Veda Hutbesi’nden Evrensel Beyannameye: Kaybolan Ruh ve Sahte Vicdanlar

İnsanlık, en çok “insan hakları” dediği çağda insanlığını kaybetti.

Bugün kürsülerden yükselen süslü cümleler, diplomatik masalarda imzalanan metinler ve ekranlarda tekrarlanan vicdan nutukları… Hepsi bir gerçeği örtmek için var: İnsan, artık insanın kurdudur. Hem de bunu “medeniyet” adına yapmaktadır.

Dünya, hiç bu kadar çok “hak” konuşmamıştı.

Ama hiçbir dönemde hak, bu kadar ayaklar altına alınmamıştı.

Bu bir çelişki değil…Bu, bilinçli bir ikiyüzlülüktür.

Asırlar önce, çölün ortasında bir hakikat haykırıldı. Ne Birleşmiş Milletler vardı, ne uluslararası mahkemeler… Ama insan vardı. Ve insanın değeri vardı. Veda Hutbesi’nde ilan edilen esaslar, sadece bir dinin değil, insanlığın özüdür: Hiç kimsenin canı, malı ve onuru çiğnenemez. Hiç kimse, kimliğinden dolayı üstün değildir. Hiç kimse, gücünü zulme dayanak yapamaz.

Bu sözler, bir medeniyetin temeli değil; insan olmanın şartıydı. Bugün ise bu şartlar, en çok ihlal edenler tarafından en çok savunuluyor gibi gösteriliyor. 1948… İnsanlık, iki büyük savaşın utancını henüz üzerinden atamamışken, “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” ilan edildi. Kağıt üzerinde kusursuza yakın bir metin Ama mesele şu: İnsanlık o metni yazarken kendine söz verdi, Ama o sözü tutmaya niyet etmedi. Bugün o beyanname, çoğu zaman güçlülerin elinde bir araçtır. Hak savunmak için değil, çıkar korumak için kullanılmaktadır.

Bir ülkede hak ihlali varsa ve o ülke zayıfsa… sesler yükselir. Ama aynı ihlal güçlü bir devlet tarafından yapılıyorsa… sessizlik başlar. İşte modern dünyanın ahlakı budur. Bugün çocuklar ölüyor. Ama bu, “yan etki” olarak açıklanıyor.

Kadınlar yerlerinden ediliyor. Ama bu, “stratejik zorunluluk” sayılıyor. Şehirler yıkılıyor.

Ama buna “operasyon” deniliyor. Kelime oyunlarıyla vicdanlar uyuşturuluyor.

Oysa hakikat yalındır:

Bir çocuk öldüğünde insanlık ölür. Ama artık insanlık, bu ölümlere alışmıştır. Sorun, hakların bilinmemesi değildir. Sorun, hakların bilinçli olarak çiğnenmesidir. Bu dünya, doyumsuz insanların kurduğu doyumsuz sistemlerle yönetiliyor.

Doymayan insan…Daha fazla güç ister. dah fazla toprak ister.

Daha fazla kaynak ister ve onunda daha fazla kan döker.

Devletler, aslında insanların büyütülmüş hâlidir. İçinde merhamet olmayan bir insan nasıl zalimleşirse, merhametten uzak bir devlet de aynı şekilde zulüm üretir.

Veda Hutbesi sadece bir metin değildir insanlığa ahlak ve insanlık çağrısıdır.

Evrensel Beyanname ise çoğu zaman bir vitrindir. içinde ruh yoksa, metinler sadece süstür.

Bugün insanlık, metinlerle kendini kandırıyor. ama hiçbir metin, vicdanın yerini tutmaz.

Asıl mesele şudur:

İnsan, kendini merkeze koyduğu sürece adalet mümkün değildir. Adalet, ancak insanın kendini sınırlamasıyla doğar.

Ama modern insan, sınırsız olmak istiyor.

Sınırsız güç, sınırsız tüketim, sınırsız hâkimiyet…

Sınırsızlığın olduğu yerde ise zulüm kaçınılmazdır.

Bugün dünya bölüşülemiyor deniliyor.

Hayır…Dünya aslında yeterlidir.

Ama insanın hırsı sınırsızdır.

Bir insanın ihtiyacı bir lokmayken,

bir sistemin iştahı bir kıtayı yutabiliyor.

Ve sonra buna “gelişmişlik” deniliyor.

İnsanlık yeni metinlere ihtiyaç duymuyor.

Yeni sözlere de ihtiyaç duymuyor.

İnsanlık, unuttuğu hakikati hatırlamaya ihtiyaç duyuyor:

İnsan, insana emanettir.

Bu cümle, yaşandığı gün;

ne savaş kalır, ne zulüm…

Ama bu cümle sadece yazıldıkça,

dünya daha çok karanlığa gömülecektir.

Ve şimdi soru şudur:

Biz gerçekten adalet mi istiyoruz,

yoksa sadece adalet konuşarak kendimizi mi rahatlatıyoruz?

Çünkü konuşmak kolaydır…

Ama değiştirmek, önce insanın kendisiyle başlar.

Ve insan değişmeden, dünya değişmez.