ABDULLAH BİN MÜBAREK
On bir ayın sultanı Ramazan Ayını ihya etmeye çalışıyoruz. Cennet kapılarının açıldığı, Cehennem kapılarının kapandığı, şeytanın zincire vurulduğu bu mübarek ayın herkese hayır getirmesini Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyorum.
Dayanışmanın yardımlaşmanın, arttığı veya artması gerektiği bu mübarek ramazanşerif inşallah hepimiz için hayır olur.
Umarım bunu idrak eder, yaşantımıza pozitif bir anlayış katarız.
Uzun ve sıcak günde ibadet duygusuyla Allah için oruç tutan müminlerin, açlıktan ölen insanları düşünmesi için bir fırsattır Ramazan
Okumakta olduğum Prof Dr. Mehmet Sait Hatipoğlu’nun “Hadis Tetkikleri” isimli kitabında rastladığım bir şahsın örnek davranışını siz okurlarıma paylaşmak  istiyorum.
Öncelikle bu şahısla ilgili dönemin iki büyük şahsiyetinin görüşünü vereyim:  
Tabiundan Sufyân ibn Uyeyne: “ Sahabe ile Abdullah bin. Mubârek’i karşılaştırdım. Sahabe’nin, Hz. Peygamber’le arkadaşlıkları ve onunla beraber gazaya çıkmış olmaları dışında, İbnu’l-Mubârek’e üstün bir taraflarını görmedim.”
Aslında Sufyân ibn. Uyeyne bu hayranlığında yalnız değil.
Bir başka muhaddis ve fakih, İmam Sufyân-ı Sevrî ise (ö. 161/778), bu örnek Müslüman’ın züht (takva) derecesini şu şekilde anlatmaya çalışmıştır: “İbnu’l-Mubârek’in sene boyu yaşadığı hayatı ben üç gün olsun yaşamaya kalksam beceremem.”
Bilindiği üzere, İbnu’l-Mübarek, kendi devri âlimlerini de hayran bırakan, ilim ve ahlaka sahip birisidir. O aynı zamanda Anadolu cihadına katılmış, pehlivan yapılı bir muharip ve büyük servet sahibi bir tüccardı. Kazancını ilim adamı yetiştirmek ve onların geçimine yardımcı olma yolunda harcamıştır.
Sefilâne, pejmurde bir hayatın, ona göre Müslüman takvasıyla bir alakası yoktur.
Onunla ilgili aşağıdaki şu ibretlik olayı nakletmek istiyorum:
“İbnu’l-Mubârek maiyetindeki insanlarla beraber hac seferine çıkmıştı. Yükler dolusu erzakla… Hizmetkârlardan birisinin getirdiği bir keklik yolda ölmüş ve bir süprüntülüğe atmışlar. Orada bulunan küçük bir kulübede küçük bir kız çocuğunun kafasını uzatıp uzatıp atılan kekliğe baktığını İbnu’l-Mubârek atının üstünden fark eder. Kız kimseye görünmeyeceği bir ânı kolluyor. İbnu’l-Mubârek böyle bir imkânı sağlayınca, kızcağız üzerindeki tek peştamalla gelir, o ölü kekliği kapıp kulübesine kaçar. O an, Abdullah bin Mübarek, hizmetindeki bir gence: “Git çocuğun kapısını çal, o kızı al getirder. Getirilen kızdan alınan bilgi yürek parçalayıcıdır. Meğer kulübede iki kız kardeş yaşıyorlarmış. Varlıklı sayılan babaları ölmüş, zalim herifler gelip ellerinde ne varsa alıp götürmüşler, tek peştamalla kalakalmışlar.Öyle ki ölü eti yemenin kendilerine helal sayılacağı bir çaresizliğe düşmüşler.
Onları dinleyen İbnu’l-Mubârek kızcağıza soruyor: “Size bakacak kimse yokmu?” “Yok!” cevabını alınca içi kararıyor ve yanındaki gence: “Yanımızdaki malları bu kızlara ver.” diyor ve vekilharcına dönüp: “ Kaç paramız var?” diye soruyor. Paranın miktarını öğrendikten sonra, bu koca âlim o anda hiç beklenmedik şu kararı veriyor: “Yirmi dinarı ayır, Merv’e dönüşümüz için herhâlde yeter. Gerisini şu kızın peştamalına doldur.”
Üstadın emri yerine getirilmiştir. Kendisine soruyorlar: “Niçin hacdan vazgeçtin?” İşte verdiği cevap:
“ Bu yaptığımız, bu seneki haccımızdan daha sevaptır.”
Günümüzden bin iki yüz sene evvel yaşanmış bu ibret dolu hâdisenin başkahramanını rahmetle anıyor ve bu davranışı İslam dünyasında, hâlen semt pazarı artıklarından evine azık derleyenlerin az olmadığı bilinip dururken, alay-ı vâlâ içerisindeki zengin büyüklerimizin (!) takdirlerine arz ediyorum.
Öyleyse haydı, ölmüş keklik yiyenleri görmeye ve hayırda yarışmaya.