HUZURSUZLUK SALGINI
Zamanın dişlileri arasında gıcırdayan bir şeyler var; sanki gökyüzü, rengini yitirmiş bir tül gibi üzerimize çökmüş. Huzursuzluk, bir kış sisi gibi sessizce sokaklara sızıyor, kapı eşiklerinden geçip sofralarımıza bağdaş kuruyor. Bu, ateşi yükselten bir hastalık değil; aksine ruhun ısısını düşüren, insanı kendi içindeki ıssız bir bozkıra terk eden kadim bir üşüme hali.
Huzursuzluk zamanın normali haline gelmiş. Herkesin yüzünde, tam olarak adlandırılamayan bir "eksiklik" manzarası var. Bakışlar, bir yere odaklanmaktan korkar gibi sürekli ufuk çizgisini tarıyor ama aranan o sükûnet adası hiçbir haritada görünmüyor. Kalabalıkların ortasında yükselen bu uğultu, aslında milyonlarca yalnız kalbin aynı anda attığı ritimsiz bir senfoniye dönüşüyor. Kimse birbirinin gözlerine bakmıyor; herkes kendi içindeki karanlık dehlizlerde el yordamıyla bir çıkış arıyor.
Şehirler, beton ve camdan yapılmış devasa birer huzursuzluk laboratuvarı artık. Işıklar hiç sönmüyor, çünkü karanlık çöktüğünde zihnin canavarları daha yüksek sesle konuşmaya başlıyor.
Bir metro vagonunda, yan yana dizilmiş onlarca insanın aynı anda telefonlarına sığınıyor huzursuzluk. Kimse başını kaldırıp bir diğerinin gözlerindeki o tanıdık yorgunluğa bakmıyor. Herkes, plastik tutacaklara asılı dururken aslında kendi hayatının rayından çıkma korkusuna tutunuyor. Tren durduğunda ve kapılar açıldığında, dışarı taşan o aceleci kalabalık aslında bir yere yetişmeye değil, kendinden kaçmaya çalışıyor. Her adımda betonun sertliğine çarpan topuk sesleri, kolektif bir kaçışın ritmini tutuyor.
Uykular, dinlenmek için gidilen birer liman değil, kesik kesik rüyaların ve yarım kalmış hesaplaşmaların savaş alanı haline gelmiş. Yastığa konan baş, bir taş kadar ağır; taşın içindeki düşünceler ise bir cıva kadar ele avuca gelmez ve zehirli.
Hız, bu salgının hem sebebi hem de maskesi. Bir yere yetişmiyoruz aslında, sadece durursak düşeceğimizden korkuyoruz. Durmak, aynaya bakmak demek; aynaya bakmak ise yüzümüzdeki o derin yorgunluk çizgileriyle tanışmak demek. Bu yüzden hep bir sonraki ana, bir sonraki habere, bir sonraki ekrana kaçıyoruz. Ruhumuz, bedenimizin hızına yetişemediği için geride, tozlu yollarda bir yerlerde nefes nefese kalmış durumda.
Kelimeler bile huzursuzluk salgınından payını alıyor. İçi boşalmış, kabuklaşmış kavramlar havada uçuşuyor. "İyiyim" demek, artık bir sağlık beyanı değil, sadece bir savunma mekanizması. Sevginin yerini sahiplik, dostluğun yerini ise sanal bir onaylanma ihtiyacı almış.
Birbirimize dokunuyoruz ama temas etmiyoruz. sesimizi duyuruyoruz ama anlaşılmıyoruz. Dil, kalbin tercümanı olmaktan çıkıp, huzursuzluğun üzerini örten yaldızlı bir kağıda dönüşmüş.
Eskiden gökyüzüne bakmak bir teselliydi; şimdi ise sadece havanın nasıl olacağına dair teknik bir merak. Yıldızların sessizliği artık bizi büyülemiyor, aksine içimizdeki boşluğun büyüklüğünü hatırlatıp korkutuyor. Doğadan kopan insanın trajedisi, kendi elleriyle inşa ettiği bu labirentte kaybolmasıdır. Toprağın kokusunu unutan ayaklar, asfaltın sertliğinde kendi kimliğini de aşındırıyor.
Huzursuzluk salgını, merhametin damarlarını kurutuyor. Kendi içindeki yangını söndüremeyen insan, başkasının avucuna bir damla su dökemez hale geliyor. Empati, ağır bir yük gibi omuzlardan atılıyor; çünkü herkes kendi acısının tek ve en büyük olduğuna inanmak istiyor. Oysa huzursuzluk paylaşıldıkça azalmaz, ama paylaşıldıkça en azından bir "kader birliği" duygusuyla katlanılabilir kılınır.
Peki, nerede bu ruhun şifası? Belki de cevapsız soruların görkeminde, hiçbir yere yetişmeyen o yavaş yürüyüşlerdedir. nsan, kendi içindeki o küçük, titrek kandili bulmalı; dışarıdaki devasa spot ışıklarının sahte parıltısından vazgeçip kendi loşluğunda dinlenmeyi öğrenmelidir. İyileşmek, aslında biraz da eksik kalmayı kabul etmektir.
Elbette bu sisli salgın elbet bir gün dağılacak; ama geriye kalan biz, aynı biz olmayacağız. Belki daha kırılgan ama daha gerçek; belki daha yorgun ama daha bilge... Huzursuzluk, aslında ruhun bir "uyan" çağrısıdır. Bu sancılı uykudan uyandığımızda, ellerimizde kalan tek sermaye, yeniden insana ve toprağa dokunmanın o saf, kadim sevinci olacak.