NEVŞEHİRİN GÜNEY TARAFI
Nevşehir’e güneyden baktığımızda Kahveci Dağının kaleyi kapattığını görürüz. Bunun yanında büyüklü küçüklü kanyonlar görünür. Cumhuriyet Mahallesi, Dere Mahallesi ve Nevşehir genişledikçe 350 Evler, Afat Evleri, çarşının bir bölümü, Yeni Mahalle ve 2000 Evler Mahallesi de görülmektedir. Doğa Nevşehir’in bu cenahına manzaralık güzellikler ihsan etmiş.
Vadinin altında kurumuş Borus Çayı mazlumca durur. Kim der-ki bu koskoca vadiyi bu kurumuş çay açtı. Borus Çayının tabanı bir zamanlar Sığ deniz olarak bilinen denizin de tabanıymış. Bu bilgiyi de sonradan öğrendim. Borus Çayı açtığı vadiyi tam ortasından da bölmemiş. Kahveci Dağı silsilesine daha yakın durmuş. Bu sayede Vadinin batısı genelde dik yamaçlı iken, doğusu; Toprağı bol ve verimli, geniş alanlar gösterir. Hava akımı bitmek tükenmek bilmediği için özler devamlı sazak olarak kabul edilmişti. Zira vadi, Lodos- Poyraz rüzgârlarına devamlı açık bir alanda bulunur. Özellikle Kahveci Dağı ve silsilesi daha çok ve neredeyse devamlı esen bir rüzgâr bölgesidir.
Borus Çayının marifetleri ve özellikleri anlatılmakla bitmez. Bu çayın selleri de yaman olurdu. Günümüz insanları gerçekten çok cesur ve yaman varlıklardır. Tam sel yatağının merkezine yapılar yapa biliyor ve oralarda ikamet edebiliyor. Doğa ile antlaşmada yapamazsınız. Hem güçlü, özellikle insanlarla mücadelesinde devamlı kazananda doğa olduğunu herkes bilir. Dünya kurulalıdan beridir doğanın kazanma hikâyelerini okumanızı tavsiye ederim. Bu konuları hem kitaplar yazar hem de doğayı doğadan okumakta ayrı bir heyecan verir. Yuvanni pınarlarından doğan Borus çayı kurutuldu. İnanır mısınız? Göre Mezarlığının arkasında küçük bir mevkiide Borus Çayının ufak bir parçası eski günlerinin geri geldiğinde orda olmak için bekliyor. Vadideki pınarlar da kurudu. Keyşin suyu arandı lâkin bulunamadı. Uyuz pınarı ve Eski Kayseri caddesinin şibiğindeki (Hemen yanında) “İç akar”pınarları henüz inadı kırılmamış gibi akmaktadır.
Nevşehir günümüze kadar Göre Kasabası mevkiine ilerlememişti. 1924 Mübadelesinde oraya yerleşen muhacirler bile zamanla Cumhuriyet Mahallesini yerleşkelerini terk etmişlerdi. Okurlarımla da paylaştığım 1800 lü yıllara ait fotoğraf ve minyatürlerde mekânda taş evler sıklıkla yer almaktaydı. Aynı mekânlar günümüzde kuru bir araziye döndüğünü görmekteyiz. İbrahim Paşanın da söylediği gibi Hıristiyan tebaa havuzlu taş evlerde yaşıyorlardı. Sonra taşlarımızın çeşitliliği ve işlene bilirliğini de ebetteki tüm hemşerilerimiz biliyordu. Eski Başkanlarımızdan rahmetli Yahya YILMAZ bu konuda şöyle söylemişti; “Para olursa harcanır. Yoksa ne yapacaksın.” Nevşehir kurulduğundan beridir, ülkemiz çok zor günler geçirmişti. Savaşlar, kıtlıklar, salgın hastalıklar… Burada Hıristiyan tebaanın kendilerine has imkânları vardı. Örneğin savaşlara gitmiyorlardı, vergi Türk tebaadan daha az alınıyordu. O günlerin acılarını günümüzde de yaşıyoruz. Birçok Türk boyu bu sayede Kürtleşti, Araplaştı. Geçen bir kitapta görmüştüm, Barzani aşireti de Türk asıllıymış. İlyas Salman “Yıllarca Kürt olduğumu sanarak büyümüşüm, hâlbuki Ak koyunlu Türkmeni olduğumu sonradan öğrendim.” Bu gibi örnekleri çoğalta biliriz. Bu konuyu yanlış yönetimlerin ülkeleri ne hale getirdiğinin örneklerinden sadece biri olarak kabul edelim.
Nevşehir’in evleri yıkılmadan önce bir İspanyol Profesörünün bir projesini duymuştum. “Kale Mahallesi ve Cumhuriyet Mahallesi dâhil her evin bir sanat evi olmasını teklif ediyordu. Sanatkârlar dünyanın her yerinden imkân dâhilinde geleceklerdi. Bana da sanat atölyemi oraya taşımam teklif edildiğinde ne kadar sevindim anlatamam.” Tabii olmadı. Başka bir proje; İstiklal Okulunun hemen altında Borus Çayının akışı setle kesilip, Nevşehir’e yapay bir göl kazandırmak. Olmadı. Olmadı ama eğir olsaydı emin olun şehrimiz çok şey kazanacaktı. Havası değişecekti. Gelecek muhtemel sel tutulup şehre zarar vermesi önlenmeye çalışılacaktı. Benim bakış açımdan da bu güzelliği gören halkım ve yöneticiler Misli Ovasında bulunan kuyuların ıslahına gidip pek su istemeyen, böceği, çürüğü olmayan başka ürünlere yönelip, en az 100.000 yılda birikmiş fosil yer altı suyunu tekrar canlandırmak için çabalar gösterecekti.
Cumhuriyet Mahallesinde eski günleri anlatan pek az eser kaldı. Günümüzde “Tahtalı kahve” ne durumda bilmiyorum. Meryem Ana kilisesinde restorasyon yapıldığını duymuştum. Okul bahçesinde uzun çan kulesi varlığını sürdürmektedir. Gâvur hamamı “Horasan harcının” görsel bir numunesi gibi durmaktadır. Bu arada Mahalle çeşmeleri ve birçok evde yıkılmaktan kurtulamadı.
Cumhuriyet Mahallesi ile alakalı yaşanmış bir olayı da sizlerle paylaşmak isterim. Ticaret adamlarının da olduğu bir heyet Güneş Afrika Cumhuriyetine iş gezisi yaparlar. Heyetler toplanır. Afrikalı bir zenci gayet güzel Türkçesiyle tercümanlık yapıyordu. Bir ara ; “Arkadaşlar içinizde Nevşehirli var mı?” Diye sorunca, bizim Nevşehirli kendini tanıtmış. Afrikalının ilk sorusu; “Kemal Ağanın güvercinleri duruyor mu?, Borus Çayı yine gümbür gümbür akıyor mu?” olmuş. Sonra çocukluğunun Cumhuriyet Mahallesinde geçtiğini anlatmış. Efendim, nerden nerelere değil mi?.
Kaya Şehir hakkında da sizlerle paylaşmak istediğim konular vardır. Yıkımların ardından görevli arkeologlarla konuşuyorduk. Açtıkları kısımların genelin ancak % 2-3 gibi küçük bir parçası olduğunu söylemişlerdi. Bende böyle olduğuna inanıyorum. Yaşlı bir sakin Kalenin altında 7 farklı yollara giden kapının olduğunu da belirtti. Kendisinin sadece 5 kapıyı bildiğini de eklemişti. Kapının biri Kurşunlu caminin altındaki Beylik hana ulaştığını ta çocukluğumdan beridir yaşlılar anlatır dururlardı. Beylerden rahmetli Macit AKMAN ile sohbetimizde Bey Camisinin yanındaki yerleşke grubuna su getiren bir kanaldan bahsetmişti. Kanalın etrafı mineral tutmuş ışığı tuttukları zaman ışıltılar çıkarmış. Kale Mahallesi ve onların bağlantısı olan Cami atik, Raşit Bey, Tahta cami ve dahi Beddik mahallesi ve bu mahallelerin yer altı yapıları daha yıkımlar başlamadan işin ehli akademisyenlerce enine boyuna araştırılması gerekirdi. Dokunun 1. Dereceden korunması gerekirdi. Hazine avcıları hakkında ta çocukluğumdan beridir hikâyeler dinlerim.
Önemli bir meselede yıkılan SSK Hastanesinin bekçi kulübesinin altından giden bir tünelin varlığı devamlı göz ardı edilmiştir. Yıkım esnasında çıkan tüneli gören kimseler günümüzde yaşını başını almış yaşlı kimseler haline dönüştü. Onların da çekip gittiklerinde orayı bilenler rivayet söyleyecekler. Daha sonrakiler bilmeyecekler. Şimdi Kaya şehrin nasıl kaybolduğunu daha iyi anlıyorum.
Biz tekrar o tünele dönecek olursak bir söylence ve bir ispat ile karşılaşırız. Eskiden beridir yer altı şehirleriyle Maccan (Göreme) arasında büyük bir tünelin varlığından bahsederlerdi. Biz buna efsane diyelim ve kayıt edelim. Babam rahmetli şofördü. Nevşehir- Kaymaklı arasında araçla giderken bazen çan sesi duyulduğunu söylemişti. Zaman içinde bu sesin de kaybolduğunu söylemişti. Çan sesinin kesilmesini ya bir yıkım ya da hazineci vatandaşların işi olduğunu düşünüyorum.
SSK nın oradaki tünelin içinden Murat 124 ün gayet rahat gide bileceği bir yol olduğunu da belirtmek isterim. Benim en çok dikkatimi çeken olay ise tünelin en modern makinelerle açıldığı izlenimi ilk bakışta karşımıza çıkmaktadır. Tam Erik von Danikene göre bir araştırma materyali gibi durmaktadır.
Eski Tarihi coğrafyalarda Anadolu’da kayıp bir şehir olduğunu çeşitli kitaplarda okumuştum. Daha doğrusu kayıp şehir “Sağandos” Kim bilir. Kaya şehir ola bilir mi? Acaba diye düşünmeden de edemiyorum. Nevşehir’in adı Muşkara dan önce Nissa imiş ya ondan da önce neydi acaba… Yöremiz ve Anadolu birçok medeniyet görmüş ve hatta medeniyetlerin anaokulu olmuştu. Dünyanın neresine bakarsanız bakın Anadolu’da ki medeniyet ve kurulmuş irili ufaklı başka bir doku görmezsiniz.
Göre Kasaba yolu Borus Çayına paralel gider ve yeşillikler içindedir. Göre kasabasına yaklaşırken Ballı kaya kanyonunun altındaki evler çok güzel fantastik bir hava verir. İnsan Nevşehir’den Göre Kasabasına varıncaya kadar tarihten, çevreden, türlü türlü güzelliklerden nasibi alır. Göre Kasabası adeta bir manzara beldesidir. Anadolu da dahi bu yapıya sahip çok az yerleşke çıkar.
Göre Kasabası da aynı Nevşehir gibi yıkıma uğradı. Yıkmadan önce her parametrenin araştırılıp giderilmesinin mümkün olacağına inanıyorum. Yapı her şeyden baş tüm dünyanın tanıyacağı çok güzel bir film platosu ola bilirdi. Birçok evlat bu sayede istihdam edile bilirdi. Günümüz yerleşkesi ile tarihi Göre evlerine bir bakmanızı tavsiye ederim. Bu konuyu Görelilerle konuştuğumda Yıkılma tehlikesinden, bayırından bahsetmişlerdi.
Göre Kasabasını geçtiğimizde bizi bir boğaz karşılar. Bir tarafta Aşıklı Dağı, öteki tarafında ise Kahveci Dağ silsilesinin bittiği yer. Boğazı geçtiğimizde karşımıza koskoca Misli Ovası çıkar. Borus Çayı Aşıklı Dağın hemen altından büyük bir pınar gibi çıkardı. Çay vadide yürüdükçe başka sular karışır dolayısı ile çay gittikçe çoğalan bir yapıya sahiptir. Onun içindir ki, tarihteki üst tarafın değirmenlerinin çoğu kışlık değirmendi diye kayıt almıştı.
Aşıklı Dağ çok güzel bitki örtüsüne sahiptir. Havsı ve manzarasına diyecek yoktur ama bu dağın kendine has sırları da vardı. Dağın üzerindeki Aşıklı Dede Türbesinde mevta yoktu. Meraklılarının mendil veya bez bağladıkları yaşlı alıç ağaçları vardı. Üzerleri türlü bezler bağlanmış ve renga renk duruyordu. Bir gün baktığımızda ağaçların yıkıldıklarını gördük. Türbenin zarar gördüğünü gördük. Her görsel hayata başka bir renk katardı. Bunları yıkan evvel akıllılar hayatı acaba siyah beyaz mı görüyor? Görüyor da başkalarının renklerine niye karışıyor.
Bu dağda ayrıca Kapadokya bölgesinin en küçük peri bacalarını barındırıyordu. (Göre Kasabası yönünde) Günümüzde bu enteresan dokunun zarar görmemesi dileği ile…
Aşıklı Dağı aynı zamanda yer altı şehrine sahiptir. Buğluca deliğinden girilerek fantastik genişçe bir salondan ilerlenilen, sonra yer altına inen oldukça tehlikeli bir yolu vardır. Güvercinlik köyünden yaşlı bir vatandaşımızdan Buğluca deliğini sormuştum. Bana oradan uzak durun, zira orasının netameli bir yer olduğunu söylemişti. Ezentere bitkisini sorduğumda bana kızmıştı, Neden soruyorsun, ne yapacaksın ezentere ile işin ney dedi ve konuşmamızı sonlandırmıştı. Ben bu iki efsanenin peşine düşmüştüm.
Başka insanlarla konuşmalarımda Buğluca deliğini dev yılanlar ve ejderhaların beklediğini söylemişlerdi. Ön yargım ile “Şehir efsanesi derler ya, buda köy efsanesi.” Demiştim. Buğluca deliğinin inişi akıllara zarar tehlikelerle doluydu. İnsanı ezecek kayaları kibrit kutusu gibi küçük takozlar tutuyordu. Büyük çukurlar vardı, inmek bir dert çıkmak daha büyük dert. Zaten bunları gördüğümde o merakım çoktan kaybolmuştu. Hani derler ya, korku mu yoksa merak mı, ilk olarak merak kazanır, sonra korku her zaman galip gelir. Yine arkadaşımla Aşıklı Dağın üzerinde Anadolu varanı ile karşı karşıya geliverdim. Evet, ejderha dedikleri buymuş, boy sanırım 3 metre filandı. Sarı-ela karışımı gözleri vardı. Dişlerine dikkat etmedim ama yılan gibi uzun çatal dili vardı. Vadem yetmemiş demek ki bana saldırmadı. Demek ki olay efsane değilmiş. Yeri gelmişken Acıgöl kırsalında Anadolu varanı 8-10 bireylik klanı görülmüş.
Gelelim ezentereye, ezentere Latince kayıtlarda Alisium Pateri olarak geçen endemik, kırmızı çizgide olan (Kırmızı çizgi Nesli tükenmek üzere olduğu kabul edilir.) “Dağ kuduz otudur” Aşıklı Dağının güney yamaçlarında ancak birkaç tane görmüştüm. Göre kanyonlarını gezerken çok miktarda kanyon diplerinde görmem beni çok sevindirmişti.
Âdetimdir. Bitki gezilerimde mantarlar hariç tanımadığım bitkilerin de yaprak tadına bakardım. Öyle bir acı tat olamazdı. Geziden döndüğümde ise gözlerimin çapağı ile mücadele etmiştim. Zira her on dakikada gözlerimi temizlemek zorunda kalıyordum. Bu durum iki gün devam etti. Gözlerim adeta cam gibi parlıyordu. Ezentere ile benim yaşadıklarım böyleydi.
Kültürümüzdeki yerine de bakalım. Zira o adamı sinirlendiren tarafı da buydu. Eskinin büyüye cazıya inanan ve bu işlerle uğraşan kadınlar vardı. Evet efendim, talep varsa mutlaka arz da gelişiyor. Zira her ürünün mutlaka bir alıcısı bulunuyor. Bir şekilde bir işin sonucunu merak eden, gaipten haberlere ihtiyacı olan kimseler bu işlerle uğraşan yaşlı kadınlara müracaat ediyorlar. Ezentereyi genişçe bir kapta kısık ateşte kaynatırlarmış. Kültürümüzde masum varlık olarak geçen kız çocuğunu kaptan çıkan buhara çocuğa zarar vermeyecek şekilde koklatırlarmış. Yeri gelmişken onu da şöyleyim. Ezentere narkotik bir bitkidir. Çocuk buhardan kokladıkça sarhoşlaşıp ne dediğini bilmez hale gelirmiş. İşte şeytanda orada, abuk subuk konuşmalardan bir şeyler çıkartmaya çalışırlarmış. İnsanoğlu işte ne yapacaksın.
Aşıklı Dağını geride bırakarak Kaymaklı yolunda ilerleyelim. Bu yol 1954 Yılına kadar Vilayet yolu olarak hizmet vermişti. 1960 lı yıllardan beridir bu yolu bilirim. Yemyeşil tarlalar, gelincik çiçeklerinin en çok görüldüğü bölgelerden biriydi. İğde ağaçları güzellik sunarken, kokularıyla o seneki yaz mevsiminin geldiğini Müjdelerdi. Tüm Misli ovası iğde çiçeklerinin kokularına doyardı. Toprak hışırlı olduğu için yağışın olmadığı mevsimlerde ve dönemlerde taban suyunu yukarı doğru çekmesi, ekenekleri dolayısı ile Misli ovasını adeta cennete çevirirdi.
Günümüzde bu manzaralar kalmamıştır. Pomza da dediğimiz hışırın yer altından yukarı çekecek su kalmadı. Zahir civardan da ponza madenleri çıkarılıp duruyordu. Pomzası alınmış arazi parçalarını gördüğümüzde daha da şaşırmıştım. İne bildikleri yerlere kadar inip pomzaları almışlar, maliyet değeri artınca başka mekânlara yönelmişler oysa tabanda pomza yine görünüyordu. Bölgede pomzanın yarı mamul ürünü olan briket fabrikaları bulunmaktadır.
Cumhuriyetin ilk yıllarında yol parası vergisi vardı. Askerden gelen genç, devletin belirlediği vergiyi ödemezse gider yolda çalışırdı. İşte bu yol o yollardan biriydi.
Niğde yolundan ilerleyecek olursak Kaymaklı ve Derinkuyu ile karşılaşırız. Buralar yer altı şehirleriyle anılmaktadır. Derinkuyu yer altı şehrinde orada yaşamış sakinlerin açtığı tünelleri görmüştüm. Vücudumun o tünellere sığması mümkün değildi. Demek ki orada yaşayan insanlar boy ve kilo itibarıyla bizlerden oldukça ufak yapılı olduğunu düşünmekteyim. Havalandırma bacalarında el ve ayaklarının destek aldığı çentiklerde aynı şeyi görsel olarak söylemektedirler. Eminim ki, o sakinler ufak ve zayıf olmalarına rağmen atletik bir yapıya sahip olduğunu, yer altı yerleşkesini hazırlarken, çıkan artık malzemelerin dışarıya taşınması güç ve çabukluk isteyecekleri gerçektir. Güvercinliğin hemen yanında bulunan Çardak Köyünde de yer altı şehrinin bulunduğunu duymuştum. Kim bilir Çardak ve Aşıklı Dağının yer altı şehirleri beklide birleşiktir. Aşıklı Dağının altındaki taş evlerde tünellerin de olduğunu duymuştum. Keçi Kalesinde, Acıgöl’de de yer altı şehirleri varmış. Bence araştırmaya değer konulardır. Tarih bilmez, doku bilmez, sulu boya fırçasıyla çalışılması gereken yerde kazma ile çalışa bilen defineci vatandaşlarımızdan evvel davranılması dileğimle…
Nevşehir’in her yönü enteresan bilgilerle, doğal güzelliklerle ve tarihle doludur. Melendizler, ufukta belli belirsiz görünen Toroslar kim bilir ne sırlar saklar. Benim kanaatim bütün Anadolu böyledir. Önemli olan güzellikleri görebilmek, doğanın verdiği imkânları kullanabilmektir.
Fotoğrafın tarihi bilinmiyor.

Nevşehir’in bisiklet ve motosikletçileri 1950 li yılların başı. Tam ortadaki Motosikletçi Hacı Emmim.

Yıkılmayı bekleyen evlerin ufkunda Kara cami minaresinin görünümü,

Efsunlu bir ev… Bu evde kiracı olarak oturan herkesin kendi evine çıktığına inanılır. Şimdiye kadar hep böyle olmuş. Evin bir yanında Hasan Emminin öteki tarafında ise Or General Semih Sancar ın büyüdüğü ev olarak inanılır. İki kutlu insan bu efsanenin başlamasına neden olmuş. Efendim bu evde yıkıldı. Balkondan bakan bayan bize bunları anlatan kişidir. Bunları anlattıktan sonra;”Allahtan umut kesilmez. Rabbim bu iki iyi insan yüzü suyu hürmetine beni de kiradan kurtarır.” Demişti.

Kurşunlu caminin yakınında camlı köşke çıkan merdiven.

Geçmiş yıllardan duvar sıvasına işaretlenen bir tarih. Günümüzde bir ömür gibi duruyor.