DARBE İÇİNDE DARBE - DARBEYİ DARBEYLE ÖNLEMEK

D A R B E  İ Ç İ N D E  D A R B E - D A R B E Y İ  D A R B E Y L E  Ö N L E M E K

(9 ve 12 Mart 1971)

Hatıra, biyografi, portre, günlükler ve seyahat kitapları bana hep cazip gelmiştir. Bu tür kitaplarda insanları, tabiatı, şehirleri tanıyorum, olay ve olguları daha iyi anlamlandırıyorum. Böylesi kitaplar -kısmî sübjektiflik barındırsa da- çok istifade ediyorum.

Bu günlerde; bir dönemin tanığı hukukçu, araştırmacı, teşkilatçı ve siyasetçi Rasim Cinisli’nin “Bir Devrin Hafızası -Anı-” kitabını okudum. Birbirinden değerli fikirleri ihtiva eden kitaptan, yakın tarihimizin yeterince irdelenmeyen iki olayını ve olayın mimarlarından bahsetmek istiyorum.

Bazıları “Bu tür konular tarihin tozlu sayfalarında kaldı, bugün bunları yazmanın ne gereği var?” diyebilir. Fakat bu anlayışa katılmıyorum. Yakın ve uzak tarihimizi iyi bilmeliyiz. İyi bilmeliyiz ki, yapılanları ve yaşananları öğrenelim. Eğer yapılanlar doğruysa örnek alalım. Yanlışsa bu yanlışlara düşmeyerek ders çıkaralım veya tedbir alalım.    

Her ne kadar 60 darbesini yazmayacak olsam da 27 Mayıs İhtilali,  her yönüyle çok iyi bilinmesi gerekmektedir. Çünkü Türkiye’nin ayarları 1960 İhtilaliyle bozuldu. Bu hareket öncesi ve sonrasıyla çok iyi tahlil edilmelidir. Bununla ilgili şu ifade çok da yanlış sayılmaz: Türkiye’de olumsuz ne varsa 27 Mayıs’tan sonra başladı. Maalesef ülkede onarılması mümkün olmayan yaralar bu dönemle birlikte başladı.

1960’dan 65’e kadar ülkenin yönetimi vesayet güçleriyle birlikte CHP’nin elindeydi. Gençlik de onların himayesindeydi/kontrolündeydi. O tarihlerde adım başı sol derneklere rastlamak mümkündü. Ülkede meydana gelen her olumlu veya olumsuz hareketin ardında CHP zihniyeti vardı. Toplumu istediği gibi manipüle edebiliyorlardı.

Normalde demokrasiden bahseden kişi veya kurumlardan beklenen, demokrasi dışı hareketlere karşı çıkmalarıdır. Sözüm ona iki lafından biri demokrasi olan CHP yöneticileri, bırakın 27 Mayıs darbecilerini kınamayı, darbe gününü bayram ilan edip, darbecilere muhtelif payeler verdiler.  

Darbe yapanın iltifat gördüğü, ödüllendirildiği bir ülkede asker rahat durur mu? Fırsat buldukça, gerek gördükçe bunu denemek ister. Nitekim 27 Mayıs darbesini yeterli bulmayan Madanoğlu ve ekibi aynı tarihlerde ikinci bir darbeye kalkıştı…  

Cumhuriyet tarihi iyi irdelenirse görülecektir ki, darbe girişiminde bulunanların ardında CHP zihniyeti görülecektir. Tek parti döneminden sonra bir türlü tek başına iktidara gelemeyen bu siyasi kadro tamamen farklı yallara başvurmuş veya farklı yollara başvuranları alkışlamışlardır.

TANIKLARIN DİLİNDEN 9 VE 12 MART MUHTIRASI

Sivil kanadını Siyasal Bilgiler Fakültesinde hocalık yapan Mihri Belli’nin, asker kanadının başını da CHP’nin 1980’deki Cumhurbaşkanı adayı Muhsin Batur’un çektiği ekip, 9 Mart 1971’de darbeye hazırlanıyorlardı ki, onların bu çalışmalarını öğrenen diğer askerî erkân/cuntacılar, çarçabuk 12 Mart’ta Muhtıra verdiler.

12 Martçılar, “Biz 12 Mart Muhtıra’sını 9 Mart’ta yapılması tasarlanan Marksist-Komünist bir darbenin önünü kesmek için alelacele verdik.” Diyecekler.

Muhtıra sonrası Başbakan Süleyman Demirel fötrünü alıp giderken, onun yerine tarafsız (!) CHP’li ara rejim başbakanı Nihat Erim’i getirildi.

Çiçeği burnunda Başbakan Erim: “12 Mart müdahalesi olmasaydı, Türkiye’nin bir gece içinde kanlı bir hükûmet darbesiyle başka bir rejimin kucağına düşme tehlikesi vardı.” diyecektir.

Sözüm ona yine tarafsız (!) CHP’li bir diğer ara rejim başbakanı Ferit Melen: 9 Mart girişimiyle ilgili: “Dışarıdan organize edilip beslenen ajanlarla Türkiye’yi parçalayıp yıkma teşebbüsünün olduğunu” söyleyecektir.

Darbeci askerlerden haberi olmayan Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç da: “Biz az daha bekleseydik bizi de (Cevdet) Sunay’ı da (dönemin Cumhurbaşkanı) atlayıp geçeceklerdi.” diyor.

9 Mart’ın organizatörlerinden Tümgeneral Celil Gürkan da: “9 Mart olsaydı 150 kişilik Devrim Konseyi ve Devrim Mahkemeleri kurulacaktı. Devrimci anayasamız da hazırdı.” diyecektir.

Uğur Mumcu’nun deyimiyle: “Devrim Anayasası, (dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı, CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı) Muhsin Batur’un karargâhında hazırlandı.” diyor.

9 Mart’ın başrol oyuncusu Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur da: “Komuta kademesi yani biz dörtler (kuvvet komutanları) radikal sola dönüktük. Şahsen ben bir düzen değişikliği ile Türkiye sorunlarının çözüleceğine inanıyordum. Bir kısım arkadaşlar da özgürlük ve demokrasiden vazgeçilerek sonuca varmak istiyorlardı.” (I)

Yukardaki alıntılar bizzat kendi hatıralarından ve zaman içinde verdikleri demeçlerden alınmıştır.

Dışarıdan (Moskova) destekli solcu üniversite talebeleri, ortalığı karıştırırken, anarşi almış başını giderken, maalesef o zamanki askeriyemizin içinde de dışarıyı aratmayacak şekilde kaotik bir durum vardı. Deyim yerindeyse kimin eli kimin cebinde belli değildi.

9 Mart Marksist-Komünist darbe hazırlığı ile 12 Mart Muhtırası bu kargaşa ortamında yapılmıştır. İstikrarın olmadığı, sağlıklı yönetimin bulunmadığı yerde her an her şey olur. Türkiye’nin o zamanki hâli de böyleydi.

Belki de buradaki temel sorun, solcu ve Batıcı zihniyetin kendi değerlerine yabancı olmalarıydı. O anlayış hâlâ devam etmektedir. Darbe yapmalarına, iktidarı hileyle de olsa elde etmelerine rağmen istediklerini bir türlü gerçekleştiremiyorlardı. Bu yüzden olacak ki, gözleri hepten vesayet odaklarındaydı…

Tekrar 9 Mart’a gelecek olursak, karargâhında Devrim Anayasası hazırlanan Marksist Muhsin Batur ve arkadaşlarına ne yapılmış dersiniz? Yargılandı mı? Hapse mi atıldı? Yoksa sürgün mü edildi? Hayır hayır!  Onlara devletin üst kademelerinde görevler verildi/aldılar. Yukarda değindiğim gibi 9 Mart’ın elebaşlarından Muhsin Batur 1980’de CHP’nin yedinci cumhurbaşkanı adayı oldu! Yanlış duymadınız CHP’nin cumhurbaşkanı adayı!  

Yunanistan bile Karamanlis Hükûmeti döneminde ‘cuntacı subayları’ yargıladı ve cezalandırdı.

BÜYÜK GELİŞME

Ak-Parti, nasıl askerlerin çalakalem yazdıkları 27 Nisan 2007’deki “E-Muhtıra” karşısında durduysa, 12 Eylül 1980 darbesini yapan generalleri 2014’te, 28 Şubat 1997 postmodern darbe girişiminde bulunan askerleri de 2013’te yargılamaya başladı. Darbeci generaller hak ettikleri cezaları aldılar.

Bu yargılamaların ardından vesayet odakları çok büyük oranda tasfiye edilmiş oldu. Yargılama tarihinden sonra ‘boyalı’, ‘iri’ gazetelerin sayfalarındaki ‘…bir üstsubay asker…’ beyanatları görülmez oldu. Askerlerin karşısında hazır ola geçen -sözüm ona demokrat gazeteciler!- sus-pus oldular.

Bırakın genelkurmay başkanını, kuvvet komutanlarını ve hatta Millî Güvenlik Kurulu genel sekreterini dahi bütün millete ezberlettiler. Şimdi bunların kim olduğunu çoğumuz bilmiyor.  

Eğer istenen demokrasiyse, vesayet odaklarından kurtulmaksa al sana vesayetten kurtuluş…

Konuyu bağlamından koparmayalım. 9 Mart ve 12 Mart muhtıracılarıyla devam edelim. Muhsin Batur’un anılarını 1990’da askerlik yaparken okudum. Hatırımda kaldığı kadarıyla orada: “Biz bazı gazetecilerin makalelerini özenle takip ederdik. Takip ettiklerimizden biri de İsmet İnönü’nü damadı Metin Toker’di. Yazının içeriğine göre mesajımızı alır, ona göre davranırdık.”

Yine aynı kitapta ABA (asker-bürokrat-aydın) formülünden bahsediyor. Aşağıda kısmen değineceğim gibi ‘YÖN Hareketi’ tam da bunu sağlıyordu. Yapılacak bir işi görüşüp, yazıp hemen yürürlüğe koymaya çalışıyorlardı.

Askerlerin kendilerinden direktif aldıkları bir diğer grup da Doğan Avcıoğlu’nun başını çektiği devrimci YÖN ekibiydi.  Onlar çıkarttıkları ‘YÖN Dergisi’yle bir taraftan yönlendirici ideolojik yazılar yazarken diğer taraftan da sivil-asker ve akademisyenlerden oluşan kadroyu örgütlüyorlardı.  Bu ekibin siyasi ayağını da CHP çekiyordu. Çünkü orada ismi olanların kahir ekseriyeti CHP’lilerden oluşuyordu. Bu topluluk ülkeyi sürekli kargaşa içinde gösteriyordu. Birçok yönüyle ülkeyi yanmış, mahvolmuş gibi gösteriyorlardı. Eften-püften sebeplerle talebeleri sokağa döküyor, üniversiteleri karıştırıyorlardı. Tıpkı 27 Mayıs darbesi öncesinde yaptıkları gibi.

Bunu yapanların birçoğu tuzu kuru bir avuç mutlu azınlıktı. Bunlar nasıl 1960 Darbesiyle milletin, özellikle de Anadolu insanının, muhafazakâr kesiminin gözünü korkutmaya çalışmışlarsa aynı senaryoyu şimdilerde yine yapmaya çalışıyorlar. Hasan Basri Bey’in ifadesiyle hiç fakiri olmayan güya solcu  ‘Beyaz Türkler’, kendilerini devletin gerçek sahibi, diğerlerini de ‘göbeğini kaşıyanlar’ diye aşağılamaktalar.

Bu anlayışın, günümüzde de sürdürmek istedikleri bilinmektedir. Kendilerini güçlü göstermeye çalışsalar da ellerindeki kozların büyük çoğunluğunu kaybettiler. Tekrar elde etmek için tavır değiştiriyorlar. Yeniden vücut bulabilmek için ‘takıyye’ yapıyorlar. İftarlara katılıp, Hırka-i Şerif’i ziyaret edip, muhafazakâr kesimin gözünü boyayamaya çalışıyorlar.

Bunun semeresini de almıyor değiller. Nitekim bazı muhafazakâr ve dindar kesimi de yanına alarak/göstererek iktidar olmaya çalışıyorlar.

Anadolu irfanı diye bir şey varsa ki, var olduğuna gönülden inanıyorum. Gönül dünyası zengin, irfanı yüce bu Anadolu insanı, artık nabza göre şerbet veren insanları iyi tanıyorlar…   

Ahmet Belada

------------------0-----------------

· Kalkınmada Bir Strateji Arayışı YÖN Hareketi, Prof. Dr. Hikmet Özdemir, Bilgi Yayınları

I- Rasim Cinisli, Bir Devrin Hafızası, Doğan Yayınları, İstanbul, 4. Baskı, Aralık 2022, S.345-370