ÖMRÜ BEREKETLENDİRMEK: İNSANDAN BÜTÜN VARLIĞA UZANAN HİZMET ŞUURU

Baki Öncel

İnsan ömrünü nasıl yaşamalı? Hayatın bereketi nerede aranmalı? Çok iş yapmakta mı, çok eser bırakmakta mı, yoksa gerektiği yerde gereken hizmeti hakkıyla yerine getirmekte mi?

Öteden beri üzerinde düşündüğüm meselelerden biridir bu.

Kanaatimce insan, ömrünü hizmetle yoğurmalıdır. Ancak hizmeti yalnızca insanlara yapılan iyiliklerle sınırlandırmak doğru değildir. Cemadat, nebatat, hayvanat ve insanat... Bütün varlık âlemi, insanın mesuliyet sahası içerisindedir. Her birinin yaratılış düzeninde bir yeri, bir değeri ve gözetilmesi gereken bir hakkı vardır.

Dünya bize hoyratça tüketelim diye verilmiş bir miras değildir. Emanet edilen varlığı, bol keseden harcayan mirasyediler gibi har vurup harman savuramayız. Suyun, toprağın, ağacın, hayvanın, insanın, hatta zamanın bile üzerimizde hakkı vardır.

Bu sebeple hizmetin çokluğundan ziyade yerindeliğine önem veriyorum. İhtiyaç duyulan yerde, ihtiyaç duyulan zamanda, yapılması gerekeni canla başla yapmak esastır. Bazen bir gönle dokunmak, bazen bir insanın yetişmesine yardımcı olmak, bazen de bir canlının hayatını korumak, büyük görünen nice faaliyetten daha kıymetli olabilir.

Mesele, hizmeti hayatın belli zamanlarına sıkıştırmak değil, hayatın tamamını bir hizmet şuuruyla yaşayabilmektir.

Hikmeti Arayan, Firasetle Davranan İnsan

Hizmet insanı yetiştirmekten söz ettiğimizde öncelikle nasıl bir insan yetiştirmek istediğimizi belirlememiz gerekir.

Söyleneni yapan, kendisine verilen görevleri yerine getiren, fakat yeni bir meseleyle karşılaştığında ne yapacağını bilemeyen insan mı? Yoksa düşünen, araştıran, çözüm üreten, gerektiğinde istişare eden ve kendi sorumluluğunu üstlenen insan mı?

Ben ikincisini önemsiyorum.

“Hikmet müminin yitik malıdır.” sözü, insanın hikmeti arama gayretini ne güzel anlatır. İnsana yalnızca hazır bilgiler vermek yeterli değildir. Ona yitik malını arama şuuru kazandırmak gerekir.

Bu arayışın davranışlara yansıması ise firasetle mümkündür.

Firaseti yalnızca iyiyi kötüden ayırmak olarak anlamıyorum. İki iyi bir araya geldiğinde daha hayırlı olanı, iki kötüyle karşılaşıldığında daha zararlı olanı ayırt edebilmektir firaset. Mecbur kalındığında zararı daha az olanı tercih edebilmek de bunun bir parçasıdır.

Firasetin zıddı olarak gördüğüm bönlük, insanın zekâsından ziyade olayları değerlendirme ve sonuçlarını görebilme kabiliyetiyle ilgilidir.

İnsan yetiştirirken hedefimiz, onu bönlükten kurtarıp firasetli davranmayı öğretmek olmalıdır.

Fakat firaset, yalnızca nasihat dinlemekle kazanılmaz. İnsan yaşayacak, düşünecek, yanılacak, hatasını görecek ve çözüm üretmeyi öğrenecektir.

*Sendeleyene düşmemeyi, düşene kalkmayı öğretmezsek her sendelemesi bitkinliğe, her düşmesi acizliğe sevk eder.*

Bir insanın her güçlüğünde hemen yardımına koşmak, her yanlışını onun yerine düzeltmek, karşılaştığı her sıkıntıyı ortadan kaldırmak, ilk bakışta merhamet gibi görünebilir. Ancak bunun sonunda kendi meselelerini çözemeyen, sürekli başkalarına ihtiyaç duyan bir insan yetiştirebiliriz.

İnsan yanında olduğumuzu bilmeli; fakat hayatın bütün zorluklarını onun adına çözmemizi beklememelidir.

Her olumsuzluğuna tuz biber eklememek gerektiği gibi, her olumsuzluğu onun adına ortadan kaldırmak da doğru değildir.

İnsan, yaşadığı sıkıntıdan ders çıkarabilmeli, bir sonraki karşılaşmasında aynı yanlışa düşmemek için kendi çözümünü geliştirebilmelidir.

Kendi ürettiği çözümün insanda bıraktığı iz, çoğu zaman kendisine sunulan hazır çözümden daha kalıcıdır.

Elbette burada da bir ölçü vardır. İnsan, altından kalkamayacağı veya telafisi mümkün olmayan bir zararla karşı karşıya bırakılmamalıdır. Rehberlik, ne zaman müdahale edeceğini ve ne zaman geri duracağını bilmeyi gerektirir.

Güvenin Yanında Tedbir, Sorumluluğun İçinde Ahlâk

İnsan yetiştirmede üzerinde durulması gereken bir başka mesele güven ve sorumluluk ilişkisidir.

Bir insana istediğiniz kadar güvenin; sorumluluk vermediğiniz müddetçe o güvenin karşılığını yeterince göremezsiniz.

Güven, sizin karşınızdaki insana yönelik kanaatinizdir. Sorumluluk ise onun kazanması gereken ahlâkî bir melekedir.

Ancak güvenin yanında mutlaka tedbir bulunmalıdır.

Bazen düşüncesizce güveniriz. Sonra da güvendiğimiz dağlara kar yağar. Bu tecrübeler bizi ya herkesten şüphe etmeye ya da insanlardan uzaklaşmaya sevk edebilir.

Hâlbuki güveni terk etmek yerine tedbiri geliştirmek gerekir.

Tedbir, insanı sürekli şüphe altında tutmak değildir. Kime, hangi sorumluluğun, ne ölçüde verileceğini bilmek; görevin gerektirdiği takibi yapmak ve muhtemel zararları önceden görebilmektir.

Sorumluluk ahlâkını henüz kazanamamış insanları da hemen hayatımızdan çıkarmak zorunda değiliz. Onları uygun bir mesafede, tedbirli bir ilişki içerisinde tutabiliriz. Böylece hem kendilerine gelişme imkânı verir hem de kendilerine ve çevrelerine verebilecekleri zararları azaltabiliriz.

İnsanın sorumluluğu bir yük olarak değil, şahsiyetinin ayrılmaz bir parçası olarak benimsemesi gerekir.

Burada önemli olan, yalnızca başkalarının denetiminde görevini yerine getiren insan yetiştirmek değildir. Kimse görmediğinde de sorumluluğunun gereğini yapan insan yetiştirebilmektir.

Hesap Verme Şuuru ve Mesuliyet

İnsanın sorumluluk ahlâkını geliştirmesinde iman esaslarının önemli bir yeri vardır.

Âmentüde ifade edilen “Ve'l-ba‘sü ba‘de'l-mevti hakkun”, yani öldükten sonra dirilmenin hak olduğu inancı, insanın hayatına yalnızca ölümden sonrasıyla ilgili bir bilgi olarak girmemelidir.

Bu iman, hesap verme şuurunu da beslemelidir.

Kur'ân-ı Kerîm'de, zerre miktarı hayır ve şerrin karşılığının görüleceği bildirilir. (Zilzâl, 99/7-8)

İnsan yaptıklarının hesabını vereceğine inanıyorsa, bu inanç davranışlarına da yansımalıdır.

Ancak hesap verme şuurunu yalnızca ceza korkusuna indirgemek doğru değildir.

Korkunun da çeşitleri vardır.

Eziyet görmekten korkmak başka, sevdiğini üzmekten korkmak başkadır.

Ben mesuliyet duygusuyla sevdiğini üzmekten çekinmeyi daha fazla önemsiyorum.

Allah'a karşı bu hassasiyet, O'nun rızasına aykırı davranmaktan sakınmak, kendisine verilen emanete ihanet etmemek şeklinde anlaşılmalıdır.

İnsan, yalnızca cezadan kurtulmak için değil, sevgi ve sadakatinin gereği olarak da yanlışlardan uzak durmalıdır.

Böyle bir hesap verme şuuru, iradeyi güçlendirir ve vicdanın gelişmesine yardımcı olur.

Merhamet Önce İnsanın Kendisine

Merhamet söz konusu olduğunda genellikle insanın başkalarına nasıl davrandığı üzerinde durulur.

Kendisine iyilik yapana mı merhamet ediyor, kendisine kötülük yapana mı? Affedebiliyor mu, bağışlayabiliyor mu?

Bana kalırsa meseleye daha önceki bir noktadan başlamak gerekir.

*İnsan önce kendisine merhamet etmelidir.*

Yaratılmışlar içerisinde şerefli kılınan insan, kendisine verilen bu kıymeti koruyamazsa en büyük zulümlerden birini yine kendisine yapmış olur.

Kendisine merhamet etmek, nefsinin bütün arzularını yerine getirmek değildir. Tam aksine, insanın kendisine yapabileceği en büyük merhamet, nefsinin şomluğundan kurtulmaya çalışmasıdır.

Çünkü insanın içinde, onu kötülüğe yöneltebilen bir nefis vardır.

“Şüphesiz nefis, Rabbimin merhamet ettiği durumlar dışında, kötülüğü çokça emreder.” (Yûsuf, 12/53)

Bu ilahî ikazı göz ardı ederek insanın kendisini yeterince tanıması mümkün değildir.

İnsan bazen merhamet ettiğini düşünürken acziyet gösterebilir. Bazen yardım ettiğini zannederken karşısındakini kendisine bağımlı hâle getirebilir. Bazen de iyilik yaparken kendi nefsinin beklentilerini işin içerisine karıştırabilir.

Onun için merhametin de eğitilmesi gerekir.

“Merhamet etmeyene merhamet edilmez.” (Buhârî, Müslim)

Bu hadis-i şerif, merhametin insan hayatındaki yerini hatırlatan güçlü bir eğitimdir.

İnsan ne kadar iman, sevgi ve mesuliyet şuuruna sahip olursa olsun, nefsiyle imtihanı devam eder. Üstelik her gün farklı karakterlerle, farklı olaylarla karşılaşır ve bunlardan etkilenir.

Bu sebeple merhamet eğitimi hiçbir zaman ihmal edilmemelidir.

Nefsi Putlaştırmaktan Kurtulmak

İnsanın nefis terbiyesinde en çok zorlandığı meselelerden biri, kendi nefsini putlaştırmaktan vazgeçmesidir.

İnsan bazen kendi düşüncesini tek doğru kabul eder. Kendi arzusunu ölçü hâline getirir. Hatasını kabul etmekte zorlanır. Başkalarının doğru sözlerini, sırf kendisine ait olmadığı için benimsemek istemez.

Nefsin tehlikesi yalnızca açık kötülüklerde aranamaz.

İnsan hizmet ederken de nefsine yenilebilir.

Bir işin başarısını kendisine mal etmek, başkalarının katkısını küçümsemek, istişareyi yalnızca kendi düşüncesini kabul ettirmek için kullanmak, hizmetin içerisine nefsin karışabileceğini gösterir.

Hizmetin gayesi unutulup kişinin kendisi öne çıktığında, yapılan işin mahiyeti de zarar görmeye başlar.

İşte burada nefsi tanımanın önemi ortaya çıkar.

“Nefsini bilen Rabbini bilir.” sözü, sahih hadis olarak sabit olmamakla birlikte irfan geleneğimizde insanın kendisini tanımasıyla Rabbine yönelmesi arasındaki ilişkiyi anlatan hikmetli bir ifade olarak kullanılmıştır.

İnsan nefsini tanıdıkça aczini, zaaflarını ve sınırlarını da tanır.

Bence insanın nefsine karşı kazandığı en büyük zaferlerden biri, aczini bilmesidir.

Ancak aczini bilmek, acziyete teslim olmak değildir.

İnsan kendi gücünün sınırlı olduğunu kavrayacak, fakat gayretten vazgeçmeyecektir. Rabbine muhtaç olduğunu bilecek, fakat sorumluluğunu terk etmeyecektir.

Çünkü insan, Rabbinin yardımı ve rahmeti olmadan nefsinin kötülüğe sürükleyen eğilimlerinden kurtulmanın ne kadar zor olduğunu idrak etmelidir.

Tövbe, Sadakat ve Murakabe

İnsanın aczini bilmesinin en önemli neticelerinden biri tövbedir.

Tövbe, insanın hatasını kabul etmesi, yanlışından dönmesi ve Rabbine yönelmesidir.

Ancak tövbenin bir de sadakat tarafı vardır.

İnsan yalnızca pişmanlık duymakla yetinmemeli, bu pişmanlığın gereğini hayatında göstermeye çalışmalıdır.

Kur'ân-ı Kerîm'de:

“Ey iman edenler! Allah'a içtenlikle, samimi bir tövbe ile dönün.” (Tahrîm, 66/8)

buyurulmaktadır.

Tövbe-i nasûh, insanın geçmişteki yanlışından samimiyetle dönmesini ve aynı yanlışa yeniden düşmemek için iradesini ortaya koymasını gerektirir.

Fakat insanın samimi tövbesi, bir daha hiç hata yapmayacağı iddiası değildir. Hata yaptığında yeniden kendisini hesaba çekmesi, pişman olması ve doğruya yönelmesidir.

Bu anlayışın hayat boyunca korunabilmesi için murakabe şuuruna ihtiyaç vardır.

*“Ve hüve meaküm eyne mâ küntüm.”*

“Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir.” (Hadîd, 57/4)

İnsanın bu ilahî beraberliği idrak etmesi, Allah'ın ilmiyle her hâlini kuşattığını bilerek yaşaması ne büyük bir kazançtır.

İnsan yalnızken de kalabalıklar içerisindeyken de, hizmet ederken de dinlenirken de aynı mesuliyet şuurunu taşımalıdır.

Tövbe, insanın yanlışından dönmesidir. Sadakat, bu dönüşün gereğini yerine getirmesidir. Murakabe ise insanın Rabbini unutmadan yaşamaya gayret etmesidir.

Bunlar birbirinden kopuk kavramlar değildir. Her biri diğerini tamamlar.

İnsan ömrü boyunca öğrenmeye, kendisini tanımaya ve terbiye etmeye muhtaçtır.

Hikmeti aramak, firaset kazanmak, sorumluluk üstlenmek, tedbirli davranmak, merhameti geliştirmek, nefsiyle mücadele etmek ve tövbede sadakat göstermek, insanın şahsiyetini olgunlaştıran bir bütünün parçalarıdır.

Bütün bu gayretlerin hayattaki karşılığı ise emanete sadakattir.

İnsan, kendisine emanet edilen ömrün hakkını vermeye çalışmalıdır. Bunu yaparken yalnızca kendisini veya yakın çevresini düşünmemeli, bütün varlık âlemine karşı sorumluluğunu da unutmamalıdır.

Bir insanın yetişmesine vesile olmak, bir gönlü onarmak, bir canlının hayatını korumak, bir nimeti israf etmemek ve ihtiyaç duyulan yerde gereken hizmeti yerine getirmek…

Bunların her biri bereketli bir ömrün yapı taşlarıdır.

Ancak bütün bunları yaparken insanın unutmaması gereken bir hakikat vardır:

*Hizmet ederken nefsini büyütmemeli, nefsini terbiye ederek hizmetini güzelleştirmelidir.*

Kendi aczini bilen, Rabbine muhtaç olduğunun farkında olan, tövbesinde sadakati ve hayatında murakabeyi esas alan insan, emanete karşı sorumluluğunu daha derinden hisseder.

Benim arzu ettiğim ömür, böyle bir ömürdür.

Yalnızca insanlara değil, bütün varlıklara yerli yerince hizmet edebilmek; kimseye yük olmadan, mümkün olduğunca başkalarının yükünü hafifletebilmek; kendisini vazgeçilmez görmeden, başkalarının yetişmesine vesile olabilmek…

Ve bütün bunların sonunda, yapılan hizmetlerin çokluğundan ziyade Rabbimizin rızasını arayabilmek.

*Rabbim bize tövbe-i nasûh, tövbede sadakat ve hayatımızın her anında murakabe şuuru nasip eylesin.*

Âmin.