Meğer Ne Büyük Günah İşlemişim

MEĞER NE BÜYÜK GÜNAH İŞLEMİŞİM

Üniversitelerde bilgi dağıtımı yalnız o konuda ders verenlerin tekelinde (inhisarında) değildir.
Tıp profesörüdür, mutfak konusunda derin bilgisi vardır, Gastronomi dersi verir.
Eğitim doçentidir. Fotograf sanatçılığı vardır, iletişim alanında ders verir.
Elektronik mühendisliğinde öğretim görevlisidir. İyi saz çalar; Konservatuar'da ders verir.
Hukuk doçentidir. Deseni güçlüdür, fırçayı iyi kullanır; resim öğretmeni adaylarını yetiştirmede gereksinim duyulur, ders verir...
Tarım Fakültesi profesörüdür; halkbilim alanında birikimi vardır; halk edebiyatı dersi verir.
................................
'' Hocam, bizim bölümde '' XX.Yüzyıl Azerbaycan Şiiri '' dersini vermeni öneriyorum.''
Haydaaa!
Yahu, ben Coğrafyacıyım...
Anlaşıldı, odama girip çıkanlar görüyorlar Azerbaycan'dan gönderilmiş kitapları. Ülkemizde yayımlanmış kitaplar kadar Bakı'dan gönderilen eserler var. Fakültedeki odamın dışında, evimde de var. Bazıları çifter çifter gelmiş; birer tanesini de Ürgüp'e götürmüşüm.
Öneriyi yapan kim ?
Kilisli Muallim Rıfat Bey'in hemşehrisi Doç Dr Tahir Kahraman. Aydın bir öğretmen. Trabzon Eğitim Enstitüsü çıkışlı. Ortaokul ve liselerde görev yaptıktan sonra, değerbilir  denetmenlerin yazanaklarıyla Diyarbakır Eğitim Enstitüsü'ne atanmış. İnönü Üniversitesi'nde lisans tümleme çalışması yapmış, ünlü Türkolog Prof Dr Osman Nedim Tuna'nın takdirini kazanmış, yüksek lisans ve doktorasını bitirmiş ; tezini Türk Dil Kurumu betik olarak yayımlamış, ayrıca Yüksek Öğretimde Türk Dili ve Kompozisyon adlı bir kaynak yapıt  çıkarmış, dakik, görevine bağlı bir öğretim üyesi. Çağdaş Türk Lehçeleri Bölümü Başkanı...
'' Benim için onurdur böyle bir dersi vermek...de...Ben Coğrafyacıyım.''
'' İtiraz kabul edilmez. Biz bu üniversitede kimin ne olduğunu, ne yaptığını biliriz.''
'' Dekanınız Davut Başaran kabul eder mi ?''
'' Evet. Prosedür gereği Fakülte Yönetim Kurulu'na bildireceğim. Oradan olumlu karar çıkacak...''
Haftada 4 saat ders.
Kendi işimi gücümü bırakıp Fen-Edebiyat Fakültesi’ ndeki anfide dersimi vermeğe gidiyorum. Önceden saatler boyu hazırlanıyorum. En büyük şairler...Semed Vurgun,Memmed Aslan, Memmed Araz,  Memmed Rehim, Nebi Hezri, Resul Rza...Özyaşam öyküleri, şiirlerinden örnekler...Öğrenciler Kiril elifbasını bilmiyor. Onu da üstleniyorum; her 50 dakikanın ilk 20 dakikasını o konuyu işlemeğe ayırmışım. Sevgiyle, tutkuyla veriyorum dersimi...Veriyorum da, gerçekten yararlı olabiliyor muyum ? Kimi öğrenciler oturdukları sırada yarenlik ediyorlar ( Daha akıllı cep telefonu salgını başlamamış)...Bir gün, coğrafyacı olduğumu öğrenen bir öğrenci küstah bir tavırla, sesinin tonuna nefretin tüm yoğunluğu sinmiş... Ne dedi bana ?
'' Bu, Üniversite'nin ayıbıdır. Bölüm Başkanlığı bulamamış mı  hakiki bir edebiyat hocası ?''
Haftada 4 saat dersi ''meccane'' verdiğimi,  kendilerine zaman ayırmamın bir ''özveri'' anlamına gelmesi gerektiğini belirtsem de öğrenci aşağılamayı, sırıtarak sürdürdü. Peki, o genç Kiril Elifbası'nı biliyor muydu ?
'' Hayır, bilmenin lüzumuna da inanmam zaten.''
Darılma , küsme, gücenme yok, ders vermeyi sürdürdüm. Bereket, odamın  bulunduğu  Diş Hekimliği Fakültesi ile Fen Edebiyat birbirine yakın; karşı karşıya. Arada ağaçlı bir gezi alanı, dinlenme yeri var. Öyle olunca ulaşım için zaman yitimi sözkonusu değil.
Bize göre özveri...Fakat, aradan zaman geçti, Rektör Mehmet Özaydın ile birbirimize girdik. Beyefendinin Eğitim Fakültesine Dekan vekili olarak atadığı zatı muhteremin icraatını YÖK Başkanlığı'na şikayet ettim. Elbette M Özaydın dehşet öfkelendi  ( Demek, o zamana değin, hiçbir öğretim elemanı böyle cüretkar bir eyleme geçmemiş ) ve beni iğrenç bir ithamla Olağanüstü Hal Bölge Valiliği'ne şikayet etti. Bölge Vali Yardımcısı Hüseyin Başkaya   işleme bile koymamış suçlamayı. Gergin günlerdi. Rektör Emekli Albay idi ve Üniversite'yi kışla disiplini ile yönetebileceğini sanıyordu. OHAL Valiğine dilekçe yazıp gönderiyordum : '' Eşime, çocuklarıma, malıma ve mülküme bir saldırı olursa, bir zarar gelirse müsebbibi Rektör M Ö'dür.'' Çünkü o zat, Üniversite' nin güvenlik görevlilerini ''fedai'' gibi kullanma eğiliminde idi. 
Bu olaylar üzerine Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanı Davut Başaran, sanki ben dersi silah zoruyla kapmışım, kendi kendime karar verip de o dersi vermeyi üstlenmişim gibi, Tahir Kahraman'a demiş ki:
'' Emrullah Güney'e o dersi vermen hata idi. Adam, Rektörümüze muhalif...Senin hakkında da tahkikat yaptıracağım. Muhakkiki de  belirledim...''
Bir süre sonra arkadaşım T Kahraman İzmir'e, 9 Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi'ne geçti. Kim, neyi yitirdi...Özverili, dakik, çalışkan, öğrenci üzerinde etkili bir öğretim üyesinin Diyarbakır'dan ayrılması kimilerini pek mutlu etmiş olmalı...İyi  yetişmiş, görevini bir ‘’ misyoner’’ titizlğiyle yapanlar geri bölgelerde daima rahatsızlık yaratırlar. Çünkü, öğrenci-genelde- kim çalışkan, kim değil; bilir…
Taşra üniversitelerinin neden birer ''Yüksek Lise'' olarak kaldığını, bir karşılaştırma yapılırsa, neden Papua Yeni Gine'den bile gerilere düştüğünü  bu örnek yeterince açıklamıyor mu ?
                                                                                        ............................... 30 Ekim 2016