FARKINDA MISINIZ, ÇOK TUHAF ŞEYLER OLUYOR!
Dünya Kalabalıklaşıyor, İnsan Yalnızlaşıyor…
Farkında mısınız, çok tuhaf şeyler oluyor!
Dünyanın nüfusu artıyor, insanın yalnızlığı büyüyor. İletişim araçları çoğalıyor, insanlar birbirini anlamakta zorlanıyor. Evler büyüyor, aileler küçülüyor. Bilgi çoğalıyor, fakat bilgelik aynı hızla gelişmiyor. Eğlence imkânları artıyor, yine de huzur arayışımız bitmiyor.
Herkes konuşuyor, fakat kimse dinlemeye vakit ayırmıyor. Herkes görünmek istiyor, fakat pek az insan gerçekten görülüyor. Telefon rehberimiz yüzlerce isimle dolu; sıkıştığımızda arayacağımız insanı seçmekte zorlanıyoruz.
Dünyayı küçülttük ama yalnızlığımızı büyüttük. Gökyüzünün derinliklerini araştırıyoruz; kendi kalbimizin derinliklerine bakmayı erteliyoruz. Peki neden?
Her Şeyi Kontrol Etmeye Çalışırken Kendimizi Kaybediyoruz
Çağımız insana durmadan aynı telkinde bulunuyor: Daha çok çalış, daha çok kazan, daha güçlü ol, hiçbir şeyi tesadüfe bırakma. Böylece bir gün bütün endişelerinin biteceğine inanıyor.
Oysa bir telefon, bir hastalık, beklenmedik bir kayıp bütün planları değiştirebiliyor. İnsan geleceğini güvence altına almak isterken bugünün huzurunu tüketiyor. Üstelik kendisine ait olmayan yükleri de omuzlarına alıyor: Herkesi memnun etmek, her sorunu çözmek, her sonucu belirlemek…
İmanın öğrettiği gerçeklerden biri insanın sınırlı olduğudur. Çalışmak bizim görevimiz, fakat bütün sonuçlar bizim elimizde değil. Tevekkül, sorumluluğu terk etmek değil; gerekli çabayı gösterdikten sonra elimizde olmayan şeylerin altında ezilmemektir.
Allah’a İnanıyoruz, Peki O’na Güvenerek Yaşıyor muyuz?
Belki de yazının en can alıcı sorusu bu. Allah’ın her şeyi bildiğine inanıyoruz; ama kimse bizi anlamadığında kendimizi bütünüyle sahipsiz hissediyoruz. Rızkı verenin Allah olduğunu söylüyoruz; yarının kaygısıyla bugünü tüketiyoruz. Dualarımızın işitildiğini kabul ediyoruz; beklediğimiz sonuç gecikince ümidimiz sarsılıyor.
Acaba Allah’ı hayatımızın merkezinde değil, olup bitenleri uzaktan izleyen bir seyirci gibi mi düşünüyoruz?
Kur’an şöyle hatırlatır: “Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir.” (Hadîd, 57/4). Bu beraberlik, Allah’ın ilmi ve kudretiyle her şeyi kuşatmasıdır. Kimseye anlatamadığımız acımız, gizlediğimiz korkumuz, sessizce ettiğimiz duamız O’nun bilgisi dışına çıkmaz.
Yalnız olmakla, yalnız bırakılmış olduğuna inanmak aynı şey değildir. İnsanların bizi anlamaması, Allah’ın bizi bilmediği anlamına gelmez.
Herkes Mutlu Görünüyor, Peki Kim Huzurlu?
Sosyal medyada herkes geziyor, başarıyor, gülümsüyor. İnsan, başkalarının hayatından seçilmiş birkaç parlak dakikayı kendi hayatının bütün zorluklarıyla karşılaştırıyor. Sonra da kendisini eksik ve başarısız görüyor.
Oysa üzülmek insan olmaktır. Peygamberler de üzülmüş, ağlamış ve ağır imtihanlar yaşamışlardır. Acı çekmek, tek başına iman eksikliği değildir. Sabır da duygularımızı bastırmak veya haksızlığa sessiz kalmak değildir; sıkıntı karşısında doğru olanı yapmayı sürdürmektir.
Hz. Musa, önünde deniz, arkasında Firavun’un ordusu varken şöyle dedi: “Hayır! Rabbim şüphesiz benimledir, bana yol gösterecektir.” (Şuarâ, 26/62). Tehlike henüz ortadan kalkmamıştı. Ama güven vardı.
Huzur bazen fırtınanın dinmesi değil, fırtınanın içerisinde kime güvendiğini bilmektir.
Başarıyı Büyüttük, İnsanın Değerini Küçülttük
Ne kadar kazanıyorsun? Hangi makamdasın? Kaç kişi seni takip ediyor? Günümüzün ölçüleri bunlar. Oysa servet azalabilir, makam bitebilir, alkışlar susabilir. Bunlar değiştiğinde insanın değeri de yok mu olacaktır?
Kur’an başka bir ölçü sunar: “Şüphesiz Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.” (Hucurât, 49/13). İnsan yalnızca kazandığı paradan, aldığı unvandan ve başkalarının kendisine verdiği nottan ibaret değildir.
Bu hakikat bizi hem kibirden hem de kendimizi değersiz görme eğiliminden koruyabilir. Başarı bizi insanlardan üstün kılmaz; başarısızlık da insanlığımızı elimizden almaz.
Bedenimizi Besliyoruz, Ruhumuzu Aç Bırakıyoruz
Yediklerimize dikkat ediyor, yürüyüş yapıyor, sağlığımız için zaman ayırıyoruz. Peki ruhumuz için ne yapıyoruz? Saatlerce ekrana bakarken beş dakika sessizce düşünmeye vakit bulabiliyor muyuz?
Belki de küçük ama istikrarlı adımlarla başlamalıyız. Namazı aceleyle tamamlanan bir iş değil, bilinçli bir kulluk buluşması olarak görmek; duada yalnızca isteklerimizi değil şükrümüzü de dile getirmek; her gün bir süre ekranı kapatıp kendi iç dünyamızı dinlemek; sevdiklerimizle gerçekten konuşmak; bir ihtiyaç sahibine el uzatmak…
Bazen insan kendi yarasını, başkasının yarasına merhem olurken daha iyi anlar. İyilik hem muhatabının hayatına dokunur hem de yapanın ufkunu genişletir.
Elbette yoğun kaygı, depresyon veya başka ruhsal rahatsızlıklar söz konusu olduğunda manevi destek, psikolojik ve tıbbi yardımın yerine geçmez. Yardım istemek de insanın kendisine karşı sorumluluğudur.
Belki de Huzuru Yanlış Yerde Arıyoruz
“Borçlarım biterse huzurlu olacağım. Çocuğum sınavı kazanırsa rahatlayacağım. İşlerim yoluna girerse mutlu olacağım.” Huzuru hep bir sonraki şartın gerçekleşmesine erteliyoruz. Oysa bir mesele biterken başka bir sorumluluk başlıyor.
Kur’an şöyle buyurur: “Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 13/28). Bu ayet, sorunsuz bir hayatın değil, anlam ve güven içinde yaşamanın kapısını gösterir.
Daha çok insan tarafından tanınmak değil, Allah’ın bizi bildiğinin farkına varmak; bütün kapıları açmak değil, kapılar kapandığında da doğru yolda yürüyebilmek… Belki de asıl ihtiyaç duyduğumuz değişim budur.
Son Söz: Dünya Kalabalık, Peki Kalbimiz Kiminle?
Dünya gerçekten çok kalabalık. Fakat insanın kalbinde hiçbir kalabalığın dolduramadığı bir boşluk oluşabiliyor. Çünkü insan yalnızca görülmek değil, anlaşılmak; yalnızca kazanmak değil, anlam bulmak istiyor.
Allah’a güvenmek hiç üzülmemek, hiç korkmamak veya hiçbir sıkıntı yaşamamak değildir. Sıkıntı içinde bile kendimizi bütünüyle sahipsiz görmemektir.
İnsanın her şeye gücü yetmez. Ama her şeye gücü yeten Allah’a güvenmesi, ona büyük bir manevi dayanak sağlayabilir.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şu: “Allah’ın varlığına inanıyorum; peki O’nun beni bildiğinin, gördüğünün ve dualarımı işittiğinin farkında olarak mı yaşıyorum?”
Dünya çok kalabalık… İnsan çok yalnız… Belki de en büyük eksikliğimiz yanımızdaki insanların azlığı değil, Rabbimize olan yakınlığımızın farkında olmayışımızdır.
Tuncay Zeyd SESLİ
Eğitimci