“…HESABA ÇEKİLECEĞİZ!..”

“…HESABA ÇEKİLECEĞİZ!..”

/Sonra vallahi o gün o nimetlerden muhakkak sorulacaksınız/ 102/8

Allah’ın manevi sofrası kalkmak üzere!

Manevi iklimi hatırlatmak, göstermek/duyurmak için birçok insan büyük gayret etti. Görebilenler, duyabilenler istifade etmeye çalıştılar.

En fazla Kur’an’ın okunduğu, namazın kılındığı, hayır-hasenatın yapıldığı, iyiliklerin çoğaldığı, kötülüklerin azaldığı, dinginliğin sakinliğin hakim olduğu evimizin kutlu misafiri Oruç, veda etmeye hazırlanıyor. Mutlak varlığa, onun mutlak gerçekliğine inananlar bu misafiri memnun etmek için elinden geldiğince gayret etti.

Kuran okuyan Allah’la konuşur gibi, namaz kılan fısıltıyla Allah’a bir şeyler söyler gibi, hayır yapan tazim ve hürmetle Allah’a verir gibi vermelidir…

Oruç, namaz kıldığı, Kur’an okuduğu, sadaka verdiği takdirde Müslümanı tutmuş olur. Müslüman da kulluğunun gereği Allah’ın istediği istikamette yaptığı takdirde sağlıklı oruç tutmuş olur.

Bizler sahip olduğumuz nimetlerden hesaba çekileceğiz. Tuttuğumuz/tutmadığımız oruçtan. Kıldığımız/kılmadığımız namazdan. Okuyup/okumadığımız Kur’an’dan. Verip/vermediğimiz zekâttan hesaba çekileceğiz!

Tekasür suresinin son ayetinde Rabbimiz: “Sonra vallahi o gün o nimetlerden muhakkak sorulacaksınız.” buyuruyor.

Bu ayetin nüzul sebebiyle ilgili;

A-İbni Hıbban ve İbni Merduye’nin İbni Abbas’tan rivayetinde: Nebi (sa.) ve iki arkadaşı (Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer) Ebu Eyyüb el-Ensarî hazretlerinin evine gittiler, hanımı: “Merhaba Allah’ın Nebisi ve yanındakiler!” dedi. Konuşma esnasında Ebû Eyüp geldi. Eve davet etti. Hemen bahçeden bir hurma salkımı kesip getirdi.

Hz. Peygamber (sav): “Bunu bizim için niye kestin meyvesinden koparsaydın ya!” buyurdu.

Ebû Eyüp (ra); “Ey Allah’ın Resulü hem kuru hurmasından hem tam olgunlaşmayanından hem olgun tazesinden yemenizi arzu ettim.” dedi. Sonra bir oğlak kesti. Yarısını kebap etti. Yarısını pişirdi. Peygamberin huzuruna getirip koydu.

Hz. Muhammed (sav) oğlaktan biraz aldı, onu bir yufkaya koydu ve “Ey Ebû Eyüp! Bunu Fatıma’ya yetiştir, zira günlerden beri o böylesini tatmadı.” Ebû Eyüp da onu Fatıma’ya yetiştirdi.

Ne zaman ki yediler doydular, Nebî (sa.): “Ekmek, et, hurma, henüz olgunlaşmamış hurma, olgun taze hurma!” mübarek gözleri yaşardı, “nefsim kudret elinde olan Yüce Allah’a yemin ederim ki, işte bu sorulacağınız nimetlerdir. “Sonra o gün nimetlerden muhakkak sorulacaksınız” ayetini hatırlattı. İşte kıyamet günü sorgulanacağınız nimetlerdir.” dedi.

İnsanın sorumlu olup hesaba çekileceği nimetler nelerdir?

Cevap: Bütün bir amacını, lezzetleri doyasıya yaşamaya bağlayan, sadece nefis şeyler yiyip, kaliteli elbiseler giymek için yaşayan, vakitlerini sırf eğlence ve şenliğe tahsis eden; bilgi ve ameli önemsemeyip bunların zorluklarına katlanmayan kimselerin sahip olduğu nimetlerdir. (Keşşaf)

Biraz daha açalım; bütün gayretini ve hatta varlık sebebini, dünya lezzetlerini elde etmeye çalışan, hoş yemekler yiyen, güzel giyinen, vaktini eğlence ve oyunla geçirmek için yaşayan; varlık sebebini unutan, ilme ve amele layık oldukları önemi vermeyen; dini, milleti ve vatanı için zorlukları katlanmayan, insanlar, nimetlerden hesaba çekilecek.

Diğer taraftan; Allah Teala’nın sırf kulları için yarattığı nimeti ve rızıklardan faydalanıp, onlarla ilim tahsiline ve gergince güzel ameller yapmaya çalışan, şükrünü yerine getirmeye gayret eden, hamd ve şükran-ı nimette bulunanlar ise hesaptan muaftır.

Her nimetten hesaba çekilmek ashaba ağır geldi. Bunun üzerine Peygamber (sav) buyurdu ki: “Böylesine rastlayıp da el sürdüğünüz zaman ‘bismillah -Allah’ın adıyla-” deyin; doyduğunuz zaman da “Hamdolsun Allah’a ki bizi doyurdu, nimetler verdi ve lütfuyla ihsan buyurdu.” deyiniz, çünkü bu ona yeterlidir.” Anlaşılan, nimetlerin Allah’tan olduğunu bilmek, faydalandıktan sonra da şükredenler bu sorgudan kurtulacaklardır.

Daha net ifadeyle; sorulacağımız nimetler, kendilerinden zevk almanın, sizi dinden ve dini sorumluluklardan alıkoyduğu eğlence ve nimetlerdir.

B-Resulullah (sav) zamanında bir genç Müslüman oldu. Ona “tekâsür” suresini de öğretti. Sonra da onu bir kadınla evlendirdi. Kadının yanına girip de büyük bir çeyiz ve birçok nimet görünce, “ben bunları istemem” diyerek çıktı gitti. Peygamberimiz sebebini orunca: O da: “Sen bana ‘…sonra o gün nimetlerden muhakkak sorulacaksınız.’ diye öğretmedin mi? Ben onların cevabını/hesabını vermeye güç yetiremem.’ dedi. (…) Resulullah (sav) o gence gerekli açıklamayı yaptı.

Efendimiz; “Kıyamet gününde dört şeyden sorgulanmadıkça, kulun ayakları kımıldamaz:

  • a- Ömür; onu ne ile yok ettiğini,
  • b- Gençlik; onu nerede çürüttüğünü,
  • c- Mal; onu nereden kazanıp nereye sarfettiği,
  • d- İlim; onunla ne yaptığı”

Müfessir Razi;

Mümine olan soru, şereflendirme sorusudur. Çünkü şükür ve itaat etmiştir.

İnanmayana olan soru, azarlama sorusudur. Çünkü o şükrü terk etmiştir.

Zaruri bir açıklama! Hesaba çekilmekle ilgili yukarda iki örnek verdim. Orada, Müslümanın ayet karşısındaki hassasiyeti görülmektedir.

Diğer taraftan her ne kadar sahabe-i kiram bazı zamanlarda açlık yönünden sıkıntı çekmişse de Hz. Peygamber, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve gerekse ashabın tümü aç açık değillerdi. Değişik ifadeyle onlar, zaruri fakirlikle fakirlerdi. Onların açlık halleri, ellerindekini Allah için ümmetin ihtiyaçlarına sarfetmekten haz duydukları, isteğe bağlı fakirlik ile kerem ve sabır halleri idi. (Tebük Savaşında yapılan yardımlaşma gibi…)

Kaldı ki Cenabı Hak İsra suresinin on yedinci ayetinde; “sakın eli boynuna kelepçelenmiş gibi cimri olma. İsrafa dalarak da elini tamamen açma, sonra kınanır açıkta kalırsın.” emri ilahisiyle iktisadı tavsiye etmiştir.

Kısaca İslam; ölçü ve denge dinidir. Her türlü aşırılıktan uzaktır.

Bu ayet yalınız kafirleri veya yalınız müminleri değil şükretmeyen, nimet-i küfran içinde olan bütün insanları kapsar. En doğrusunu Allah bilir.

Manevi ramazan ikliminin sonuna geldik. Bu kutlu Kuran ayı, Allah’ın kullarına bir ikramıdır.

İnanan inanmayan yaratılan her insan imtihan olunmaktadır. Kimisi bu imtihanı başarır, kimisi tökezler. Mutlak gerçeklikle karşılaşıldığında hiç kimse ben bilmiyordum, duymamıştım diyemez zira; akledene akıl, duyana kulak, görene göz verilmiştir.

Ahmet Belada