saraylara, saltanata ve ihtişama uzanan hikâyesi başlamış oldu.
Fakat bugün “Çırağan Sarayı” denildiğinde akla gelen asıl yapı, Sultan Abdülaziz döneminde yükseldi.
MİLYONLARCA ALTINLIK İHTİŞAM
Sultan Abdülaziz’in emriyle 1863 yılında yapımına başlanan Çırağan Sarayı, Balyan ailesinin mimari imzasını taşıyordu.
Yıllar süren inşaat için milyonlarca altın harcandı.
Sarayın kapıları bile başlı başına birer sanat eseriydi. Ahşap ve sedef işçiliğiyle yapılan kapılardan birinin, İstanbul’u ziyaret eden Alman İmparatoru II. Wilhelm’in dikkatini çektiği ve Sultan II. Abdülhamid tarafından kendisine hediye edildiği anlatılır.
Çırağan sadece bir saray değildi.
O, Osmanlı’nın gücünü, zenginliğini ve sanat anlayışını Boğaziçi’nin kıyısına işleyen görkemli bir eserdi.
Ama sarayın ihtişamının altında başka bir hikâye daha vardı…
MEZARLAR BODRUMDA KALDI” RİVAYETİ
Çırağan Sarayı’nın “laneti” denildiğinde anlatılan en meşhur hikâye, sarayın altında kaldığı ileri sürülen Mevlevî şeyhlerinin mezarlarıdır.
Rivayete göre, bölgede daha önce bulunan Mevlevîhane ve ona ait mezarlıkların bir bölümü saray inşaatları sırasında kaldırıldı.
Ancak anlatılanlara göre, tekkede şeyhlik yapmış 12 Mevlevî şeyhinin kabri sarayın altında kaldı.
İşte İstanbul’un eski sakinleri arasında yayılan söylence tam burada başlıyor:
“Mezarlar rahatsız edildi. Bedduaları tuttu.”
Bu bir tarihî gerçek olarak değil, kuşaktan kuşağa aktarılan bir şehir rivayeti olarak anlatıldı.
Fakat ardından yaşananlar, bu rivayetin yıllarca unutulmamasına neden oldu.
SARAYIN UĞURSUZLUĞU MU, TARİHİN TESADÜFÜ MÜ?
Sultan Abdülaziz döneminde inşa edilen sarayın açılışı sırasında yaşandığı anlatılan bazı talihsizlikler, sonradan “uğursuzluk” hikâyelerine eklendi.
Aradan fazla zaman geçmeden Sultan Abdülaziz tahttan indirildi.
Ardından Sultan V. Murad tahta çıktı.
Fakat onun saltanatı sadece 93 gün sürdü.
Tahttan indirilen V. Murad, Çırağan Sarayı’nda uzun yıllar sürecek bir mahpus hayatına mahkûm edildi.
Ve tarihin en çarpıcı hadiselerinden biri daha yaşandı.
ALİ SÜAVİ BASKINI
1878 yılında gazeteci Ali Suavi, Sultan V. Murad’ı yeniden tahta çıkarmak amacıyla Çırağan Sarayı’na baskın düzenledi.
Fakat girişim başarısız oldu.
Ali Suavi, saraya girmesinden kısa süre sonra öldürüldü.
V. Murad ise Çırağan’dan çıkarılarak Feriye Sarayı’na gönderildi ve hayatının geri kalanını büyük ölçüde burada geçirdi.
Çırağan’ın saray olarak taşıdığı ihtişam, artık yerini taht mücadelelerinin, korkunun ve hapsin gölgesine bırakıyordu.
VE O BÜYÜK YANGIN…
1908’de II. Meşrutiyet ilan edildi.
Çırağan Sarayı bu kez Meclis-i Mebusan’a tahsis edildi.
Ancak bu dönem de uzun sürmedi.
19 Ocak 1910 gecesi Çırağan Sarayı yandı.
Koca saray, alevlerin arasında kaldı.
Geriye büyük ölçüde yalnızca dış duvarları kalmıştı.
Bir zamanlar Osmanlı ihtişamının simgesi olan saray, artık sessiz bir harabeye dönüşmüştü.
Ve daha da ilginci…
Çırağan’ın enkazı onlarca yıl boyunca öylece kaldı.
“MEZARLAR DURURKEN ÇIVI BİLE ÇAKILMAZ…”
Yıllar boyunca Çırağan’ın yeniden değerlendirilmesi, otel veya başka bir yapı hâline getirilmesi için çeşitli girişimler oldu.
Fakat halk arasında aynı söylenti dolaşıp durdu:
“Sarayın altında mezarlar var.”
Eski İstanbulluların bir kısmı, yaşanan felaketleri bu mezarların rahatsız edilmesine bağladı.
Kimileri bunun bir beddua olduğunu söyledi.
Kimileri ise bütün bunların sadece birbirini izleyen tarihî tesadüflerden ibaret olduğunu savundu.
Ama hikâye bitmedi.
MEZARLAR TAŞINDI, TALİHSİZLİKLER DE BİTTİ Mİ?
1980’li yıllarda Çırağan’ın yeniden değerlendirilmesi gündeme geldi.
İnşaat ve restorasyon sürecinde çeşitli sorunların yaşanması ve yangınların çıkması, eski rivayetleri yeniden gündeme taşıdı.
Ardından, anlatılanlara göre sarayın mahzeninde bulunduğu söylenen Mevlevî şeyhlerine ait mezarlar 1986 yılında Galata Mevlevîhanesi’ne nakledildi.
Ve dikkat çekici olan şuydu:
Çırağan yeniden hayat buldu.
Bugün Boğaziçi’nin en ihtişamlı yapılarından biri olarak karşımızda duran Çırağan, artık bir harabe değil; geçmişin izlerini taşıyan görkemli bir yapı.
Peki gerçekten lanet kalktı mı?
Bunu kim bilebilir?
BİR SAHİL, SAYISIZ FELAKET…
Çırağan’dan Feriye’ye uzanan sahil hattında da tarih boyunca yangınlar, ölümler, sürgünler, hapisler ve başka talihsizlikler yaşandı.
Osmanlı hanedanının bazı mensupları burada yaşadı.
Bazılarının evleri yandı.
Bazıları maddi sıkıntılarla boğuştu.
Tahtın güçlü isimleri bir anda gözden düştü.
Padişahlar tahttan indirildi.
Ve bir zamanlar saltanatın ihtişamını temsil eden saraylar, zaman zaman hüzün, yalnızlık ve mahpusluk mekânlarına dönüştü.
Bütün bunlar, İstanbul halkının hafızasında tek bir soruyu büyüttü:
“Bu kadar felaket sadece tesadüf olabilir mi?”
GERÇEK Mİ, EFSANE Mİ?
İşte burada durup düşünmek gerekiyor.
Çırağan Sarayı’nın lanetli olduğuna dair anlatılanlar, tarihî belgelerle kesinleşmiş bir gerçek olarak kabul edilemez.
Fakat İstanbul’un tarihinde bazı yapılar vardır ki, taşından daha ağır bir hafızası vardır.
Çırağan da onlardan biridir.
Bir tarafında Osmanlı’nın ihtişamı…
Diğer tarafında taht mücadeleleri…
Bir yanında sanat ve zenginlik…
Diğer yanında yangın, hapis ve ölüm…
Ve bütün bunların altında olduğu ileri sürülen Mevlevî mezarları…
Belki gerçekten bir lanet yoktu.
Belki yaşananların tamamı tarihin acı tesadüfleriydi.
Belki de insanlar, açıklayamadıkları felaketlere bir anlam yüklemek için “beddua” dediler.
Ama şu da bir gerçek:
Çırağan Sarayı’nın hikâyesi, yalnızca bir sarayın hikâyesi değildir.
Bu hikâye, ihtişamın da geçici olduğunu anlatır.
Tahtların da…
Saltanatların da…
Sarayların da…
İnsanın dünyadaki gücünün de…
Çünkü tarih bize defalarca gösterdi:
Bugün göklere yükselen bir saray, yarın yalnızca yanmış duvarlardan ibaret kalabilir.
Çırağan’ın altında gerçekten mezarlar mı vardı?
Bu mezarlar gerçekten rahatsız edildi mi?
Yaşanan felaketler bir bedduanın sonucu muydu?
Yoksa bütün bunlar, İstanbul’un yüzyıllar boyunca biriktirdiği söylencelerden mi ibaretti?
Karar sizin.
Ama Çırağan’ın hikâyesini dinledikten sonra insan ister istemez aynı soruyu soruyor:
Bir saray bu kadar ihtişamın içinde neden hiçbir padişaha uzun süre yâr olmadı?
Tuncay Dalcı