HÜSEYİN KAYA : MUALLİM MEKTEBİ TALEBESİ...(*)

 

Bir yerde görürsen ki

Ağır ve edalı akar

Dal dal söğütleri öperek

Samur üç belik gibi

Üç koldan sular

Müjdeler olsun efendim

Edirne'desin. (1)

Birinci Büyük Paylaşım Savaşı'na girmediği halde Yunanistan , Britanya'nın kışkırtmasıyla topraklarını genişletmeğe başladı. Bizans'ı diriltmektir ereği. Ege Denizi'nin doğusuna,İzmir'e asker göndererek 15 Mayıs 1919 günü Küçük Asya Askeri Harekatı'nı başlattı. Balkan Savaşı sonunda kazandığı topraklarla da yetinmemişti ; Batı Trakya'dan Meriç'in doğusuna geçti ve 25 Temmuz 1920 günü Yunan Ordusu Edirne'ye girdi.

Edirne: Üç ırmak şehri. Meriç, Tunca,Arda burada birleşip tek ırmak olur. Bursa'dan sonra Osmanlı'nın Avrupa'daki payitahtı. Tuna boylarına yürüyüşün başlangıç noktası. Selimiye Camisiyle Türkün gönlünde taht kurmuş belde. İstanbul payitaht olduktan sonra da halkın ruhunda, gönlünde sultan beldesi olmayı sürdürmüş mübarek şehir.

İşgal başladıktan sonra Edirne'de neler değişti ? Rumlar çıldırdı. Sevinç gösterileriyle komşularına, mahalle arkadaşlarına saldırmağa başladılar .''Okulda kalan 40-50 öğrenci, bodrum katından dışarı çıkamıyorlardı. Birbirlerine sokulmuşlar, derin bir kederin nereye varacağı, ne kadar süreceği bilinmiyen üzüntüsü içinde, konuşmadan bekleşiyorlardı. Ara sıra korkunç bir vızıltı ile havayı yarıp geçen bir top mermisinin patladığı duyuluyor ve çocuklar dağılıyorlardı.''

Burası Edirne Muallim Mektebi'dir. Ya şehir ne durumdadır ? '' Bütün Edirne'de hayattan eser kalmamıştı. Dükkanlar kapalı, caddeler bomboştu. Daha evvel davranıp İstanbul'a kaçamayan halk, bağlara dağılmış, köylere yayılmıştı.''

Hüseyin ,Kırcaali'de doğmuştu. Rodop Dağları, Evlad-ı fatihan diyarı artık Bulgaristan sınırları içinde kalmıştı.'' Ana baba ve memleket hasreti, içinde bir çıra gibi yanar dururken şimdi, Edirne'de de esirlik acısına katlanmak...''

Daha birkaç yıl önce Bulgar işgalinin acılarını yaşamış Edirne, bu kez de Yunan'ın eline düşmüştü. '' Birden uzaktan gelen çan sesleri çoğaldı ve hızlandı. Bu, düşmanın gelmesini sevnçle karşılayan Rumların dua ettiklerini anlatıyordu.''

Muallim Mektebi güzel, apak, geniş pencereli bir yapıydı. '' Kendi içine kapanmış hisli bir varlık gibi durgundu ve hala direkte duran Türk bayrağı, yaralanmış kuş gibi çırpınıyordu.''

Edirne Rumları işgal ordusunu nasıl karşılıyordu : '' Hüseyin, İstanbul yolunun iki tarafındaki Yahudi evlerinin inik perdeleri arkasında, telaşlı hareketler sezinliyerek caddeyi sonuna kadar hızla yürüdü. İstasyona giden büyük caddede Rumlar kaynaşıyordu. Ellerinde Yunan bayrakları taşıyan Rum çocukları, balkonlarda ve sokakta elleri demet demet çiçeklerle dolu Rum kızları vardı. Zito, Zito Venizelos...Zito Elenika ! sesleri, alkışlar duyuluyor, kaldırımlarda at nalları şakırdıyordu. Bu nal sesleri yaklaştı ve uzaktan ellerinde mavzerler, caddenin bir tarafında biri, bir tarafında öbürü at koşturan iki öncü göründü. Eller alkış tutuyor, gırtlaklar haykırıyor ve çiçekler saçılıyordu.''

Ne zaman dikilip hazırlanmıştı o haçlı Yunan bayrakları ? Demek aylardır, yıllardır beklemişti kentin Rum halkı Yunan ordusunun gelişini.

Muallim Mektebi yeni ders yılına nasıl başlamıştı ?  Yunan işgal kumandanlığı dokunmamıştı ;  talebeler kovulmamıştı. Fakat Türk bayrağı indirilmiş; göndere Yunan bayrağı çekilmişti. Talebeler başlarını kaldırıp o bayrağa bakmak istemiyorlardı.

Yeni bir ders konulmuştu : Yunan Dili. Bu dersi kim veriyordu ? '' Ceketinin arkasını yukarı sıyırarak, iki elini de pantalonunun  ceplerinden çıkarmadan konuşan , küçük hain gözlü, çiçek bozuğu  yüzünde sipsivri burnu parlayan Rumca öğretmeni pek sinir şeydi. Herkesin mutlaka neşeli olmalarını istiyor, çocuklara soğuk soğuk şakalar yapıyordu.''

Muallim Mektebi eski canlılığını yitirmişti. Talebede değil gülecek, konuşacak mecal yoktu. Ege Denizi doğusunda Yunan Ordusu'nun ilerlemesi gün gün, sıcağı sıcağına halka duyuruluyord. Aydın, Balıkesir, Bursa,Afyon...Kiliselerde dualar ediliyordu.

Bir gün İşgal Ordusu'ndan bir subay Yunan bayraklarıyla Mektep'e gelir. Talebeye dağıtmak ister. Tek bir çocuk almaz. Önce sessiz durur öğrenci. Durgunluk, Sadi adlı öğrencinin ağlamağa başlamasıyla yerini hıçkırıklara bırakır. '' Herkes, bütün çocuklar hüngür hüngür ağlamağa başladılar ve tek bir kişi, bir tek bayrak almadı. Müdür Kemal Bey'in de gözleri dolu dolu idi. Bu gözler, yaşlarını olağanüstü bir kuvvet harcayarak tutuyorlardı. Fakat bu çabada ne korkunç, ne içe işleyen bir kederin pıhtıları vardı.''

Kumandan kızsa da sesini çıkarmaz. Gözlerinde intikamını alacağının işaretleri vardır. Hademe bayrakları toplar. Sonra öğrenciler sıra sıra kiliseye götürülür : '' Yürüdüler. İstasyon Caddesi'nden sonra İstasyon Caddesi'ne vardılar. Abacılar başına doğru çıkıyorlardı. Caddeler çok sık ve gösterişli bir surette bayraklarla donatılmıştı. Yollar askerden geçilmiyordu. Saat Kulesi'nin yanına varmadan, Ali Paaşa Çarşısı'nın Abacılar başına açılan kapısının ötesinden saptılar, Maarif Bahçesi'ni geçtiler. Burada kalabalık daha çoktu ve insanlar kucak kucağa bir yığın halindeydiler. Bu kalabalığın arasındaki dar yoldan ilerleyerek kilisye girdiler.''

 Yunan Ordusu bir Türk şehrini daha işgal etmişti. Topraklarımızda yakıp yıkarak, asıp keserek ilerleyen düşman ordusunun kati zaferine dua ediliyordu. Muallim Mektebi talebesinin başları eğiktir.  Gönülleri Anadolu'da savaşanlarla beraberdir. Yürekleri, bir gün yurdu kurtarmak veya ölmek için savaşan milli kuvvetlerle, bütün çocuk sevgileri ve bütün solmaz umutları bu mücadelenin anlamı olan Kemal Paşa adınadır. Merasimi yaşlı gözlerle, fakat sertleşen bir sabır içinde seyrederler.

İşgal Kumandanlığı hemeen maarif işlerine el atmıştır. Yeni bir Rum Lisesi açılmıştır. Okulun Rum öğrencileri deney yapmak için Muallim Mektebi'ne gelirler. Arsız, şımarık,yaygaracı, kaba saba şakalarla muallim namzedi Türk talebesinin nefretini kazanırlar.

Bir deney aygıtını çalan Rum çocukla kavga eder Hüseyin. Yumruk yumruğa, yerlerde yuvarlanarak. Birikmiş tüm hıncıyla yüklenir; vurur da vurur. Elleri yetmez, ayaklarıyla...Fakat Rum çocuk bu olayı burada bırakı mı ? Hüseyin bilir başına gelecekleri. Yakalanırsa eğer. Tunca kıyısındaki bahçelere dalar. Yıldırım Mahallesi'nden dolanır. Yürür yürür...Burnu kanamıştır.Başında, alnında  şişlikler vardır. Elleri, yüzü  derin tırmık yaralarından çizik çizik... Giysileri yırtılmıştır. Nereye gittiğini bilmez. Uzakta görünen köylere girmeğe cesaret edemez,yürür. Yorgun,aç,susuz,uykusuz...Sabah olurken bırakır kendini bir köy evinin önüne. Sızar kalır. Bu, uyku değildir; bayılma halidir.

Yunan İşgal Bölgesi değildir burası. Gornamilo Köyü Bulgar sınırı içindedir. Yüksekçe bir yerde, meşe ormanı kenarındadır. Önünde göz alabildiğine gömgök bir ova uzanmaktadır ki Meriç ,ortasında kıvrıla kıvrıla akar gider .Georgi Yamukof adlı köylü bulur Hüseyin'i. Eve taşırlar. Balkan Savaşı'nın düşmanlıkları geride kalmıştır. Bulgar halkı Yunanları sevmemektedir. Hüseyin'in bir kavga nedeniyle Edirne'den kaçtığını anlar ev halkı.

Baygın Hüseyin gözlerini açtığı zaman başından geçenleri düşünür. Nerede olduğunu anlamağa çalışır. '' Kalk kalk, korkma ! Burada iyi insanlar arasındasın. '' Evin kadını Türkçe konuşmaktadır. Ellerini, kollarını ,alnını, boynunu sıcak su ile temizleyen kadın onun soyunmasına yardım eder, yatağa yatırır.Sonra sıcak süt içirir ve uyuması için yalnız bırakır.

Hüseyin, farkına varmadan sınırı geçip bir Bulgar köyüne ulaşmıştır. Hüseyin uyanınca başında bekleyen köylüleri görür. Muhtar da aralarındadır. Hüseyin herkese minnettar olduğunu söyler. Köyde Türkler de vardır. Karagözoğlu  adlı Türk iri yarı orta yaşlı, sevimli bir köylüdür. O ilgilenir Hüseyin'le. Başından geçenleri anlatır ve Şumnu Muallim Mektebi'ne gidip tahsilini tamamlamak stediğini söyler.

Karagözoğlu, bir süre dinlenen Hüseyin'i alır kendi evine götürür. Aynı yaşta Mehmed adlı bir oğulları vardır. Yarenliği koyulaştırırlar.

Türklerin Mustafapaşa, Cisri Mustafapaşa; Bulgarların Svilengrat dediği kent bir saat uzaktadır. Ertesi sabah güzel bir kahvaltıdan sonra ,Mehmet talikasıyla Hüseyin'i oraya götürür. Karagözoğlu ailesi, cebine köy sandığından sağlanmış bir miktar harçlık da koymuştur .

'' Türkiye gününden kalma kasaba, kesilmiş biçilmiş, yolları genişletilmişti. Kasaba büyümüş, eskisi kenarda, düşmek üzere bulunan bir yaralı tırnak gibi kalmıştı. Araba, yeni kasabanın düzgün caddelerinden geçerken Hüseyin, içinde bir üzüntü duyuyordu. Edirne'nin bakımsız mahalleleri, kargacık burgacık sokakları acaba ne kadar yıl sonra bu hale gelecekti?''

Hüseyin Kasaba'daki İslam Cemaati Reisi ile görüşür. Şumnu'ya gitmek istediğini söyler. Oradaki Türk Muallim Mektebi'ne. Din adamı yaşlıdır. Şumnu Müftüsü'ne bir mektup yazar. Ayrıca 500 Lef para verir. Tren istasyonuna birlikte giderler. Mehmet,Hoca yemek yerler birlikte. Yarenlik ederler. Herkeste Edirne'nin, Doğu Trakya'nın Kemal Paşa ordularınca kurtarılacağı inancı vardır : '' Biz yıllar yılı Türk bayrağına hasretiz. Oradan gelmiş olanlar bize onun rengini, güzelliğini hatırlatır. Yarının neler getireceği pek bilinmez ama, umudumuzu içimizde saklıya saklıya göçüp gitmekten korkuyoruz. Bu yardım seni isteğine ulaştırsın ve sen çalış. Bize hiç bir borcun kalmaz evladım.''

Hüseyin, karşısına çıkan bu insanları ömrü oldukça unutmayacaktır.

Tren yolculuğu başlar. Kayacık, Filibe...Sabah Sofya...Bulgar Krallığı'nın paytahtını gezer, dolaşır. Yer yer Türk kentleriyle karşılaştırır. Özlemi büyür. Dobrin püsküllü bir fes satın alır burada. Tren kalkar; Vitoş Balkanı'nın bağrına doğru dalar. Plevne'de Gazi Osman Paşa'yı, Sultan Hamid yardım göndermediği için, bir huruç harekatıyla kaleden çıkan Türk askerlerinin Rus Çarlık ordularına teslim olmasını tarih bilgisini düşünerek acı acı anımsar ve kendini tutamayıp, ağlar.

Şumnu...Gimnazya talebesi Şumnulu bir Türk çocuğuyla trende tanışmıştır. Buradaki Muallim Mektebi'nin yatılı ve paralı olduğunu öğrenir. Hocalar da talebeler de sarıklı ve cübbelidirler.  Deliormanlı Cumalı'nın Behzat'ın verdiği bilgilerle aydınlanır Hüseyin.

Şumnu Hüseyin'de derin bir düş kırıklığı yaratır. Perişan bir mektebin medrese talebeleri de pejmürdedir. Derslerin nasıl yürütüldüğünü bile düşünemez artık.

Varna'ya gitmeğe karar verir Hüseyin. Tren onu Karadeniz kıyısına ulaştırır. Osmanlı yönetiminin Anadolu'ya yapmadığı bayındırlık eserleri Balkanlara, Tuna boylarına yapılmıştır. Daha bu topraklar bizimken, Anadolu halkının vergileriyle buralara raylar döşenmiş, ulaşım kolaylaştırılmıştır.

Varna...'' Koyu mavi uçsuz deniz, kıyıları beyaz dantellerle çevrilmişti. Bu beyaz danteller geriliyor, sonra kabarıp yine kıyılara yayılıyordu. Varna, Şumnu'dan çok daha güzel, Sofya kadar büyük, onun kadar düzgündü. Rıhtımda büyük beyaz vapurlar, bacalarından ağır ağır dumanlar püskürerek sıra sıra dizilmişlerdi. Vinçler büyük gürültülerle havalanıp inerek yük bırakıyorlar ya da yük alıp kaldırarak vapura dolduruyorlardı.''

Parası bitmek üzeredir Hüseyin'in. Otele de gidemez. Bir tren vagonunda geceyi geçirir ve cebindeki son 1 lef ile bir somun alır. Tenha sokaklarda gezerken bitmesinden korkarak lokma lokma yer. Taze ekmek lezzetlidir. Bir çeşmeden su içer. Sağlıklı ve temiz giysili öğrencileri gördükçe yüreği burkulur. Gide gide İslam Cemaati Reisliği levhası olan bir binaya raslar. Hiç yardım alamaz. Derin bir üzüntüyle oradan ayrılır.

Aç Hüseyin için Varna'nın güzelliği hiç bir anlam taşımaz. Aç aç uyur. Limanda direğinde Türk bayrağı olan kömür taşımak için gelmiş gemileri görür. Açlıktan bayılmak üzereyken önüne çıkan ilk gemiye girer. Kırmızı biberli kuru fasulye imdadına yetişir.  Ekmekle tadına vara vara yer, kendine gelir. Anadolu Kavağı'nda iner. Gemi kaptanı cebine birkaç kuruş da koymuştur. Galata Köprüsü'nde para ödemek gerekir. Yeterli gücü yoktur. Maarif Nezaret'ni bulur. Rastlantı bu ya, eski öğretmenleriyle de karşılaşır. Yardımlarla bir talebe yurdunda bir süre konuk edilir.

1921 yılında İstanbul işgal altındadır. Padişah Vahdettin'in iradesiyle  İstanbul Muallim Mektebi'ne yatılı talebe alınmaz.Hüseyin'in belgeleri eksik bulunur. Hiçbir okula kabul edilmez.

Bunalım giderek artar. Ne yapmalı? Bir İtalyan yolcu gemisine gizlice girer,saklanır. İstanbul'da helvacılık, bozacılık yapan Arnavutlar özgür bir devlet olarak ortaya çıkan memleketlerine dönüyorlardı. Kazançlarını bölüşemeyince aralarında kavga ediyorlardı. Hüseyin herkesin sermayesine göre hesabını yapar ve Arnavutların güvenini kazanır.

Bilet denetimi için gezen görevlilere görünmemeye çalışarak gemide saklanan Hüseyin,Arnavutların arasında güvendedir. Artık açlık da duymaz. Hep birlikte yer içerler. Gemi Çanakkale Boğazı'ndan geçerken 1915 Savaşlarını düşünür. '' Binlerce ağır topun hallaç pamuğu gibi attığı yassı tepelerde hücuma kalkan düşmana karşı yerden ya da mezardan  çıkarmışcasına fırlayan Mehmetler, Hüseyin'in gözleri önünde canlandı. Onların toza bulanmış, barut dumanıyla  kararmış tunç yüzlerini, parlayan süngülerini, fırlattıkları bombaları görür gibi oldu.Gözleri doldu.''

Gemide iki çömeziyle (Petko ve Stoyan) birlikte yolculuk yapan Per Morelli adlı bir rahip vardır. Ortodoks halkı katolikliğe çevirmek için çaba gösteren bir misyoner din adamı. Hüseyin'i de cömert davranarak, tadlı elmalar ikram ederek kendi davasına kazandırmak ister. Fakat, delikanlı rahibe yüz vermez. Aralarında tartışma çıkar.

Gemi Ege adalarının arasından geçer ve Korent Kanalı'nı geçerek Adriya Denizi'ne ulaşır. Brindisi'de, kendisine kol kanat geren Arnavutlarla vedalaşır, gemiden iner.Başındaki fese bakarak ''Albanez'' derler. Türk olduğunu anlatmağa çalışır. Bu güzel şehirde de aç aç gezer. Sonra bir zift fabrikasında pek az ücretle çalışmağa başlar.

Kırcaali Yahşilerden Hacı Ahmet'in geliniyle burada karşılaşır Hüseyin. Bir hemşehri. Kimin hanımı ? Talat Paşa'nın. Berlin'de bir Ermeni komitacı İttihat ve Terakki'nin güçlü sivil paşa'sını vurmuştur. Gurbette karşılaşan hemşehriler birbirine destek olurlar. Hüseyin de bu durumdadır. Bristol Otelinde kalmağa başlar. Cenaze için Berlin'e gitmek için yola çıkanlar Hüseyin'i de davet ederler. Fakat o, Anadolu'ya geçmek, Ankara'da okumak istadiğini bildirir. '' Ankara, milletinin kara bahtını ak yapmaya savaşan, korkunç ve medeni düşmanları yenmeye uğraşan bu kartal yuvası onu çekiyordu.''

Aldığı yardımla Roma'ya gider Hüseyin. Sakarya Meydan Savaşı kazanılıca, İtalyann kamuoyunun TBMM'ne güveni artmıştır. Trende Yorgo adlı bir grekle tartışır ve adının Sakarya olduğğunu söyleyince Yorgo ona hakaret eder. Hüseyin'in yanıtı destansıdır : '' Sakarya, tek teek insanların adı değildir. O bir nehir adı idi yalnızca. Ama iki aydan beri ,bir milletin ve bir tarihin adı oldu. Ben de kendime o adı seçtim. Siz bunu iyi bilirsiniz.''

Tren Napoli'den geçer. Çıplak ve kavruk Vezüv şehrin arkasında tehditkar yükselmektedir. Tepenin üstünde de şemsiye gibi duran bir duman bulutu vardır. Tepenin yayvan bir ağız gibi görünen doruğunda bu buluta, sanki nefes verircesine bir şeyler katılıyor gibiydi. ''

Güzel köşkler arasından geçerek tren Roma'da durur. Akdeniz dünyasının uygar beldesi Roma,Hüseyin'i şaşkınlığa düşürür. Burada hem Osmanlı Devleti'nin Sefarethanesi  ( Manyasizade Feridun Bey, Salahaddin Refet Bey ) hem de TBMM Temsilciliği  ( Cami Bey, Akil Bey ) vardır.

Osmanlı Sefarathanesi'nde Hüseyin'in Ankara'ya gönderilme istemi ortamı gerer. '' Bizim serserilere verilecek paramız yok.''

TBMM Temsilciliğinde görevli Akil Bey ile bir dükkandan şapka alır Hüseyin. Artık fese veda vakti gelmiştir.

O sırada Roma'ya gelmiş olan Şehzade Abdürrahim Efendi'yle tanışır Hüseyin. Aralarında hoş olmayan bir ''mükaleme '' geçer. Bu konuşmaları Cami Bey'e anlatıır. O günlerde bir gazetede Sait Halim Paşa'nın da öldürüldüğünü okur. Enver Paşa Orta Asya'da, Cemal Paşa Tiflis'te öldürülmüştü.

Roma'da, dedesi islam olmuş bir İngiliz olan İstanbullu Ali Robinson adlı bir genç , Hüseyin'in, film artisti olması için ısrarcı olur.

Osmanlı İdaresi'nin Roma'daki Sefiri Osman Nizami Paşa güya yardım eder gibi Hüseyin'i Emniyet Genel Müdürlüğü'ne bildirir. Aldığı yazıyı götüren genci Polis,gözaltına alır. İtalyan sınırları dışına çıkarılmak üzere trene bindirilir. Kaserto, Bari Limanı. Bineceği gemi İstanbul'dan kaçak bindiği aynı  gemidir.  Draç ve Brindisi'den sonra Korfu'da Adriyatik Denizi'ni arkada bırakır. Korent Kanalı...Pire...Ege Denizi...Çanakkale Boğazı...Marmara Denizi ve İstanbul.

Pasaportu yoktur Hüseyin'in Vapurdan bir memur onu Hariciye Nazareti'ne götürür. Perşembe,Cuma günleri resmi daireler kapalıdır. Gerisin geri vapura gelirler, bir kamarada kalmak zorundadır. Cumartesi günü Hüseyin'in kim olduğu anlaşılır, eski arkadaşlar tanık olurlar.

İstanbul işgal altındadır. Rumların taşkınlıkları sürmektedir. Ermeniler intikam peşinde hiç bir fırsatı kaçırmazlar. Hüseyin böyle bir ortamda derin acılarla yaşamak zorundadır. Arana arana bir aşevinde iş bulunur. İşine dört elle sarılır. Çalışır, tutumludur; para biriktirmeğe başlar. Yarım kalmış eğitimini tamamlamak, muallim olmak tek ideali, tek ereğidir.

Düşman savaş gemileriyle dolu İstanbul'dan ayrılanın vakti gelmişti artık. Vapura biner. İstanbul Boğazı'ndan çıkan vapur işgal kuvvetlerinin yoğun denetimlerinden sonra Karadeniz'e çıkıyor. Zonguldak'tan sonra İnebolu'ya ulaşıyor. TBMM İnebolu Sorumlusu subay vapura çıkıp yolcuların belgelerini inceliyor. Hüseyin'in belgelerini geçersiz buluyor ve yırtıp atıyor. Anadolu'ya çıkamamak, bir muallim mektebine girememek...Ağlıyor. Fakat TBMM işi çok sıkı tutmaktadır. İstanbul üzerinden binbir insan gelmektedir İnebolu'ya. İçlerinde olasıdır ki hayınlar da olabilir. Kemal Paşa'nın canına kastedecekler de.

Kaymakam İsmail Hakkı Bey'e verilecek bir mektubu İstanbul'da almıştır Hüseyin. Yetkiliye bunu söyleyince, mektubu gösterince sorun çözümlenir ve karaya çıkar. Kendisiyle birlikte sandık sandık mühimmat da vapurdan boşaltılmaktadır. Bunlar İstanbul Müttefik Kuvvetlerinin depolarından kaçırılmış savaş araç ve gereçleridir.

'' Çok güzel bir küçük kasaba burası. Önünde bir büyük kumsal uzanıyor ve kasaba az geride bulunuyordu. Rıhtım yoktu. Kumsalın bir yerinde kocaman bir yelkenli kıyıya yanaşmış, sulara bata çıka kaynaşan insanlara sandıklar veriyordu. Adamlar o küçük sandıkları başlarının üstünde kıyıya çıkarıyorlardı. Bu sandıklar küçüktü ve iki yanından ipler sarkıyordu.''

Kaymakam, İnebolu'da TBMM temsilcisidir : '' Konuşmasında bir ağırlık, sözlerinde bir sağlamlık vardı. Yeni kurulan TBMM Hükümetinin bu ilk yıllarındaki memurları nasıl da insanlık saygısını yüreklerinde taşıyorlardı. Bu kişiler demek yepyeni bir Devlet kurmanın heyecanı ile dopdoluydular.''

Hüseyin derin bir saygıyla konuşur Kaymakamla. Kastamonu, Ankara yolu açılmıştır önünde. İnebolu'yu gezer. Kağnılar durmadan silah taşır. Acıklı gıcırtılar sanki destan söyler gibidir. '' Şalvarlı, beli kuşaklı, türlü renkten başörtülü  genç ya da yaşlı kadınlar sürüyordu kağnıları. Aralarında çocuklu, hatta emzikli gelinler vardı. Bebeler analarının sırtına bohça gibi bağlanmışlardı. Kağnı dizisi İnebolu'nun hemen arkasında yükselen dağın yamacında açılan yolda dolana dolana uzanıyordu.''

İnebolu'da bir süre bekler Hüseyin. Silah taşıyan bir kamyonda boş bir yer bulur.  Dağları homurtularla tırmanır kamyon. Ecevit Beli'nde durulur. Sonra İsfendiyaroğlu'nun kalesi Kastamonu'ya ulaşılır. Sğrücüyle vedalaşır Hüseyin. Ne mutlu ki, karşısına iyi insanlar da çıkmaktadır.

Hükümet Konağı'nda Maarif Müdürlüğü. Fakat Muallim Mektebi'ne yalnız Kastamonulu çocuklar alınmaktaddır. Önce kaydı Lise'ye yapılır Hüseyin'in.

O günlerde TBMM Orduları 30 Ağustos günü genel saldırıyı başlatmış ve 9 Eylül günü İzmir'e girilmişti.

1920 yılında Edirne'nin işgaliyle başlayan bir ömür kesiti 1922 yılının 9 Eylül günü Kastamonu'da sona eriyordu. Hüseyin artık Kastamonu Muallim Mektebi talebesiydi ve son yılı nurada okuyup TBMM'nin buyruğunda vatan topraklarının sonsuzluğunda bir yerde çocuklara bilgi dağıtacak; okuma yazma, vatan sevgisi öğretecekti...

........................

                Kitap burada bitiyor. Öğretmen Hüseyin Kaya'nın binbir serüven geçirmiş ömrü, ne yazık ki 1928 yılında sona eriyor. Bu bilgiyi ithaf yazısından öğreniyoruz. '' Hüseyin Kaya 1928 yılında, çok sevdiği öğrencileriyle çalışmaya doyamadan, pek genç yaşında hayata gözlerini yummuştur. Bu satırlar O'nun  Anamur'un yeşil kıyılarında bilmediğim, görmediğim mezarına bir damla göz yaşı, bir demet çiğdem olsun diye yazılmıştır.''

..............................

* AKOL ,Osman Korkut. 1968. Kurtuluş Savaşında Bir Çocuk.

            Ankara Kurtuluş Matbaası. 160 sayfa.

1.   Niyazi Akıncıoğlu. Şiirler.

.............................

Osman Korkut Akol : ( 1904 Kırcaali-1975 ). Edirne Muallim Mektebi'ni 1924'te bitirdi. İlkmekteplerde görev yaptı.  Kazalarda Maarif Memurluğu ... 1946'da gazeteciliğe başladı. Kimsesiz, korunmaya muhtaç çocukların durumuyla ilgili çalışmalar yürüttü. Yetiştirme Yurtlarının çoğaltılması için çalıştı. İşitme engelli çocuklarla görme özürlü çocukların yetiştirildiği okulların ayrılmasına önayak oldu. 1965'te emekli oldu. Eğitimle ilgili kitapları vardır : Kimsesiz Çocuklar (1950), Milli Eğitim Şurası'na Muhtıra (1952), Topyekun Çocuk Davası (1954).

......................................

                                                  10 Nisan 2019. Diyarbakır