NEREDE O ESKİ RAMAZANLAR

NEREDE O ESKİ RAMAZANLAR

Ramazan, gecenin lacivert örtüsünü sabırla aralayan bir kandil ışığı gibiydi. Karanlığın içinden süzülen huzur, sokak aralarına kadar yayılırdı. Ayın ilk hilali göründüğünde, gökyüzü sanki ince bir tebessüm takınır; minareler, yıldızlarla fısıldaşan zarif parmaklar gibi semaya uzanırdı. O an, kalpler aynı saatte çarpmaya başlardı.

Sahur vakti, uykunun en tatlı yerinde kapıyı çalan davulun tok sesiyle bölünürdü gece. Davulcunun ritmi, taş kaldırımlarda yankılanırken mahalle aralarında dolaşan bir masal anlatıcısına dönüşürdü. Pencerelerden sızan loş ışıklar, gecenin koynunda açan küçük çiçekler gibiydi.

Ramazan artık eskisi gibi kapı kapı dolaşan bir selam değil, ekranların soğuk ışığında yalnızlaşan bir gölgeye dönüştü. Sahurda davulun tok sesi yerine telefon alarmlarının metalik ötüşü uyandırmaya başladı. Pencereler karanlığa değil, mavi ekranlara açılırken, gecenin bereketi, bildirim sesleri arasında usulca eriyip gitmeye başladı.

Sahur sofrasında çayın buharı, duaların görünmeyen kanatları gibi yükselirdi tavana. Peynir, zeytin ve sıcak ekmek, fakirliğin değil sade ama bereketli bir şükrün simgesiydi. Kaşıkların hafif tınısı, gecenin dinginliğine ilişen zarif bir nota gibi duyulurdu.

Gün boyu tutulan oruç, yalnızca açlıkla değil, sabırla da sınar insanı. Güneş, yavaşça ufka doğru yürürken saatler ağır bir ipek gibi akıp giderdi. Susuzluk dudaklarda ince bir çizgi bıraksa da, kalpte büyüyen sabır çiçeği her şeye değerdi.

Şimdilerde ise gün boyu tutulan oruç artık çoğu zaman sabırla değil, zorunlulukla sınanır hale geldi. Susuzluk ve açlık, dudaklarda ince bir çizgi bırakmaktan çok, sabırsız bir huzursuzluğa dönüştü. Kalpte büyüyen o eski sabır, yerini zaman zaman şikâyete bırakmaya başladı. "Sakız orucu bozar mı?" tarzı soruların çemberindeki laf kalabalığından çıkamıyor ekseriyeti.

İftara yakın vakitler, evlerin içi tatlı bir telaşla dolardı. Tencerelerde kaynayan çorbanın kokusu, sokaklara kadar taşar, sofralar en güzel örtülerle donatılırdı. Her tabak, paylaşmanın sessiz bir davetiyesi gibiydi. Şimdi sofralar fotoğraf karelerine sığdırılan gösterişli tabaklara dönüştü. Paylaşmanın sıcak eli yerine, beğeni sayılarının soğuk hesabı oturuyor masaya. Hurmanın tadı aynı belki, ama niyetin içindeki o eski mahcubiyet ve şükür her evde aynı yankıyı bulmuyor.

Ezanın ilk notasıyla birlikte zaman bir anlığına durur sanki. Hurmanın bal rengi tadı, suyun serinliğiyle birleşir, uzun bir bekleyişin ardından gelen şükür, kalplerde yankılanırdı. O an, yalnız sofralar değil, gönüller de açılırdı. Şimdilerde ise bencilliğin ve hırsın kör eden etkisiyle paylaşımın, sevginin, şefkatin, yardımlaşmanın erdeminden uzaklara savruluyor insan.

Teravih geceleri, cami avlularını serin bir huzurla doldururdu. Omuz omuza duran insanlar, aynı duanın içinde birleşirdi.. Minarelerden yükselen ışık, gecenin alnına sürülen bir nur lekesi gibi parıldardı. Şimdi saflar seyrek, adımlar aceleci, dualar bazen zihnin dağınık sokaklarında kayboluyor sanki. Dualar seyrekleşirken, kargaşa esir alıyor ramazanın o asil rengini.

Ramazan’da komşuluk da başka türlü yaşanırdı. Bir tabak tatlı, bir kâse çorba kapıdan kapıya dolaşırken selamlar çoğalırdı. İhtiyaç sahiplerine uzanan eller, görünmeyen bir köprü kurardı kalpten kalbe. Bir tabak tatlının taşıdığı samimiyet, yerini kapalı kapıların ardındaki sessizliğe bıraktı. Tencerelerde kaynayan çorbanın buharı artık sokağa taşmıyor, kokusu sadece mutfağın duvarları arasında sıkışıyor. Davetsiz bir soğukluk sarmış sokakları.

Oysa Ramazan, kalpten kalbe kurulan görünmez köprüydü. Şimdi maalesef o köprünün bazı tahtaları eksik. Ramazan’ın kalbinde attığı bu ritim, bir gölge gibi yalnızca hatırlarda yaşıyor.

Bayram sabahına yaklaşıldığında Ramazan, ardında ince bir hüzün ve tatlı bir hatıra bırakırdı. Sanki uzun bir misafirlik sona ermiş gibiydi.. Hilal yeniden göğe çizilirken insan, bir ay boyunca öğrendiği sabrı ve merhameti yanında taşırdı.

Ramazan olduğu yerde hep duruyor. Değişen ramazan değil, bizleriz. Değiştikçe, eskidik , eksildik ve yozlaştık. Kim bilir, belki de küllenmiş bir ateş gibi içimizde duran o eski Ramazan, bir içten davetle, bir paylaşılan lokmayla yeniden harlanmayı bekliyor.