ÖLÜME NASIL BAKMALI!
Ölen ölür, kalanlar gün bekler, sıra bekler
Bebekler doğar doğmaz eceline emekler
Hayat, diri ve canlı olmaktır. Ömür ise insanın canlılar aleminde geçirdiği süredir. “Ömr-ü hayat” tabiri, canlı olarak geçirilen zamandır.
Yaşamın sona ermesi toplumumuzda “ecel” ve “vade” kelimeleriyle ifade edilir.
Her iki kelime de özünde “belirlenmiş zamanın sonu” ve “süreli vaktin sona ermesi” manasını taşır.
Bir Arap şairi;
Zamanı bir gemi gibi görüyorum, bizimle ölüme doğru
Akıp gidiyor, fakat hareketlerini göremiyoruz. (I)
“Her canlı ölümü tadacaktır” ayetinde geçen ‘zevk’ kelimesine, “…ölüm acısını duyacaktır” anlamı verilebileceği gibi “… ölümün tadını zevkini alacaktır” manası da yüklenebilir. Her iki anlamda temelde şunu söyler; ölümün kendine has, sadece ölenin duyumsayacağı özel bir tadı/durumu vardır.
Batılı bir yazar (Julian Young) ölüm ile sahicilik arasındaki ilişkisini “cesaret” üzerinden iki farklı şekil alabileceğinden bahseder:
a- Şayet birey, öleceği olgusunu cesaretle kabullenirse onun yaşamı psikolojik bakımdan sahici hale gelir.
b- Şayet birey, ansızın ölümün kendini bulacağı gerçeğini cesaretle kabullenmezse onun hayatı psikolojik olarak sahiciliğini kaybeder.
Bir başka yazar: “Kişiye sıkıntı ve kaygı veren, ölümün kendisi değil ölme düşüncesidir.” der.
Ölümden korkan kişinin yaşadığı endişenin sebebi, kendi günahlarıdır.
Hakikatin ölçüsü Tanrı/vahiydir. Çünkü hayatı da ölümü de kimin daha güzel eylemlerde bulunacağını sınamak için yaratan O’dur.
Bu ve benzeri ayetler, “emanet” ve “imtihan” kavramlarını çağrıştırır.
Yaşlı bilgelerimiz birbirine “nasılsınız?” deyince “emaneti taşıyoruz.” Şeklinde cevap verirlerdi. Emanet ahlakı, sadece taşıdığımız canı değil yaratılmış her şeyi kapsar. Bu bilinç, kişinin emanet olarak kabul ettiği her şeyi hassas bir sorumluluk duygusuyla adeta gözü gibi korunmasını beraberinde getirir.
Güncelde insanlar; “Bu hayat benim hayatımsa bu beden benim bedenimse istediğimi yaparım.”
Bir olgu olarak imtihan, insanın öncelikle bu dünyadaki zorlu yaşam olaylarından güçlenerek çıkmasıdır. İmtihan, bireyi yoran ve yıpratan bir eylemdir. Ancak sonucunda harika bir ürün ortaya çıkabilir.
Katlanılması zor musibetler, acılar ve dertler, bireyin psikolojik sağlamlık ve esneklik düzeyini artırır. Bu durum ruhsal güçlenmeyi beraberinde getirir. İnsan güçlendikçe sorunları çözmede ustalaşmaya başlar.
Nietzsche’nin; öldürmeyen acı güçlendirir. Cümlesi, imtihan kavramını harika bir şekilde betimler.
M. Hamdi Yazır, vefat eden hocası için yazdığı şiirinde;
Nefislerin hoşlanmayacakları bir bela ortaya çıktı,
Bütün niyetleri azarladı ve zanları titretti, hesapları sarstı.
Belâ, yol yol, türlü türlüdür. Bizim belamızın yolu, kanunu da
Yerlerinde Sa’dan dikeni bitirmek için harman döğer gibi nefisleri döğmek, ezmektir.
Bahar obaya, güzel bir dirlik, bir refah vaad etmişti.
Derken üzerlerine musibetler, hadiseler dökmeye başladı…
Beyitleriyle başlayan mersiyede:
Hayat bizi aldatıyor, hâlbuki ölümümüz
Onun memesinden sütlerini emiyor.
Günümüzde İslam düşüncesinin onaylamadığı bir anlayışla karşı karşıyayız. (II)
Modern hayatta ölüm, hazlarla yaşamak ve hazların sona ermesidir. Bu durumda ölüm, başka bir varoluşa açılan bir kapı değil, defedilmesi gereken bir bela olarak algılanmaktadır.
Pek azımız sevdiklerimizin ölümüne tanık oluyoruz; ölüm anı, itina ile gözlerden uzak tutuluyor. Oysa hem görmeliyiz hem de büyük-küçük yakınlarımıza göstermeliyiz. Göstermeliyiz ki ibret alınsın.
Hz. Peygamber; ‘lezzetleri bıçak gibi kesen ölümü sıkça hatırlayın.’ buyuruyor. Bu ilahi mesaj, İnsanın kendisine bir nefes kadar yakın olan ölüm gerçeğini unutmamalı sanki her an ölecekmiş gibi yaşamalıdır. Bu durum, dünyadan eli eteği çekmek olmamalı, aksine yaptığımız işi onun razı olacağı şekilde yerine getirmek olmalıdır.
Ölümü her daim hatırda tutmak, iyi bir insan ve kâmil bir mümin olma hususunda bireyi motive edicidir. Ölüm, yasaklanan değil sıklıkla anılması gereken bir gerçekliktir.
Ölen kişi, yok olmuyor. Biz görmesek de o vardır ve var olmaya devam edecektir.
Ölüm geldikten sonra sevdiklerimize, anılarımıza, umutlarımıza, dünya görüşümüze ve bunları idrak eden bilincimize neler olacağı meselesi de kaygının şiddetini artırıcıdır. Geride kalanlarla -dünya ortamında- yeniden bir araya gelmenin imkansızlığının idraki, psikolojik bakımdan oldukça yıpratıcıdır. Bu mutlak gerçeklik, insani ilişkilerimize daha dikkat etmeyi, kimseyi kırmamayı, hoşgörülü olmayı beraberinde getirmelidir.
“Dünyada vaz geçmekte zorlanacağınız mala sahip olmaktan sakının”
Ölüm kaybolmak mıdır?
Kaybolan şey, yitip giden anlamınadır.
Öyleyse ölüm, yitip gitmek anlamında bir kayboluşumdur?
Bu sualin cevabı elbette ‘Hayır’dır. Zira Anadolu kültüründe; “rahmetli oldu”, “göçünü topladı”, “ahirete irtihal etti” veya “Hakk’a yürüdü” gibi ölümden sonra yeni bir hayatın var olduğunu hatırlatan ifade tarzları mevcuttur.
Rahmetli olmuşsa söz konusu rahmetin gerçekleşeceği bir mekânın,
Göçünü topladıysa yeni bir menzile doğru hareketin,
Hakk’a yürüdüyse Allah’a ve asıl gerçek hayata doğru yürüyüşün başlaması söz konusudur.
Sıklıkla “…innâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn” (…Doğrusu biz Allah’a aidiz ve kuşkusuz O’na döneceğiz.) ayeti ölümü anlamlı kılması açısından çok önemlidir.
Mevlâna ölümü, “şeb-i arûs” (Düğün Gecesi) yani Allah’la buluşma vakti olarak tanımlar.
Günümüzde ölenin ardından; “…maalesef kaybettik” ya da “acı kaybımız için üzgünüm” tarzındaki ifadeler, sonsuzluk diyarında yeniden buluşma arzusunu dikkate almayan söylemlerdir. Ahiret bilinci zayıfladığı ya da hiç gelişmediği zaman ölümün doğal bir olgu olarak kabullenilmesi güç bir hal olabilir. Ahiret bilinci zayıf olanların, ölüme yükledikleri anlam yok oluştur. Yukardaki ayette de ifade edildiği gibi, bizi imtihan için gönderen Yüce Yaratıcıya yine dönecek ve yaptıklarımızın hesabını vereceğiz.
Çünkü ölüm bir gerçektir. Vefat eden için artık dünya hayatı bitmiştir. Allah’ı gayrısında her canlı fanidir. Ebedilik sadece O’na aittir. Yukarda da ifade ettiğim gibi İslam inancına göre ölüm bir yok oluş değil ebedi bir hayatın başlangıcıdır.
Ölüm sonrası yasa gelince; taziye süresi üç gündür. Yas süreci ise genelde altı ila on iki ay sürebiliyor. Daha uzun sürerse durum normallikten çıkarak patolojik bir hal alabilir. Bu durumda bireyin hayat kalitesi ve sosyal ilişkilerinde bozulmalar tezahür edebilir. (III)
Ahirete nasıl gitmek istersiniz?
Ben; “Ümmetin emini,” iki hicret sahibi, Uhud’da herkesin başı derdine düştüğünde Son Nebi’nin etrafında etten duvar ören/lerden, uğruna her şeyini fedaya tereddüt etmeyen, Peygamber’in mübarek yanağına batan telleri çıkarırken iki dişini kaybeden, İslam davası için Bedir’de babasını öldürmekten kaçınmayan, Şam fatihi Ubeyde bin Cerrah gibi ölmek isterim.
O mu, o, ilk Müslümanlardandı. (IV) O, Şam’da baş gösteren salgın hastalığında son nefesini vermeden önce Müslüman duyarlılığı gereği önce Halife Ömer’e durumunu belirten bir mektup yazdı. Ardından etrafındakilere/askerlerine nasihatte bulundu. Üzerindeki emanetleri verdi ve bir müddet sonra da ruhunu teslim etti. (V) Ahmet BELADA
---------0------
I- (Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Yay. İst. 1971, C. 9, s.6051)
II- a.g.e
III- Araftaki Kelimeler, (Ölüm, Prof. Dr. Asım Yapıcı) DİB Yayınları, Ankara 2025
IV- Sâbikûn-ı İslam
V- Amvâs Vebası başlayınca yapılan istişare sonunda Hz. Ömer Şam’a gitmekten vazgeçer. Ubeyde’nin de gelmesini ister. O da: Ey Müminlerin Emiri! Senin bana ihtiyacının ne olduğunu anladım. Ben Müslüman askerlerden bir askerim. Kendime onlardan farklı bir muamele yapamam. Yüce Allah, benim ve onlar hakkında hükmünü verinceye kadar onlardan ayrılmak istemiyorum. Beni kararından muaf tut. Askerlerimle baş başa bırak.
Belli ki, şehadet sarıp sarmalamış!
Etrafındakilere/askerlerine! Ey, insanlar! Bu hastalık sizin için Allah’ın bir rahmeti ve Peygamberimizin size olan duasıdır. Bu hastalık sizden önceki salih kişilerin ölüm sebebidir. Size bir vasiyetim var. Bu nasihate bağlı kaldığınız sürece hem hayatta hem de ahirette hayır üzere bulacaksınız. Namazı kılın. Zekâtı verin. Orucu tutun. Hac yapın. Sadaka verin. Mütevazı olun. Birbirinizi sevin. Akraba ziyaretinde bulunun. İdarecilerinize karşı sadık olun. Onlara tavsiyelerde bulunun. Dünya hayatı sizi aldatmasın. Şayet bin sene de yaşasanız sonunda benim gibi gideceğiniz yer bellidir. Çünkü Allah insanoğluna ölümü yazmıştır ve hepsi leçektir. Onların en faziletlisi Rabbine en itaatkâr olandır. En çok amel eden ise ahireti için amel edendir.
Benden müminlerin emirine selam söyleyin! Ona benim geride hiçbir emanet bırakmadığımı, emanetlerin tamamını sahiplerine teslim ettiğimi belirtin. Sadece iddet süresi dolmadan evlenen Hârice’nin kızı hakkında bir karar vermedim. Bir de bana kendisi yüz dinar göndermişti, onu geri iade edin.” (Doç. Dr. İlyas Acar, Hz. Ebû Ubeyde b. Cerrah, DİB Yay. Ank. 2024)