NEVŞEHİR VE ÇEVRESİNDE KUM ÇEŞİTLİLİĞİ VE TOPRAĞIN YAPISI

NEVŞEHİR VE ÇEVRESİNDE KUM ÇEŞİTLİLİĞİ VE TOPRAĞIN YAPISI

Yöremiz aslında kum cennetidir. Kızılırmak yatağından alınırsa beton kumu olarak kullanılmaktadır. Zira özgül ağırlığı diğer kumlara göre ağırdır. Sıva kumu dediğimiz daha hafif yapıdaki kumlar çay yataklarından alınmaktadır. Avanos-Çavuşin arasındaki Maccan (Göreme) Çayı yatağında çok büyük bir kum potansiyeli bulunmaktadır. Keza çok uzak olmayan yerlerde de kum yatakları bulunmaktadır. Öyleyken hafif kum çeşitliliği de kendini göstermektedir.

Bunun yanında topraklarımız, kumlarımız kadar zengin bir yapıda değildir. Bunu Güzelyurt mahallesindeki evimin balkonundan bile rahatça göre bilmekteyim. Karşı dağ tepelerinin arkasındaki Haflı mevkiine doğru uzanan tepelerin dikçe ve rüzgâr alan sırtlarında toprak kayıp olurken alttaki pembemsi ve kayamsı taban yapısı görünmektedir. Güneyden kuzeye doğru 2000 Evler Mahallesi boyunca uzanan “Kızıltepelerde” yukarda bahsettiğimiz taban kitlesi toprağın görünüşüne hâkim olduğu da görülmektedir. Ne hikmetse Merkez ilçenin en güzel bağları da burada bulunmaktadır. Tabi buralar da imara açılmıştır.

Gülşehir’in “Hırka tepesinden, Avanos’un “Köy bağı nı”da içine alan “Deve Bağırtan” da 80’li yıllarda çam dikiyorlardı. Denk geldi o projede çalışan bir mühendisle tanışmıştım. “Bu kuru tepelerde iğne yapraklı ağaçlar büyüye bilecek mi?”Diye sorduğumda: Bu kuru tanınan tepelerin içinde su çeken tabakalar var. Göreceksiniz ağaçlar daha çabuk büyüyecektir”. Demişti. Öyle de oldu. Seyyahların hatıratlarında, yazılı ve yazısız anlatılan tarihimi da buraların orman olduğunda bahis edilir. Tepelerde ayrıca yüzsuları bulunmaktadır. Bu yüzden Civardaki hemen hemen tüm tepeler; İster geniş yapraklı, ister iğne yapraklı fidanlarla donatıla bilir. Yönetimlerimizin üzerine düşen bu tepelerin ağaçlandırılmasını sağlarken, ranta en ufak metelik dahi yem vermemeyi sağlamaktır. Kim bilir birkaç on yıl sonra yüzlerce dönüm tutan bu tepeler yine ormanlara kavuşur. Ormanlar yağmur çeker, oksijen üretir, karbondioksiti elimine eder. Ağaçlandırmada da çeşitlendirme fırsatı verir. Konuda bahsi geçen yerlerde dolaşırken onlarca Antep Fıstığı ( Pistacia ) ağaçlarına rastlamıştım. Zor olan bu fidanlar boş meyveler veriyordu. Oraya bu fidanları yetiştirenler erkek ağaç dikmedikleri ilk bakışta hemen anlaşılıyordu. İnanırımsınız? Erkek ağaçların dikilmediğini bir lütfü Kerem olarak gördüm. Zira orada yaşayanlar bu ağaçları tarumar ederdi. Yeni tokide, bir deyişle günümüz otobüs terminalinin arka taraflarında insanlar bir elinde uzun değnekler, diğer elinde Pazar çantaları, sahipli-sahipsiz olan ekeneklerde badem ( Amygdalus Communis ) topluyorlardı Topladıklarının yanında da ağaçlara zarar veriyorlardı. Oralarda ekenekleri olanlar da bu durumu tahmin ettikleri için bağlarını boş bırakmışlardı. Ha eminim onlarda oraya gelecek rantları beklediklerinden gayet eminim.

Her şeye rağmen henüz topraklaşmamış öncesi volkanik bir yapıya sahip olması tarımda da zorlayıcı bir unsur olarak kendini göstermektedir. Yöremiz insanı bu konuyu da bağları, bahçeleri ve yettiği yere kadar tarlaları Krizime ederek toprağı verimli bir hale getirirken, ekenekte çıkan taşları ise bağ veya tarlalarda sınır taşı olarak kullanmışlardır. Örnek olarak Kayseri-Nevşehir karayolundaki tarlalardan çıkan taşlarla sınırlara sıvasız duvar yapımı görülmektedir. Ayrıca karşı dağda irili ufaklı bağların krizime edilmek sureti ile toprağın verimliliğinin artırılması yatmaktadır. Keza Nar Kasabasında Çayın yakınında dışarıdan getirilen taşlarla yapılan özler, insanımızın çalışkanlığına örnekler teşkil eder.

Topraklarımız en doğal hali ile bu günlere gelmişti. “Günümüzde her şeyin doğalını arayan insanlarımızın dedeleri içinse doğallık en sıradan bir değerdi. Aynı zamanda şehirler, kasabalar ve tüm yerleşkeler yavaş yaşanıyor, hayat daha mutluluklar sağlıyordu. Sonraki nesillerde peyda olan kazanma hırsı, enini sonunu düşünmeden pervasızca verilen kararlar, Kurumların halkı yeteri kadar uyarmaması, yetmiyormuş gibi yapılanların denetlenememesi gibi unsurlar arasında kimyasal gübrelerin esemesi bile okunmaması gerekir.

Yumuşak kayaların ufalanmasıyla oluşan pudra toprak olarak bilinen bir çeşit kum, briket imalinde katkı malzemesi olarak kullanılmaktadır. Bu kumul yapı brikete sağlamlık kazandırırken renk bakımından da pembe nin bir tonu olarak doğal bir güzellilikte sağlamaktadır. Nevehir’in batısında bulunan bu kumul, Çataldere den tutun, Sanayi sitesinin kuzey uçlarından Kepez kayalıklarına kadar bulunmaktadır. Sanat atölyemde de bir şeylerde kullanırım diye bir çuval kadar bu kumuldan bulundurmaktayım.

Yöremizde pekmez toprağı olarak bilinen özel bir toprak türü de vardır. Pekmez kaynatılırken kazana dökülür. Pekmeze berrak bir renk vermesinin yanı sına asitliliğini de azalmakta pekmeze lezzet katmaktadır. Toprağın rengi bem beyazdır.

Avanos ilçesinde, testi, çanak gibi sanatsal yapılarda kullanılan kil toprak vardır. Kızıl ırmağın uzak yerlerden getirip Avanos a sunduğu güzel bir hediye olarak görmek gerekmektedir. Keza Fokurdağın (Kara Dağ) kuzey cenahlarında kaolin madeni bulunmak tadadır. Seramik yapımında kullanılmaktadır. Başka yerlerde bulunan killi toprak, yöremize has olarak üretilen “Çömlek peyniri” hazırlamasında çömleklerin ağzını sıvamakta kullanılmaktadır. Toprak bahsi olduğu için hışırdan tekrar bahis etmek isterim. Eski taş evlerin pek çoğunda eşme kiler bulunmaktaydı. Kayadan oyma veya toprağı deşmek suretiyle yapılan bu kilerlere hışır getirtilip sulanmaktaydı. Bu sayede kiler üşütecek kadar serin ve nemli olurdu. Başta peynir olmak üzere ev için kullanılacak yiyecek ve içecekler buralarda muhafaza edilirlerdi. Lazım olan her şeyin en yakın doğadan elde edilmesi gerçekten bir nimettir.

Yöremizin toprak yapısını inceleyecek olursak; % 85 i tınlı, %9 Killi-tınlı, %2 Killi, %4 kumlu bir yapı çıkmaktadır. Küresel ısınma, çok uzunca yıllardır süren insan hataları sonucu bu topraklar kur bir bozkıra dönüşmüştür. Günümüzde, iğne yapraklı ve geniş yapraklı ağaç topluluklarına pek rastlanmazken, meşe ağaçları en sık rastlanan ağaçlardır.

Durum bu kadar kısıtlıyken, yöremizde modern tarıma geçilememiştir. Üzüm dahi ta Hititlerin yaptığı tarımı yapmaları oldukça düşündürücüdür. Bu açık fenni gübrelerle, yer altı fosil sularla kapatılmaya çalışılması geçici bir refah getirse de, uygunsuzca kullanılan var olan önce azalır, sonra biter. Su politikalarını verimli kullanamayan hükümetler sonu gördüğünde de Nevşehir ve çevresi çöl kapsamına alını verir. Oysa tarımcıların beklediği sadece alım garantisiydi. Bu sayede yer altı suyu da kurtarıla bilirdi.

Kimyasal gübrelerin çıkmasıyla topraktaki doğallık kaybolmaya başlamıştı. Topraklarımız bakir olduğu için limitini doldurana kadar verimi artırmıştır. İnsanımız sadece bu günü düşündükleri için böyle davrandıklarını biliyorum. Tek düze tarım günümüzde toprağı yorduğu kabul edilmektedir. Günümüzde organik tarımın önemi daha iyi anlaşıla gelmiştir. Yazısız tarihten derlediğim bir anekdot Kimyasal gübrenin ilk başta Göre Kasabasında kullanıldığını söylemektedir. Şirket bu gübrelerden halka dağıtmak için çalışmalarda bulunmuş, halk gübreleri kabul etmemiştir. İktidar partisini devreye sokmuşlar, parti mensubu bir köylü ile zoraki yapılan antlaşma şöyleymiş; Tarlasının yarısını bildiği gibi tarımına devam edecek, diğer yarısında ise kimyasal gübre kullanacaktı. Gübre fabrikasının temsilcileri organizasyonun başından beri bulunmuşlardı. Dedik ya toprak bakirdi. Bir de köylüler gelip-gidip o tarlayı gözlüyorlarmış. Hasat zamanı geldiğinde tarlada her iki taraftan elde edilen ürünler yığılmıştı. Kimyasal gübre ile oluşan ürün akıllara zararmış. Kimyasallar gayri kullanıla bilecekmiş. Fabrika temsilcileri ne pirimler almıştır. Yöremize kamyon kamyon kimyasal gübreler getirilirken her zamanki gibi o günde de rant kazanmış. Gübreleme işine bir standart da getirilmemiş, denetlenmemiş. Ne kadar çok gübre ve su o kadar çok verim. Deyimi neredeyse sabit fikir olarak kalmıştı.

Traktör furyası sanırım 70’li yıllarda çıkmıştı. Gübre böyle olunca, su kuyuları da açılabilirdi. Meralar tarlalara dönüştürülmeye başladı, bu da stratejik bir hata olduğu ortadadır. Bu konuda temiz zihniyette olmayanların açık kapısıdır diye düşünüyorum. Tarlalara verilen kimyasal gübreler bilmem ne kadar ton olsa da gübre satan esnaflar hep zengin olmuştu.

Bir çorba kaşığı toprak oluşa bilmesi için doğa kaç yüz yıl uğraşıyor bunu da hesap etmek gerekir. Bu oluşumun başlamasını basit bir gözlemle anlatalım. Sanat Atölyemin yanındaki yol parkelerinin arasında biten otları temizliyordum. Bozkırların hâkim bitkilerinden, günümüzde istilacı diye tabir edilen bir brom (bromus sp.) bitkisini yolmayıp, gözlemlemeye başladım. Rüzgârların getirdiği tozları tabanında biriktiriyordu. Parke aralarındaki serme kumdan suyunu alıyor ve isti bahtına büyüyordu. Rüzgârlar ayrıca bu mini floraya yapraklar ve organik atıklarda getiriyordu. Bu mini flora (Bitki topluluğu) çok kısa zamanda kendi işine yarayacak faunayı da(Böcek-hayvan topluluğu) bulmuştu. Bir deyişle orada bir dönüşüm başlamıştı.

Bu küçük gözlemi ağaçlarda incelediğimiz zaman miktarların arttıkça arttığını görmekteyiz. Meşe toprağı, çam toprağı gibi ağaçların altındaki toprağın daha kıymetle olmasının nedeni aynıdır. Alan daha geniş olduğu için yapraklar, meyveler ve diğer organik maddelerin varlıkları böcekleri kuşları ve diğer hayvanları çekmektedir. Organik malzemeler böcekleri, böcekler kuşları derken adeta mini bir âlemin, döngünün yapısını tasvir etmektedir. Rüzgâr erozyonu böyle kümelerden alamadığı toprak tozlarını açık alanlardan almaktadır.

Yazımda su kayalarından bahsetmiştim. Yöremizin, hemen hemen tamamı bu yapıdadır. Yanardağ küllerinin sıkışmasıyla oluşan böyle topraklar en tabandan da olsa suyu çekmektedir. Zira Deve Bağırtan ın tepelerinde yetişen o iğne yapraklı orman ağaçları tüm bu çevrede de yetişe bilmektedir. İşin özü ağacı doğru ve kurallarında eke bilmek veya fidanları doğru dikmekte yatmaktadır.

Binlerce yıldır yufka da olsa toprağı sağlam, suyu bol ve temiz, vadilerimiz ve bozkırlarımız yem yeşil olan doğamız vardı. Bu güzel beldemiz gayri çölleşmeye durdu. Üstelik bu dejenaryon birkaç on yılda olup biti vermişti.

Toprak insanı dediğimiz o muhteşem atalarımızın son temsilcileri yaşını başını almış yaşlılardı. Gençlerimiz ise atasıyla aynı görüşte değillerdi. Çaba dahi göstermiyorlardı. Şehir, şehir derler nesi var bilmem de, şehir köye gitmediği için köy şehirlere geliyor. Köyde varlığı olan, hayatı daha özgür karşılama imkânı olan, hayatı daha ucuz karşılama imkânlarına sahipken standardı daha düşük bir hayatı tercin ediyorlar.

Toprak dediğimizde üzerinde yaşayan insanlarımızdan ve tarihi döngüsünden bahsetmeden geçmek olmaz. Toprak; Birçok ananeyi barındırırken, kanunu, aile yapısını, imeceyi, yaşamı da barındırır. Tarihi, ağaları ve savaşları da barındırır. Bu olguları toplarsak bize vatan olur.

Tarihimizde Anadolu seyrek nüfuslu bir yermiş. Osmanlının yıkılış günlerinde Balkanlardan, Doğudan göçler almış, Fransızlar Güneyde Türk yapısını engellemek için birçok Arap yerleştirmiş. Mübadeleler yaşanmış buradan gidenler ve yerlerine gelenler olmuş. Türkmen sürgünleri yaşanmış. Anadolu hepsini kabul etmiş. Anadolu da hiçbir azınlık asimile olmadan yaşaya bilmişti. Toprağın üzerinde yaşayanların durumu böyleydi.

Maddi açıdan zayıf olan kitleler, imece yoluyla sadece kendilerine yetecek kadar toprak ekerlerdi. Bağ bakımı nispeten daha kolay oluyordu. Nevşehir pazarı tüm Anadolu da tanınmış bir yer olduğu için genelde bağ ürünleri ve küçükbaş hayvan yünleri değerlendirile biliyordu. Bitmek tükenmez savaşlar, kıtlıklar, civarlarda bulunan eşkıyalar hayatı zorlaştırıyorlardı. Cumhuriyetin ilanı birçok zorluğu yenmişti. Atalarımızın geçmişi böyle hikâyelerle dolu idi.

GÜVERCİNLER VE KATKILARI

Güvercinler çok sevimli kuşlardır. Ekonomik özelliği de olunca yöremizde güvercin popülasyonu akıllara zarar bir şekilde artmış. Bu yetmemiş Nevşehir damlarında da güvercinlikler oluşturulmuş. Bunların meraklıları; Cins, taklacı, pal, kabak gibi özelliklerini ince noktalara kadar inceleyip örenmişler. Güvercinlerin böyle nitelikleri de insanlara eğlencelik ve kâr da getirmişti. Tarihte bu kuşlar haberci kuş olarak da kullanılmıştır. Yöremizde güvercin sevdası abartılmıştı. Bazı meraklılar işi gücü bırakmış sadece güvercinlerle uğraşır olmuştu.

Nevşehir kültüründe güvercinlere bakmanın seremonisi bile vardı. Sabah namazından sonra duanı edersin, güvercinlerin yanına öyle çıkıp; Yemini suyunu tamam edersin. Ey beynamaz, (Namaz kılmayan kişi) onlar Allah’ın masum kullarıdır. Bu işlemi yapmazsan evine uğursuzluk gelir. Bir adamda güvercinlerle uğraşıp, işini okulunu asıyor diye oğlunu döver, sinirle bir güvercini duvara çalar. Bir hafta sonra filan felç geçirince tanıdığı her kes ittifakla adamın felç geçirmesini buna yormuşlardı.

Yöremize uğrayan seyyahlarda güvercinlerden ve güvercinliklerden bahsetmişlerdi. Güvercinler yuvalarını tanısınlar diye etrafına toprak boyalarla, şekiller resimler yaparlardı. Göreme vadilerinde bu gibi resimler hâlâ durmaktadır.

Aile baskısıyla güvercin sevdasından vaz geçirilen bir dostumla bu konuyu konuşuyordum. Aradan yıllar geçti, işim gücüm oldu, çocuklarım oldu. Ben unuttum mu? Asla… Güvercinle uğraşan bir dostumun mekânına giderim. Benim için aldığı iskemleye otururum. 2-3 saat güvercinleri izlerim. Güvercin sevdasının yarasını kalbimden atamadım. Demişti. Oysa hocam da demişti ki; İnsanın merakı ve sevdası işi olması çok uygundur.

Bir zamanlar güvercin gübresi sektör haline gelmişti. Bazı insanlarımız güvercin gübresi işini meslek haline getirmişti. Birçok aile de gelirini çeşitlendirmek için aynı işi yapmaktaydı. Güvercinliklere tapu veya senet kayıtlarına almanın payanın da kiralama usulünde başvurulurmuş. Güvercin gübresi günümüzde de kısıtlıda olsa çuvallarla satılmaktadır.

Tarım ürünlerinin zaman içinde azalması, bağ ve bahçelere bakımın azalması yerel ürünlerimizin itibarsızlaşmasına neden olduğu günleri yaşadık. Durum böyle olunca da güvercin gübreleri itibarlarını yitirmeye başladı. Günümüzde çuvallanmış şekilde nadirde olsa satılmaktadır.

GÜNÜMÜZDE TARIMIN DURUMU

Başta üzüm olsun, kayısı olsun emeğin hakkını vermemesi ürünlerin dallarında kalmasını, daha sonra da ağaçların ve üzüm kütüklerinin kurumalarına neden olmuştu. İnsan işi ne kadar ciddiye alırsa iş de insanı o kadar ciddiye alır desek de, kendimden örnek vermek isterim. Bağda kayısılara bakmak için kilometrelerce yürümek zorunda kalmıştım. Topladığım kayısıları ancak bir araç tutup getirmek zorundaydım. Neticede biz de kayısıları kurutup sattık. Sattığımız kaysılar onları getirmek için tuttuğum aracın ücretini bile karşılayamamıştı. Başka bir arkadaşım, Kavak kasabasında, vadi tabanında bulunan elmalığından elmaları getirememişti. Zira onları vadiden çıkartmak zor iş olduğu gibi kazanacağı gelir emeğini karşılamıyordu. Eskiden eşeklerle evlere servis yapmak en azından evlerdeki elma ihtiyacını karşılamaktaydı. Günümüzde bu denklemden çıkartılan eşek, zamanında demek ki işe yarıyormuş.

Ne ekelim, nasıl ekelim. Emekçe az verimde ve gelirce daha fazla olan ürünler nelerdir. Sorularını sorarken, nasıl satalım, kime satalım. Alacağımızı alamazsak ailenin bir senelik emeği heba olur. İnsanlarımızın böyle soru ve problemlerle yüzleşmeleri aslında eğitim eksikliğinden meydana gelmektedir. Osmanlı zamanında dünyanın en pahalı baharatı olan safran, Osmanlının en gözde tarım ürünlerindenmiş. Safran bitkisi İran-Turan bitki topluluğuna ait bir bitki olduğunu biliyoruz. En küçük ekeneklere, bahçelere, Saksılara dahi ekile bilmektedir. Az ürünü bile geliri çeşitlendirir, çok ürünün ün geliri ailelere hatırı sayılır kazançlar sağlar. Günümüzde safranın ekmeğini İran yemektedir. Yunanistan’da bile tarımı yapılmakta hem güzelliğinden faydalanılmakta, hem de gelirlerini artarak artan bir düzeyde kullanmaktalar. Safran bolu yerleşkesi ismini bu bitkiden almaktadır. Keza salep, dondurmanın olmasa olmazı… Bu işin ticaretini yapanlar bu bitkileri doğadan topluyorlardı. Neyse ki zamanımız da doğadan salebin toplanması yasaklanmış, yetiştirenlere de teşvik verilmiş. Salep’in de gelirini İran kazanmaktadır. Bir makalede okumuştum. Yurdumuzda kullanılan salebin ancak % 30’u yetiştirilmekte, geri kalanı İran’dan ithal edilmekteymiş. Efendim, Salep de İran-Turan Bitki topluluğunun bitkisidir. Lale yetişen her yerde yetişe bilir, her geçen zaman içinde çoğalıp gider.

Halep Türkmeni bir dostumla buğdayı konuşuyorduk. Tarlalarında çörek otu yetiştirdiklerini söylemişlerdi. Tarımı buğdaydan daha kolay ve ucuz, fiyatı buğdayın 4 katı, satışlarımız da peşin demişti. Çörek otu aynı zamanda yöremizde kendiliğinden yetişen bir bitkidir.

Bu gibi ürünlerin satışında, üreticilerin kandırılmaması konusunda, devlet 1. Derecede yardımcı ve teşvikçi olması elzemdir. Zira bu yeni ürünler kazandıkça topraklarımızda tarım artacaktır. İstihdamlar doğacaktır. İthal ettiğimiz bu ürünleri ihraç etmeye başlayacağız. Safran ilk baştan ilaç sanayinde kullanılmaktadır. Hani yüksek okullardan mezun olup işsizim diyen çocuklarımız araştırın, devlet bitki konusunda akıllara zarar teşvikler veriyorlar. Salep buna örnektir. Dondurma tüm dünyada tanınıyor ve yeniyor. Hemen hemen her köy hayvancılık yapacak kabiliyettedir. Keçileri yetiştirip, dondurmayı köylümüz neden imal edip satamasın. Kahraman Maraş da bir işletme 150 keçi ve salep yetiştiriciliği yapıp sadece Almanya ya ihraç etmektedir.Böyle oluşumların hayatta kala bilmesi de has niyetlere bağlıdır. Ya değilse arpalık haline getirilebilir. Partizan bir bakış açısı böyle projeleri mah-vı perişan etmenin ötesinde insanlarımızın temiz niyetleri ni de bozar. Liyakatli insanlarımız, ülkemizin kalkınma motorlarıdır. Kurulacak kurumlar bağımsız ve denetlene bilir olması gerekir. Liyakatsizliğe birkaç oy için razı olan insanların da geleceği karanlıktır. Ah Köy Enstitüleri ah…

İnsan Köy Enstitülerinin hayalini kurmadan da duramıyor. Aynı Marşsal yardımları gibi bu da Amerika’nın Türkiye hakkındaki planlarından dı. Her konuda olduğu gibi Tarımda da Millilik gerçekten elzem miş. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de fen fikir insanlarımız bulunmaktadır. Bizler acaba bunları niçin değerlendiremiyoruz? Yoksa yüreklendiremiyor muyuz bilmiyorum.

Günümüzde, birçok problemle gelen küresel tehditlerle de karşı karşıyayız. Küresel ısınma gerçek bir tehdittir. Susuzluktur, mevsimlerin kaymasıdır, sel felaketleridir. Burada da insanımızın umarsız kaldığını görüyoruz. Küresel ısınma ile mücadelenin yolları da vardır. Lâkin bunları pek göremiyoruz. Rant her şeye elini sokar olmuş. Madene ve ranta ormanlarımız kesilir olmuş. Paranın çok ama çok sevildiği çağlarda yaşıyoruz.