Latif Şimşek yazdı: MİLLETİN SON ADAMI!

17 Nisan Turgut Özal'ın ölüm yıldönümüydü.Ne kadar da ecelle gelen bir ölüm olduğuna inandırılmıştık. Oysa 1993 yılında gelen ölümlerin çoğu suçüstü yakalanmış cinayet çoğu da şüpheli değil miydi?

Ne büyük tesadüftü ki; Aynı yıl Adnan Kahveci bir trafik kazasında ölüyor ve biz bunun sıradan bir kaza olduğuna inanıyor, inanmak zorunda bırakılıyorduk. Jandarma Komutanı Eşref Bitlis'in uçağı düşüyor, birileri “buzlanma” diyordu. Biz inanıyorduk. Uğur Mumcu katlediliyor, birileri İran'ı işaret ediyordu. Biz inanıyorduk.

Oysa, başına bir iş gelenlerin hepsinin, “Milletin Adamı” olduğu gerçeğini hiç irdelemedik. Entrikalarla, alaşağı edilen, oldu bittilerle ipe götürülenler aslında hep, “Önce devletim, önce milletim, önce vatanım” diyenlerdi. İpi çekenlerse her zaman Haçlı dünyasındaki gölge adamların içimizde ete kemiğe bürünmüş maşalarıydı.

Çok uzağa gitmeden Sultan İkinci Abdulhamit'ten başlamaya ne dersiniz?

Hani Fransızlar O'na “Kızıl Sultan” dedi diye bizim de yüz yıl “Kızıl Sultan” olarak ötelediğimiz, aslında, “Asrın en siyasi padişahı” olan II. Abdulhamit. Haçlı Dünyası, Osmanlı'nın kalemini kırdığında, siyasi dehasıyla, 33 yıl çöküşü geciktiren, ancak 1909'da “Kardeş” bildiklerimizin darbesiyle alaşağı edilen Sultan Abdulhamit. O yaşadıkça, İsrail kurulamayacaktı. O yaşadıkça Osmanlı ruhu da yaşamaya devam edecekti. O yaşadıkça, tuzaklar boşa çıkacaktı. O padişah olarak kaldıkça içerde satın aldıkları adamlar çaresiz kalacaktı. 1909 aslında sadece Abdulhamit'in değil, Burak Turna'nın deyişiyle, İstanbul'un düşüşüydü. Hatta Osmanlı'nın çöküşüydü. Son muktedir Padişah 31 Mart Darbesi ile “hal” edilip Selanik'e sürülürken, İstanbul, dönmelere, Yahudilere, Masonlara, Ermenilere ve onların tezgahına gelen birkaç zavallı İttihatçıya kaldı.

Atatürk de, Abdülhamit gibi siyasi bir deha değil miydi?

Cumhuriyet'in ilk yıllarında, zaten Medeniyet olarak yön çizdiği Batı ile iyi geçindi. Abdulhamit'in işini bitirenler, Mustafa Kemal'i de parmaklarında oynatacaklarını sandılar. Atatürk milli bir adamdı. Bütün Avrupa'nın diktatörler tarafından yönetildiği dönemde, kendi ülkesinde güçlü bir muktedirdi. İşine geldiğinde Rusya ile flört edebiliyor, işine geldiğinde Avrupa'ya gülümsüyordu. Türkiye'nin çıkarlarına göre milli politika üretebiliyordu. Atatürk, etrafındaki masonların da farkındaydı. Kimilerini bakan, kimilerini milletvekili bile yapmıştı. Ancak, Masonların ve yabancı locaların Türkiye'yi çaktırmadan yönetmeye kalkıştıklarını anladı ve 1935'te, başta Mason Locaları olmak üzere tüm yabancı locaları kapattı. Bence, Abdulhamit'i hal edenler, Atatürk'ü hal edemeyeceklerini anlayınca, onu ortadan kaldırmaya karar verdiler. Türkiye'de Atatürk'ün öldürüldüğü tezini savunanlara karşı, küçümser tavırlar içinde ses yükselten kimi çakma entelektüel, sözüm ona bilimsel takılıyor. Atatürk'ün siroza dayalı karaciğer hastalığından öldüğünü, dönemin mason doktorlarını referans göstererek savunuyorlar. Birkaç ay önce, bir profesör Atatürk'ün doğrudan sirozdan değil, sıtmadan öldüğünü kendi belgeleriyle açıkladı. Kendine Atatürkçü diyen ve herkese tepeden bakanlar daha Atatürk'ün gerçek ölüm nedenini bile çözememişken, O'nun öldürülmüş olabileceği tezine reddiye yazıyorlar. Atatürk'ün tahnit fotoğraflarını koleksiyoncu Muhammet Yüksel'den alarak ilk ben yayınlamıştım. O fotoğrafları ilk gördüğümde Atatürk'ün otopsi fotoğraflarına ulaştığımı düşünerek ilk anda heyecanlanmıştım. Ama sonradan onların otopsi değil, tahnit fotoğrafları olduğu anlaşıldı. Fakat büyük bir soru işaretini de beraberinde getirdi. Madem tahnit için Atatürk'ün naşından iç organları çıkarılmıştı, aynı anda otopsi yapılması için ne sakınca olabilirdi ki? (Turgut özal öldüğünde de ilginç bir şekilde otopsi yapılmadı. Oysa bütün dünyada devlet adamlarına eceliyle ölseler bile otopsi yapılıyor. Bırakın otopsiyi Özal'dan alınan kan örneği ilginç bir şekilde kayboluyor ve defnedilmeden önce bir saç teli bile alınmıyor).Bence Atatürk, ya bilinçli bir şekilde yanlış tedavi uygulanarak, ya da en yakınları tarafından yavaş yavaş zehirlenerek öldürüldü.

Atatürk'e yanlış tedavi uygulandığını söyleyen bilim adamlarının sayısı oldukça fazla. Ama nedense Atatürk'ün öldürülmüş olabileceğine hiç biri inanmak istemiyor. İnsanları birkaç yıllık süreçte yavaş yavaş öldüren kimyasallar bugün mü icad edildi? Atatürk'ün 1935'te Mason Locaları kapatıldıktan sonra yavaş yavaş hastalığının nüksetmesi sadece bir tesadüf mü? Atatürk'ün bir tek saçının telinden zehir taraması bugün bile yapılabilir. Ama kimse buna cesaret edemiyor! Atatürk öldürüldüyse (Ki ben buna inanıyorum),milli bir devlet adamı olduğu için öldürüldü.


Adnan Menderes'in idamını sadece seyreden İsmet İnönü, 1948'de Mason localarını resmen tekrar faaliyete geçiriyor. Mason Locaları'nın 13 yıl önce kendi rızaları ile bağışladığı malları bile iade ediliyor. Menderes'in sonunu hazırlayan da Milli bir adam oluşu, “Milletin Adamı” oluşudur. 27 Mayıs'ta ABD parmağını bugün inkar eden tek bir tarihçi ya da entelektüel yoktur sanırım. Menderes, ABD'ye rağmen Türkiye'nin sanayileşmesi için attığı adımların bedelini ödedi. ABD'nin sadece tarımda kullanılmak şartıyla verdiği kredileri reddederek, Rusya ile serbest kredi anlaşması yapmak üzereyken darbeyle devrildi ve sadece ABD öyle istediği için idam edildi. Dışişleri Bakanı Fatin Rüşdü Zorlu'nun idamı, Rusya ile ilişkiler nedeniyle tüm dünyaya verilen bir göz dağıydı aslında. Menderes'in hayali ekonomik olarak tam bağımsız bir Türkiye idi ve bu ülküsünün bedelini canıyla ödedi.

Özal'ın öldürülmesinin üç nedeni vardı; Birincisi Rusya ile yakınlaşması, ikincisi büyük bir Türk Birliği kurma düşüncesi, üçüncüsü de tüm bunları gerçekleştirebilmek için Cumhurbaşkanlığından istifa edip, yeni bir parti kurma teşebbüsüydü. Özal döneminin Sağlık Bakanı Halil Şıvgın, Özal'ın parti kurmak için bina bile kiraladığını söylüyor. Semra Özal ise, “Özal, Bütün Türk Cumhuriyetlerini bir adaya getiren bir devlet kurmak istiyordu” diyor. Çankaya Köşkü'nden inip yeniden icranın başına geçmeyi planlayan Özal, Türk ekonomisini uçuracak projeler peşindeydi. Yerli ve Milli bir devlet adamıydı. Abdulhamit gibi, Atatürk gibi, Menderes gibi “Milletin Adamı” ydı. Özal'ın sırdaşı iki isim vardı. Adnan Kahveci ve Eşref Bitlis. Türkiye'nin ekonomik olarak yükselebilmesi için terör sorununun çözülmesi gerekiyordu. Avrupa ve Amerika'nın sürekli Türkiye'ye karşı kullandığı PKK bitirilmeden Türkiye önünü göremeyecekti. İşte Adnan Kahveci ve Eşref Bitlis, “Kürt Sorunu” üzerine kafa yoruyordu ve ikisi de “Milletin Adamı”ydı. Aynı yıl 1993 içinde hem Özal, hem de Kahveci ve Bitlis'in hayatını kaybetmiş olmaları ne kadar tesadüfle izah edilebilir?

Bence milletin bir başka önemli adamı Bülent Ecevit idi. Ecevit'in 28 Şubat sürecinde, TBMM genel Kurulu'na baş örtüsü ile giren Merve Kavakçı için, meclis kürsüsünden, “Bu kadına haddini bildirin” diye bağırmasını, O'nun laiklik ve solculuk refleksiyle değerlendirmek zorundayız. O gün ben de meclisteydim ve Ecevit'in bu sözlerini üzüntüyle dinledim. Ama Ecevit milli bir adamdı. Dürüst bir politikacıydı ve Türkiye'nin çıkarlarını savunuyordu. ABD, Irak ve Ortadoğu politikalarının önünde Ecevit'i bir engel olarak görüyordu. 1974'te Erbakan ile birlikte Kıbrıs Harekatı'nı yapan Ecevit'i ABD kara listeden hiç silmedi. Ecevit'in önce partisini böldüler, sonra öldürdüler(Bence). Ecevit'in de Özal gibi önce GATA'ya götürülmesi ve ardından kendini toparlayamayıp yaşamını yitirmesi herkes için büyük soru işaretleridir.

ABD, Ecevit'in Kıbrıs Harekatı'ndaki hükümet ortağı ve Milli Görüşçü, Necmettin Erbakan'ı ise 28 Şubat sürecinde “hal” etti. 1995 seçimlerinde Erbakan'ın Refah Partisi birinci parti olunca Amerika neye uğradığını şaşırdı. Siyasal İslam'ın yükselişe geçeceğini ve durdurulamayacağını öngörerek, içerdeki daimi destekçisi generaller ve laik elitler aracılığıyla önce başbakanlıktan indirdi. Sonra da partisini kapattı. Erbakan'a siyaset yasağı getirildi. Cumhuriyet tarihinin en milli siyasetçisi de böylece oyun dışı bırakıldı. Erbakan etiyle, kemiğiyle “Milletin Adamı” ydı. Bunu görenlerin sayısı çok azdı. Erbakan, siyaset dışı kaldıktan ve daha çok da hayatını kaybettikten sonra, Türkiye'deki herkes tarafından hakkı teslim edildi. “O'nu anlayamadık” dediler.

Ve gelelim Recep Tayyip Erdoğan'a.

Milletin son adamına.

Recep Tayyip Erdoğan'ın başına gelenler ve getirilmeye çalışanlar da tıpkı, Abdulhamit, Atatürk, Menderes, Özal, Ecevit, Erbakan gibi, Millet'in Adamı oluşundandır. Şimdi, Erdoğan'ın Refah Partisi'ni böldüğünü, ABD'den icazet alarak parti kurduğunu söyleyenleri duyar gibi oluyorum. Bunlar doğru olabilir. Refah Partisi'nin kapatılması da bölünmesi de, ABD'nin projesi olabilir. Bu iddiaları toptan reddetmek, ABD'nin Türkiye üzerindeki spekülatif rolünü de inkar etmek anlamına gelir. Ancak perde arkasında ABD'ye rağmen Erdoğan'ın farklı bir oyun kurduğunu düşünmez isek, yaşanan gerçeklere ters düşmüş oluruz. Erdoğan, ABD'nin gücünü de arkasına alarak, iyi niyetli bir işbirliğine kapı aralamış olabilir. Ancak, bizzat yaşayarak gördük ki, Türkiye'nin çıkarları ile ABD'nin talepleri her çakıştığında, Erdoğan Milletin Adamı olmanın gereğini yerine getirdi. Menderes sanayileşme uğruna canından olurken, Erdoğan ileri adımlar attı. Kargaşaya rağmen, Türkiye'nin hayal edemeyeceği yatırımlar yapıldı. Geçmişi iyi okuyan ve yirmili yaşlarından itibaren siyasetin her keşmekeşini yaşayarak tecrübe eden Erdoğan, kurtlar sofrasına yem olmadı. Bunda en etkili faktör hiç kuşkusuz, yıllardır her iki kişiden birinin siyasal desteğini hiç kaybetmemesiydi.

Peki Erdoğan'ı da tıpkı Millet'in diğer adamları gibi yok etmek istemediler mi sizce?

Tam 17-25 Aralık sürecinde Erdoğan'ın birden hastalandığını ve ameliyat masasından kalktığını biliyoruz. ABD'nin maşası FETÖ'nün en iyi becerdiği hainliklerden birinin insanların sağlığına yönelmek olduğunu da biliyoruz. Erdoğan'a defalarca suikast girişimleri olduğundan da haberdarız. Önce Erbakan'a yapılan Erdoğan'ın partisi için de denendi. Tek başına iktidar olmuş bir parti, komik gerekçelerle Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmak istendi. Ancak son anda sağ duyusu galip gelen (ya da getirilen) bir üye sayesinde kapatılmaktan kurtuldu. Sonraki dönemde milletin desteği çığ gibi büyüyünce gerisini getirmeye cesaret edemediler. 15 Temmuz'da niyetleri Erdoğan'ı asmaktı. Menderes'inki gibi yapay gerekçeleri de hazırlamışlardı. Bunlardan biri de Erdoğan'ın darbe sırasında tonlarca altınla yurt dışına kaçarken yakalandığı tezgahıydı. Ama olmadı. Millet bu kez “Adamı” nı teslim etmedi. Kazan'da askerlerin kurşunlarıyla yaralanan yetmiş yaşındaki Mustafa Amca'nın sözleri manidardı. Ne demişti?

“Tayyip Erdoğan'ı da Menderes'e yaptıkları gibi asacaklar, dediler. Ben de, Menderes'e sahip çıkamadık, Erdoğan'ı bunlara vermeyelim, diye gittim. Ama vurdular beni”
Erdoğan, ABD'yi ve İsrail'i ters köşe etmişti.

Erdoğan, ABD'nin ve İsrail'in her isteğine boyun eğmeyeceğini gösterdi ve bu O'nun egemen güçler tarafından açık bir hedef seçilmesine neden oldu.

Erdoğan şimdilerde, tıpkı Abdulhamit ve Menderes gibi direniyor. Türkiye'nin çıkarları için gerektiğinde Rusya ile flört ediyor. Ve bu flört ABD'yi delirtiyor. ABD'nin derdinin aslında S-400'ler olmadığını biliyorum. Amerika, Türkiye'nin Rusya ile daha fazla yakınlaşmasını istemiyor. Türkiye her zaman olduğu gibi Ortadoğu'daki ileri karakolu görevini sürdürsün istiyor. Rusya ile yakınlaşan her Türk siyasetçisini cezalandırdığı gibi Erdoğan'ın biletini de kesmek istiyor. Ancak gücü ekonomik yaptırımlarla sınırlı kalıyor.

31 Mart seçimleri öncesinde yaptığı birkaç hamle ile Türkiye ekonomisini sarsan ABD, Ankara, İstanbul, Adana, Mersin, Antalya gibi şehirlerin muhalefete geçmesi için kesenin ağzını ne kadar açtı, hangi psikolojik argümanlarla saldırdı, şimdilik bilmiyoruz. Ama adım gibi eminim ki, 31 Mart seçimlerinde ABD ve FETÖ bir şekilde ağlarını ördü. Bunu hissediyoruz hatta biliyoruz ama belki de geç kalınmış olmanın rızasını yaşıyoruz.

Sonuç olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Millet'in adamlarının son temsilcisidir. İster sevin, ister sevmeyin. Erdoğan'ın dünya görüşünü paylaşmayabilirsiniz, partisine oy vermeyebilirsiniz ama bilin ki, Erdoğan'ın başına ne geliyorsa ya da ne getirilmek isteniyorsa, ABD, İsrail ve diğer dünya egemenlerine boyun eğmediği içindir. Erdoğan, geçmişte, Yahudilerden madalya almış, BOP'un eş başkanıymış, FETÖ ile işbirliği yapmış v.s… Bunların doğru olması, Erdoğan'ın şu an gittiği yolun yanlış olduğu anlamına gelmez. Türkiye ve Ortadoğu'da siyaset yapmak, her köşesi yılanlarla dolu bir labirentte dolaşmak gibidir. Doğru yola çıkabilmek için zaman zaman yanlış ve tehlikeli köşelerden geçmek gerekebilir. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı son 6-7 yılıyla iyice anlamalıyız.

Millet'in Son Adamı'nı teslim etmemeliyiz.

Bir daha gelir mi gelmez mi bilinmez!

20.04.2019 16:25:49