TASAVVUF
/Ahmet Yaşar Ocak’ın Tasavvuf Telakkisi/
Ülkemizde ve dünyada milyonlarca bağlısı bulunan tasavvuf, inkârı mümkün olmayan bir olgudur. Şeyhlerinin bir işaretiyle, yapamayacakları olmayan bu kurumlar, potansiyelleri gereği siyasetçilerin de göz ardı etmediği müesseselerdir. İnsanlar üzerindeki etkisinden olacak ki, ilk zuhur ettiği andan itibaren dikkate alınmaktadır.
Geçmişte olduğu gibi günümüzde de tasavvuf ve tarikatların, lehinde ve aleyhinde çok yazıldı çok konuşuldu. İçinde barındırdığı ezoterik yapı, bir yerde bunu gerektiriyor. Beğenilmesi de eleştirilmesi de bu yüzdendir.
Bu camianın yazarlarının ve konuşanlarının; “bir lokma bir hırka”, “kıllet-i taam”, “kıllat-i nevm” gibi kavramları sıkça kullanmalarına rağmen, ne yazık ki bunların gereği günümüz tarikatlarında pek görülmemektedir.
Mütevazılığı esas almaları, dünyaya değer vermemeleri gereken tarikat mensuplarının, milyarlara hükmetmeleri, şeyh yarışına girmeleri, birbirleriyle amansız mekân ve para kavgaları yapmaları, sadece aklı-ı selim tarikat mensuplarını değil bütün Müslümanları rahatsız etmektedir. Bu durum, ötekilerinin de kıs kıs gülmelerine sebep olmaktadır.
Hoş görünün, affetmenin, müsamahakâr olmanın en çok görüleceği bu kurumların, görkemli binalara, dünyevi imkanlara sahip olmaları, birçok insanın dikkatini çekmekte, hele bir de dinin özünde olmadığı hâlde dindenmiş gibi kabul edilen ritüeller, Ahmet Yaşar Ocak gibi tetkikçi ilim insanları tarafından kıyasıya eleştirilmektedir.
Bahsi geçen kurumlar, eleştirenlere kızma yerine, nerede hata yapıyoruz diye kendilerine bakmaları gerekmiyor mu? Eleştirilen hususları düzeltmeleri icap etmiyor mu?
Eleştirenler insaflı olmalı, müntesipler de kendilerine çeki düzen vermeli.
Aşağıda Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak’ın, … Farklı Bir İslam Tarihi kitabında tasavvuf hakkındaki görüşlerinden alıntılar okuyacaksınız.
Peşin olarak belirteyim! İlmi kariyerine saygı duyduğum Ocak’ın bu konudaki eleştirilerinin tamamına katılmadığımı söylemeliyim.
“TASAVVUFUN ZAFERİ:
Velayet, Keşif, Keramet ve İlhamın Takdisi” başlığında;
“Tasavvufun zaferi, dediğimiz kavramın zaman içerisinde Müslümanların zihinlerinde evrile evrile bugün artık ekseriyetle İslam’ın kendisi kabul edilmesi, etmeyenlerin Müslümanlıklarının sorgulanması olduğunu görürüz. Her ne kadar karşı çıkanlar olsa da 11. yüzyıldan bu tarafa tasavvuf kurumu artık İslam’ın kendisi haline gelmiştir.” diyor. (s. 521)
İslam tarihine baktığımızda tasavvufun ortaya çıkışından bugüne, istismarın en çok rastlandığı alanlardan birinin bizatihi tasavvuf ve özellikle de velayet, keşif, keramet ve ilham mefhumları olduğunu görmemek mümkün değildir ve bu açık tarihsel bir gerçektir. (…) bu durum tam manasıyla tasavvufun zaferidir. (s. 552)
Ocak’a göre; (…) çoğu Müslüman artık hayatını bunlara göre düzenlemeye ve yaşamaya sevk edildi. Tasavvuf sonuçta şunu ortaya koydu: Keşif ve keramete dayanmayan, ilahî ilhama istinat etmeyen bilim, hakiki bilim değildir. Fuzuli bir meseledir. (s. 525)
‘Bir zamanların parlak medeniyetini, bilimini ortaya koyan, Batı’ya üstatlık yapan İslam dünyasının bugün yaşamakta olduğu inanılmaz perişanlık ve geri kalmışlığın tek müsebbibi batı emperyalizmi midir? Yoksa başka sebepler de var mıydı? Başka iç ve dış etkenlerin yanında tasavvufun da payı bulunuyor muydu?’ diye sormakta. Sorarken de bu kötü gidişatta tasavvufun rolünün olduğuna işaret etmektedir. (s. 525)
Tarihî kaynaklara göre tasavvuf on birinci yüzyılda ortaya çıktı. Oysa İslam medeniyetinin zirvede olduğu dönem yaklaşık on beşinci yüzyıla kadar devam etmiştir.
“Tasavvufi anlayış giderek teorik plandan fiili plana intikal etmeye ve yorum farklılıkları Sûfîlerin âyin ve erkân icadına, kılık kıyafetlerine yansıyarak muhtelif zaman ve mekânlarda birtakım zümrelere ayrıldı. Bunlara tarikat deniyor. Bu bir tür tasavvufî mezhepleşmedir. Bunların içinde Nakşibendilik gibi titiz Sünni akidelere bağlı olanlar çıktığı gibi Kalenderîlik, Haydarîlik gibi daha elestikî ve bazen antinomianizme* kadar varan bir serbestlik anlayışını benimseyenler de oldu.
İçlerinde birçok inanç unsurları ve partiler oluşturarak bunları İslam’a eklediler. Süreç zamanla devletlerin halk üzerinde büyük nüfuz sahibi olan bu çevrelere zengin vakıflar tahsis ederek onları kendi yanlarında tutmaya çalışan politikalar üretmeleriyle gelişti. Çoğunun müntesibi için İslam, artık bu tarikatların kendisi oldu. Onlar olmadan İslam eksik kabul edildi.” (s. 527)
Ocak, bütün bu tespit ve yargılarından sonra hükmünü veriyor: “Tasavvuf, paralel dindir.”
Bu iddiasının altını şöyle dolduruyor. “Dışardan ve yukarıdan bakan dikkatli ve sorgulayıcı bir göz, tasavvufun İslam’a paralel bir dinî yapı olduğunu fark etmekte gecikmez. Bunun en çarpıcı, reddi mümkün olmayan göstergesi, ortay attığı “kutup inancı” ve beraberindeki veliler marifetiyle icra edilen bir kâinat nizamı teorisidir. Kutup, kâinatta olmuş olacak, gelmiş gelecek her şeyi bilen, her şeyin onun bilgisi dahilinde cereyan ettiği ve onun iradesi dışında hiçbir şeyin vuku bulmadığı, kâinatta onun sayesinde mevcudiyetini sürdürdüğü adeta paralel bir tanrıdır… İslam’ın tasavvuftan ibaret olduğu şeklinde bir zihniyet dünyaları oluştu. İslam tasavvuftur, tasavvuf da İslam’dır, İslam’ın bizzat kendisidir. Aksini düşünenler İslam’ın dışlındadır.’ (s. 528-529)
Tasavvuf hangi bölge de kimlerle başladı?
Ocak, Fetihler ve mevâlî* konusunda yaptığı açıklamaların ardından bu soruya şöyle cevap veriyor: “Şurası hiçbir zaman gözden kaçırılmaması ve münhasıran özenle dikkat edilmesi gereken tarihsel bir gerçektir ki tasavvuf teorilerinin üreticisi büyük sûfîler, kahir ekseriyet itibarıyla Arapların içinden değil mevâlî zümresinden çıkmıştır!”
Ocak, bu ifadeyle son derece iddialı bir tespitte daha bulunuyor: “Arap kökenli olmayan ilk sûfîlerin önemli bir kısmı, aynı zamanda birkaç kuşak öncesinden gayrimüslimlerden gelmekte olup İslam’ın klasik vatanı Hicaz bölgesinden değil, tarihçilerin genellikle ‘Mümbit Hilal’ dedikleri Mısır, Suriye, Irak coğrafyalarından ve İran’dan (özellikle Horasan’dan), Maveraünnehir topraklarından ve nihayet Endülüs’ten çıkmıştır.” (s. 514)
Bugün artık orta sınıf bir Müslüman için tasavvufsuz bir İslam söz konusu olamaz. (s. 515-516) İslam’ın dejenere edilmesinde tasavvufun ciddi etkisinin olduğunu söyleyen Ocak, Tasavvufçuların farklı dinlerin ve felsefecilerin mistik hâllerinden etkilendiklerini söyledikten sonra devamla “Tasavvuf, dediğimiz vakıa, gerçekte Müslümanların şahsi zühd ve takva ağırlıklı, İslam’ın emirlerini titizlikle icra eden ve bu konuda büyük hassasiyet gösteren şahsiyetlerin zahidane ve muttaki yaşantısı değildir. Bu adı üstünde zühd ve takvadır. Oysa tasavvuf, Hâkim-i Tirmizî, Bâyezîd-i Bistâmî, Hallâc-ı Mansûr, Muhyiddin İbnü’l-Arabî gibi mutasavvıfların sûfîlerin teorik boyutta birtakım subjektif ve şahsi tecrübelerinden ve varsayımlarından müteşekkil mistik teorilerinden oluşan bir bütündür.
Tarihsel ve sosyolojik açıdan baktığımızda görmemiz gereken hakikat şudur: Temelde Kur’an-ı Kerim ve hadislerden de ilham almakla beraber tasavvuf, farklı zaman ve mekanlarda çeşitli renkleriyle Yahudi, Hıristiyan, Zerdüştî, Maniheizm ve şüphesiz Budist mistik kültürlerin tesir ve izlerini taşır.” (s. 518)
Yukarıda bahsettiğim gibi Ahmet Yaşar Ocak’ın Farklı Bir İslam Tarihi kitabını özenle ve dikkatle okudum. Kitapta işlediği son konu Tasavvuf. Bilindiği üzere İslamî disiplinlerin en çok tartışılanı tasavvuftur. Tasavvuf, ilk çıktığı andan itibaren çok tartışıldı. Fazlaca eleştirenler oldu. Bunlardan bir kısmı mutedil eleştirirken Ocak gibi bazı eleştirmenler de bu kurumu, tamamen İslam dışı unsurlardan neşet ettiğini savundular.
Ocak’ın da değindiği gibi İslam dünyasının tartışmasız en etkin âlimlerinden birisi belki de birincisi İmam Gazzâlî’dir. O, döneminin en prestijli makamında olmasına rağmen, nefsiyle 10-11 yıllık mücadelesinin ardından gidilecek, takip edilecek yolun tasavvuf olduğu kanaatine vardı.
Nefsiyle verdiği mücadelesini ve niçin tasavvufu seçtiğini el-Münkız Mine’d-Dalâl isimli kitabında uzun uzun anlatır. Tasavvuf yolunu seçtikten sonra da İhyâü Ulûmi’d-Dîn başta olmak üzere çok sayıda kitap yazdı. Yazdığı hiçbir kitap, İslam akaidine ve genel prensiplerine aykırı değil…
Bu konunun uzmanlarından, (çok olmakla beraber) Prof. Dr. Mustafa Kara, Prof. Dr. Ömer Türker, Prof. Dr. Hasan Kâmil Yılmaz, Prof. Dr. Ekrem Demirli, Prof. Dr. Muhammed Erol Kılıç, Prof. Dr. Kenan Gürsoy gibi hocalar, yazdıkları eserlerle ve verdikleri konferanslarla tasavvufun insanlar üzerindeki etkisine vurgu yapmaktalar. Ayrıca kendileri de -öyle tahmin ediyorum- o ekolün müntesipleridir. Hassaten Mustafa Kara’nın Metinlerle Günümüz Tasavvuf Hareketleri kitabında Prof. Dr. Muhammed Hamidullah’ın anlattığı gerçeği dikkatten uzak tutamayız.
Hamidullah: “Benim yetişme tarzım rasyonalisttir. Hukuki çalışma ve incelemeler bana, inandırıcı bir şekilde tarif ve ispat edilmeyen her şeyi reddettirmiştir.
Muhakkak ki ben, namaz, oruç vesaire gibi İslamî vazifelerimi tasavvufi sebeplerle değil hukuki sebeplerle ifa ediyorum. Kendi kendime diyorum ki: Allah, benim rabbimdir. Sâhib’imdir. O bana bunları yapmamı emretmiştir, o hâlde yapmalıyım. (…) Allah bunları ben istifade edeyim diye bana emretmiştir; şu hâlde ben O’na şükretmekle vazifeliyim.
Batı toplumunda, Paris gibi bir muhitte yaşamağa başladığım zamandan beri hayretle görmekteyim ki Hıristiyanların İslamiyet’i kabulü; onları İslam’ı kabule sevk eden ne Ebû Hanîfe ne de İmam Mâtüridî’dir. Fakat Muhiddin İbnü’l-Arabî’dir. Bu konuda benim de şahsi müşahedelerim olmuştur. İslamî bir konuda benden bir izah istendiği zaman, benim verdiğim aklî delillere dayanan cevap, soranı tatmin etmiyordu; fakat tasavvufi izah meyvesini vermekte gecikmiyordu. Bu konuda tesir gücümü gittikçe kaybettim.
Şimdi inanıyorum ki (…) bugün en azından Avrupa ve Afrika’da, İslam’a hizmet edecek olan ne kılıç ne de akıldır; kalp ve tasavvuftur (…)”
Değerli bir dostum; Hasan En Nedvi’nin Müslümanların Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti kitabında okuduğu şu cümleyi bana iletti.
“İslam Tarihi boyunca hiçbir düşman ordusunun vermediği zararı bazı tasavvuf erbabı verdiği gibi aynı zamanda hiçbir İslam Ordusunun yapamadığı kadar İslam’a hizmet etmiştir. Örneğin Moğollar İslam dünyasını tarumar edip perişan ettikten sonra tasavvuf erbabının gayretiyle Müslüman oldular."
Yukarda verdiğim iki örnek göstermektedir ki tasavvuf, yok sayılmayacak kadar önemli, kendi haline bırakılmayacak kadar da dikkat edilmesi gerek kurumlardır.
Çünkü bu grupların kahir ekseriyeti, tetkikten ziyade taklitçiliği esas aldıklarından, çoğu zaman doğru ile yanlışı ayırt etmede zorlanabiliyorlar.
Hal böyle olunca, dergâhlarda; söyledikleri bağlayıcılık özelliği taşıyan şahıslar -özellikle de- Şeyhler çok daha temkinli ve dikkatli olmalılar. Tarikatlarda olduğu gibi toplumumuzda da okumaktan ziyade duyduğuna ve gördüğüne göre hareket edenlerin çokluğu unutulmamalıdır. Hal böyleyken; şeyhlik makamında bulunanlar, kılı kırk yararcasına bağlılarını sıkı sıkıya kontrol etmeliler. Etmeliler ki yanlışa düşmesinler.
Nevşehir’e konuşmacı olarak gelen Mustafa Kara’ya, tasavvuf hakkında sorduğum bir soru üzerine; ‘…eleştirileri haklı bulduğunu söyleyerek; eğer tarikatlar, dışardan yapılan eleştirileri, dikkate almazlarsa yanlışa düşmeleri mümkündür…’ demişti.
Geçmişte ve günümüzde sayısız müntesibi olan tasavvuf ekolünü, itibarsızlaştırmak, İslam dışı unsurlardan etkilendi gibi son derece ötekileştirici ifadeler kullanmayı doğru bulmadığımı söylemeliyim.
Yapıcı eleştiriye bütün kalbimle evet. Süpürücü, yok edici eleştiriye de bütün kalbimle hayır.
Ahmet BELADA
-----------------0-----------------
· Antinomianizme: Hıristiyanlıkta kurtuluş için ahlaki yasaların gerekmediğini, imanın tek başına yeterli olduğunu savunan inançtır.
· Mevâlî: İslam tarihinde Câhiliye Devri’nde toplumdaki kişilerden birinin ya da çoğunluğunun isteğiyle kabileye katılan insanlara/kölelere verilen ad. Arap olmayan Müslümanlara denir.