AYAKKABICILAR… DÜNÜ, BU GÜNÜ

Nevşehir’in kadim zanaatlarından biridir. Usta-çırak ilişkisi hem sanatta, hem esnaf gruplarının halkla ilişkisinde yani, saygı ve kesinlikle yalan söylenmemesi, harama helale kesinlikle riayet edilmesi en önde düsturlardandı. Bu kadim kültür olan Anadolu loncaların en olağan ve sıradan davranışlarıdır. Günümüze de analitik olarak ışık tutabilecek Orhan Gazi zamanında Bursa ve çevresini anlatan İbni Batutanın seyahat namesini okumanızı tavsiye ederim. Zira halk kuruluş aşamasındaki devletlerine heyecan içerisinde nasıl sahip çıktıklarını da anlatmaktadır. O zaman Osmanlı İmparatorluk değil ulustu. Büyüme onun için hem nicelik hem de nitelik açısından çok hızlı olmuştu. Civar Beyliklerde aynı kanı taşıdığı için birbirlerine çabuk entegre oluyorlardı. İmparatorluk zamanlarında devletin niceliği oldukça artmıştı. Bu konuyu Kanuni Sultan Süleyman ın, Fransa kralını kurtarmak için Şarl a yazdığı mektup çok güzel bir şekilde özetlemektedir. Oysa nitelik çok farklı bir kavramdır.

Ayakkabıcılar çarşısı, kendine göre otantik, dükkânların hacmi açısından her birinin birbirine denk olması, kısmen dar olan çarşı yolunun çiçeklerle bezenmesi, ustaların güngörmüş kişiler olması, çırakların iyi yetişmesine de vesile oluyordu. Bu çarşıyla tanışmam, o zamanların çıraklarının usta olup, yaşını başını almış ihtiyar halleriyle denk geldiğim günlere rastlamıştı. Nüfusa göre ayakkabıcıların çok olması, başka yerleşkelere ürünler yapıp ihraç edildiğini göstermektedir. Dedem, Hasan Durmuş Acur’un dükkânında 20 kalfa ve çırağın çalıştığını defalarca duymuştum.

Yöresel ayakkabılarımızdan; Lapçın vardı, Pantifle vardı, mest vardı. Unutuldu. Çok sağlıklı ayakkabılardı. Namaz için abdest alırken ayaklar sadece mest edilmesi yeterli idi. Nevşehir bu ayakkabıların reklamını yapamadı. Müşteriler azaldıkça azaldı. Sonunda müşteri de kalmadı, lapçın da kalmadı, ustada kalmadı.

Eski bir ustaya sordum;”Lastik çıkmazdan evvel, lapçına ve pantifleye ne giydiriliyordu.” “Müzede sergilenmiyor lâkin var. Hem de çok güzeldi.”Demişti.”Oysa Gaziantep kendine has “Yemenisini” anlattı, duyurdu, kabul ettirdi. Şu anda birçok usta, kalfa ve mağaza bu işten ekmek yiyor, tarihi bir hatırasını da yaşatıyorlar. Gaziantep e gittiğimde görmüştüm. Bizim napçınlarımız, özellikle kışın giyilen pantiflemiz Gaziantep in yemenisinden daha sağlam ve yapılıydı. Efendim insan hastalıklara ayaklarından yakalanırmış. “Ayağını sıcak tut, başını serin, düşünme derin derin.”Atasözü sağlığın çok önemli merhalelerini anlatmaktadır.

Ayakkabıcılarla röportaja gideli çok olmuştu. Konuşmalarımızın arasında bana “ Niye ölmüş bir sanat için röportaj yapıyorsun.” Diye sormuşlardı. Ben de sanat ölmez demiştim. Günümüzde birçok tarihi filmler çekiliyor, bunlara malzeme lazım, emin olun sizlerin emeği yetmez. Bu çarşı coşar, dolup dolup boşalır. Demiştim. Kunduracılar da heyecanlanmıştı. Sonra biri ;” Bizde böyle adam yok ki” demişti. Günümüzde ayakkabıcılar çarşısında hiçbir usta kalmadı. Sadece Arabın oğlu direndi direndi, o da kapattı. Yıkmaya meraklı olan o zamanki belediyemiz, Kale’de yıktığı evlerin altından yeni bir şehir çıkınca ayakkabıcılar çarşısı kendiliğinden kurtuldu. Aynı Nevşehir Kapalı çarşısının yıkılışı gibi…Ama kapalı çarşı kurtaramadı. Ayakkabıcılar çarşısında bir Çin filmi de çekilmişti. Otantik yapısı böyle bir filme platoluk yapması gerçekten sevindiriciydi. Çarşının yapısı, dünyanın hangi memleketine bu çarşıyı koyarsanız koyun oraya ait güzel bir yapı sergiler.

AYAKKABICILAR ÇARŞISINDA USTALIK, KALFALIK SINAVLARI

Ayakkabıcılar çarşısı genelde birer kat olduğunu söylemiştik. Çırakların kalfa olacakları, kalfaların usta olacakları zaman imtihan gerçekleşirmiş. İmtihan olacak çalışanlara, imtihan işi olarak bir örnek yapılması istenirmiş. Ustalar imtihan işini detaylara varıncaya kadar incelermiş. Sonra imtihan olan şahsın hal ve gidişi zaten imtihan eden ustalarca bilinir, yine de öğütler verilirmiş. Kazanırsa hayırlı ve uğurlu olsun kabilinde sözler söylenirmiş. Kazanamazsa sınav için yaptığı parça yani pabuç dama atılırmış. “Pabucu dama atıldı” Sözü de buradan çıkmış. Bu tür loncaların sadece Nevşehir’e mahsus değil de, tüm Anadolu’da uygulandığını düşünüyorum. Zira Pabucun dama atılması deyimi tüm yurtta kullanılmaktadır.

DÜKKÂNLARIN İŞLEYİŞİ

Her dükkânın işleyişi kendine münhasır olduğuna inanıyorum. Annemden ve yakınlarımdan duyduğum rahmetli dedemden ve dükkânından bahsetmek isterim. Dedem Çanakkale Savaşlarına katılmış bir askermiş. Cahide Sultan türbesinin yakınında olduğu için annemin adını Cahide koyduğu söylenir. Çanakkale Savaşı bittiğinde doğru Nevşehir’e gelmiş lâkin eşinin on beş gün önce öldüğünü duyunca kendini tekrar gurbet elere atmış. Kurtuluş Savaşı bittiğinde tekrar memleketine dönmüştü. Kayıtlarda göremedim ama onun bir şekilde Kurtuluş Savaşına dâhil olduğuna tüm kalbimle inanıyorum. Savaşlardan bahsetmezmiş. Sonra rahmetli Anneannemle evlenmiş.

Fen fikir bir insanmış. Çanakkale Savaşlarında asker fotini ve ayakkabılarının tamirinde, imalinde de çalıştığı için el becerisini de oldukça geliştirmişti. Neyin, nasıl yapılacağını anlatır, yapılanı kontrol eder, hataları varsa nasıl düzeltileceği hususunda da çalışanını geliştirmeye çalışırmış. Bir usta, dedemden bahsederken, bütün çalışanları hayatlarında başarılı oldular demişti.

Dükkâna ağır misafirler geldiğinde, kahvehaneye sipariş vermek için duvara çaktığı birkaç çiviye çekiçle vuruşu; Çay mı, kahve mi? İstediğini, kahveyse sademi, şekerlimi istediğini ve daha başka isteklerini aynı mors alfabesi gibi anlatırmış.

Annem rahmetli, babasıyla bağa gittiklerini anlatırken, “Bağa geldiğimizde ilk önce babam Kuran’ı Kerim okurdu. Sesi çok güzeldi. Dinleriz, duamızı ederiz ve işe koyulurduk. Babam çalışırken de şarkı söylemeyi çok severdi. Şarkıları hep İstanbul şarkılarıydı. Anneannem hem eski yazıya, hem de yeni yazıya hâkimdi. Komşularına “Ahmediye” okurmuş. Dedem kendi evlatlarına giysi alacağında, mahalleye terzi dostunu gönderir, o civarın tüm çocuklarının urba ölçülerini aldırırmış. Ne yapması gerektiğini Anneannemle konuşur, kız çocuklarının ölçülerini de bayan terzilere aldırır, çocukları sevindirirmiş. Tabi buna kunduraları da dâhilmiş. Dedem sonradan İngilizlerin kışkırttığı şeyh Sait isyanına asker olarak gitmişti.

Kundura günümüzde hazır alınıyor. Yapma ayakkabılar tarihe karıştı. Makineler daha seri çalışıp maliyeti düşürüyorlar. Toptancı perakendeci derken, fiyatlar inanın yine aynıya geliyor. Genç bir insan lastik lapçın giydiğinde arkadaşları kınamaya başladıklarını bilirim. Kendi ayağım numaralara uymadığı için ustanın birine ayakkabı yaptırmıştım. Hem ayağım rahat etmişti hem de ayakkabı çarşıda satılanlardan çok daha uzun dayanmıştı. Çocuklara kaya marka naylon çedik(1), bağlarda, özlerde çalışanlara iskarpin görünüşlü soğuk kuyu dediğimiz ayakkabılar giyerlerdi. Örneğin naylon çedik tam sokaklarda oynamalık bir ayak kabıydı. Fiyatlıda oldukça ucuzdu. İlk soğuk kuyu ayakkabımı sanayide çırak olarak işe başladığımda almıştım.

Napçın yapımında keçe ve deri kullanılan mevsimlik bir ayakkabı idi. Pantifle ise genele yakını keçeden yapılmış kışlık bir ayakkabıydı. Her ikisinin dışına da lastik takılırdı. Ayrıca günümüz yakın bir zamana kadar deriden yapılmış napçın görünümlü çoraba benzer bir ürün takılırdı ki, ayağı sıcak tutan, abdest alırken mest edilebilen bir ayak giyeceği idi.

Bu ürünleri aslında Nevşehir’e has ürünler olarak biliyorum. Her şey bir yana hiç kimyasal kullanılmıyordu. Tabanı köseleydi. Makalemin başında da bahsetmiştim temel tema şudur ki, başka şehirler ürünlerinin reklamlarını yapıp, üretip hem istihdam sağlıyorlar hem de kazançlarını çeşitlendire biliyorlar. Efendim bizim simidimiz endemik bir yapıya sahiptir, Baklavamız kendine münhasır kıvrımlıdır, Nevşehir tava unutuldu, turizm bölgelerinde testi kebabı yapılıyor etleri sert, biberi bile yemekten ayrı duruyor. Çömlek peyniri ne kadar tulum peynirine benzese de, yapı ve hazırlanış açısından endemik bir yapı sergilemektedir. Her şeyden baş peynir çömlekleri Avanos da üretilmektedir. Durum böyle olunca ucuzdur ve ulaşım imkânı vardır. Ayrıca kilerlerde en az üç ay olgunlaştırılıp öyle yenmeye başlanır. Peynirde meydana gelen fermantasyon, burisella gibi peynirden geçe bilen hastalıkları yok etmektedir. Ayrıca yine yöremizin markası sayılan üzüm turşusu vardır. Bunlar aklıma gelenler… Emin olun bilmediğimiz daha neler vardır.

Lafın özü birçok konuda yapacak birçok işlerimiz var. Şirketleri geçtik mesleğinin erbabı olanların ar-ge yapmasını tavsiye ederim. Araştırmalarım sırasında yollarda karşılaştığım bilgiler inanın araştırmalarımın sonucundan daha kıymetli, daha zevkli olduğunu defalarca gördüm.

(1) Çedik, ayağa giyilen naylon pabuç, genelde sevilen renklerden yapılırdı. Halkımızın bir özelliği de lakap takmasıdır. Eğer koca eşini çok seviyorsa; Eşine Çedik, müdür gibi lakaplar takardı. Bu lakabı ve sahibini aile çevresi de bilirdi.

ZEMİ VADİSİNDEN GÖRÜNÜMLER