Dürtüleri kabul etmenin anlamı. Açıkçası anlaşılmak için yazma çabasını bir kenara bırakarak yazmanın anlamaya çalışan bir toplum için daha etkili olacağı düşüncesi sebebiyle sürdürülmesi gerektiği inancı ile besleniyorum.
Dünya’nın her yerinde dürtülerle beslenen onlarca varlığın içerisinde kendine insan demekte ısrarcı oluşumlar sebebiyle insanlar acı ve hüzün içerisindeler. Direkt olarak maruz kaldıkları bu şiddet, stratejik bir dürtü ile harmanlanmış durumda. Ne yazık ki çoğu zaman bunu sadece dürtüler ile yaşamayanlar görmekte. Dürtüsel ve güdüsel davranışlar, zihin süzgeci içerisinde süzülmeyen kontrolsüz hareketler olarak yorumlanabilir. İlkel insanlık dönemlerinden bu yana kültür ve öğrenmelerle gelişeceğine inanılan insanların medeni olacağı düşünülür. Ve yine ne yazık ki bu kocaman bir yanılsamadır.
Dünya oluşum biçimi gereği keskinlikten uzak ve estetiktir insanın aksine. İnsan ise bu doğa da var olan en vahşi varlık olarak kendini yüceltir. Toplu katliamların, soy tüketmelerin, varlık yok etmelerin temsilcisi olarak bu şekilde devam edeceği öngörülür bir gerçektir.
Zamanın kendi gerçeğinde ise müdahale edilemeyen gerçeklerin kişilerin zihninde bir şekilde yer edindiği ve bunun da travmatik yaşantıları doğuracağı gerçeği ile birlikte. Travmalar için doğrudan yaşantılara ihtiyaç yoktur. Şahit olmak, görmek ya da bilmekte travmayı doğurur. Nasıl ki beyinde oluşan bir travma ancak belirli semptomlar gösterilmesi sonucu şüphelenilir ve görüntülenir insan ruhu da bu travmaların çoğu zaman farkında olmaz.
Savaş ya da kaç en ilkel güdüdür. İşte bu şahit olmaların çağrıştırdığı travmalarda bu güdüyü ortaya çıkarır ve bir bakmışınız farkında olmadığınız güdü sizi “Hayatta kalma modunda” tutar. Hayatta kalma modu ise sürekli ekstra bir metabolik enerji tüketmeye götürür.
Müdahale edilemeyen yaşantılara sürekli maruz kalınmalı mıdır ? Sorusu da bu şekilde ortaya çıkar.
Psikolojik Danışman Rüveyda Gül