YÖRESEL TARİHİMİZDE ŞOFÖRLER VE ARABALAR

Tarihinde kervancıların kol gezdiği bir memlekette yaşadık. Birçok evlerde deve damları vardı. Yöremizin adı zaten Kapadokya Güzel atlar ülkesi olunca, Nevşehir’in Ticaretin merkezleri arasında yer alması sürpriz değildi. Celeplerinin, çerçilerinin, kervanlarının atlı arabalarının, sonradan kamyoncularının Türkiye’nin hatta Osmanlı’nın birçok yerine gidip ticaret yapmaları insanımızın doğasında olan özelliği idi.

Bunlardan ayrı olarak İbrahim Paşa’nın fermanıyla Pazar ve Pazartesi günleri Nevşehir Merkezde Pazar kurulmaktaydı. Bu olay günümüze kadar gelmiştir. Nevşehir’de kurulan bu Pazar ta seyahatnamelere konu olmuştur.

Pazarların olsun, her türlü ticaretin olmasa olmazı nakliye en önemli rolünü oluşturmaktaydı. Kervanlarda da durum böyleydi, günümüzde de aynı durum işlemektedir. Nevşehir bu konuda marka olmayı başarmış hatta hayat tarzı olarak yaşamaya başlamışlardı.

Savaşlardan yeni çıkmış, yarasını sarmaya çalışan Cumhuriyetin yapacağı zaten çok iş vardı. Nevşehir’e trenin gelmesinin önlenmesi Yöremizin kalkınmasında oldukça işleri zorlaştırmıştı. Örneğin celeplerin ta Kars dan, Ağrıdan, Erzurum’dan trenle yapılacak hayvan nakilleri maliyetleri ve riskleri oldukça düşürecekti. Kim bilir belki köylümüz büyükbaş hayvan yetiştirip, istihdamı ve kazancı çeşitlendire bilecekti. Olmadı.

Bu stratejik hata dahi Nevşehir’in önünü kesmeye yetmemişti. Kamyonlar çıkmaya başladığında bile nakliye işleri yapar olmuşlar. Bu yüzden belli bir süre deve kervanlarıyla motorlu araçlar aynı coğrafyada görülmüşlerdir. Motorlu araçların yaygınlaşmasıyla kervanlar ve hanlar da önemini yitirmeye başladı. Bu sayede tarihte binlerce yıldır devam eden koskoca bir medeniyet fayının kırılmasına şahit olunmuştur.

Şoförlerimiz ehliyetlerini önceden Konya’dan alırlarmış. Ehliyet ihtiyacı arttığı için Nevşehir’de de ehliyet vermeye başlamışlar. Ehliyet sınavı Belediye’nin yakınındaki Santral Bayırında veriliyormuş.(1) Günümüz Spor İl Müdürlüğünden İnen bayır. Ehliyet sınavının oldukça zorlu geçtiğini söylerler. Uzun ve dik olan Santral bayırı arka arka çıkılır akabinde yavaş yavaş inilirmiş. Tabi bu arada dur kalk lar, şuraya yanaş ve çık gibi bir sürü de soru sorulur, uygulama yaptırılırmış.

Ehliyet komisyonunda olan Alçıcı Nail Efendiden bahsederler. Şoförlüğü ve tamirciliğinin yanında müthiş bir fen fikir insan olduğunu da söylemişlerdi. Pratik zekâsıyla en çetrefil problemlere en kolay çözümleri bulmasıyla tanınırmış.

Çok değişik ülkelerden araç ithal edildiği dönemlerdi. Buna göre çok değişik araç markalarının da olması gayet doğaldır. Bu araçların sahipleri ve şoförleri de lakaplarını bu araçlardan alanların olduğu söylenmektedir.

Şavrole kamyon 1942-1944 yıllarında 3,5-4 Tonluk araçlardı.

Dabağın Efendi Şavrole kullanırdı. Kitir’in Sefa Ağa’nın 1944 Alman Fordları vardı.

Kör Sabri, Şoför Mehmet Ağa (Dedem), Şoför Halaoğlu Sağdıç, Bacanak (Alçıcı Nail Efendi) de Şavrole kullanıyordu. Dedenin Ali (Emmim) Grupp, İnterci Hacı Ağa, Ali Doğan, Arap Nazmı, Albostanlı Ahmet, Dedenin Hacı (Emmim)birinci kuşak şoförlerdendi.

İkinci kuşak şoförler ise; Sobacı Ali, kamil (Aynı zamanda ilk tamircilerdendi.) Remzi Usta, Tesviyeci Fevzi Köse (Aynı zamanda sanayicilerdenmiş)

Biraz da o zamanların araba markaları üzerinde duralım. Aflar, Daff, Arslan marka Kraff, Morris, Leyland, Büyük Leyland, Magurus, Savrell, Henşell, Stair Daim , Skana Vabis, Berlie (Fransız), Aese kamyonlar trafikte görülmeye başlanmıştır. Bunun yanında Jeepi ilk defa Kör Veysel getirmiştir. Midibüsler ise Landroverler’di.

Motorlu taşıtların çok az olduğu o dönemlerde araç plakaları da kullanım amacına göre verilirmiş. Araç taksi ise (S), Hususi ise (H) plakaları kullanılırmış. Ford marka araçlar (Vitesi çok özelmiş)Nevşehir-Niğde yolunda çalışırmış. Nevşehir-Ankara yolu 1950’lerden önce 2 günlük yolmuş.

Kamyonların şoför mahalli düzenlemesi marangozlar tarafından yapılırmış. Zaman içinde gelişen kamyonculuk ve onunla ilgili diğer sanatlar ve alım-satım işleri zaman içerisinde çok süratli bir biçimde gelişmiş ve Türkiye’de; Alım-Satımı, tamiri, Kasacılığı gibi konular adeta marka olmuştu. En uzak şehirlerden gelip, Nevşehir’den araba alıyorlar, Kamyon karoserlerini yine burada yaptırıyorlardı. Şoförlerimiz yük alacağı zaman, Nevşehirli olmaları ayrı bir tercih nedeniydi.

Günümüzde bunların büyük bir kısmını kaybetmiş bulunuyoruz. Zirvede kalmanın, zirveye çıkmaktan daha zor olduğunu görüyoruz. Sanayideki ilgili esnaflarla konuşmanızı tavsiye ederim, oto alım satımcılarla konuşmanızı tavsiye ederim. Bakın sizlere neler anlatacaklar.

Şoförlerimiz gurbetin yollarına düşmüş, renkli kişiliklere sahip kimselerdi. Birçok şoförümüz helal ekmek peşinde siyah asfaltlara al kanını dökmüşlerdi. Burada hepsini rahmetle anıyorum.

İnsan manzaralarından bahsederken mesleklerin geçmişinden de bahsetmek gerekir diye düşünüyorum. Dedem şoför, dedemin iki kardeşi şoför, babam şoför, ağabeyim şoför, çevremde de şoför olunca elbette ki hikâyelerini seçip sizlere sunmak gerçekten zordur. Zira yöremiz çocukları bile arabacılık oynamakta taydılar.

1940-1950’li yıllarda muavinlik ve şoförlük yapmış, o zor günleri yaşamış Sayın Abdullah Hayri Özçiftci ile konuşuyoruz. “ O zamanlar Riyamut Gourup, Sütverke Saurer berliye, Scana Vabis Man, İsbit cantlı henşel gibi taşıtlarla Anadolu’nun tozlu, çorak topraklarında çalışmıştık.

Lastik tamirini muavin levye leme ile yapardı. İç lastikler el pompası ile şişirilir, 100 hava basıncı 10 kabul edilirdi. Benzin huni ile depolara boşaltılırdı. O zamanlar yakıt pompası da yoktu.

Motora ilk hareket kolla çevirerek atardık. Marş basma yerine 60 kiloluk kriko kullanırdık. Yani muavin olmadan sefere çıkılmazdı. Nevşehir’den Ankara’ya 2 günde giderdik. Kamyon çukura çökünce, köylerden manda, öküz gibi hayvanlar getirilir, halatlarla çekilir, kurtarılmaya çalışılırdı. Hele araba yan yattığında muavinin işi daha zordu. Araçtaki yükler indirilir, ağaçlar bulunur, 70 kiloluk uzun dişli krikolarla halat, urgan takımları muavinin elinden geçerdi.

Motorlu araçların yaygın olmadığı dönemlerde trafik kontrollerini jandarma yapardı. Özellikle kış aylarında çok nadir araba geçtiği için, bilinen Jandarma karakollarına telefon edilir, aracın geçip geçmediği sorulurmuş.

Nevşehir’den çıkan bir araç; Kırşehir, Bâlâ, kaman, keskin üzerinden geçerek Ankara’ya varırmış.

Kamyon manivela gücü ile yan yattığı taraftan düzeltilir, yükler tekrar kamyona yüklenirdi. Bu seremoni kış günlerinde daha zor olurdu.

Bir seferinde Bolu Dağının sisinden 4 saatte kurtulmuştuk. Uzun yollarda mevsimine göre gitmekte kolay değildi.” Abdullah Hayri Bey’in çalıştığı arabaya yazdığı şiir.

Al arabanın dizelini

Sev köylünün güzelini

Araban Austin rampada çekmez

Isındı kampana freni tutmaz

Sat derim patırona oda sözümü tutmaz

Kışın donar, yazın yanar

Austin alan bilmem ne zaman onar.

Şoförler ile yaşanmışlıkları da sizlerle paylaşmak istedim.

MAŞALLAH ŞİRKETİ

Kamyoncularımızın âdetiydi. Şoför mahallinin üstündeki rüzgârlıklara Maşallah yazdırırlardı. Yabancı biri karayollarında seyrediyormuş. Kamyonların üzerindeki Maşallah kelimesini şirket adı sanmış.

“Amma büyük şirketmiş.” Demiş.

Demiş ama kaza yapan kamyonları da görüyormuş. Onlarında üzerinde Maşallah yazılı…

“Maşallah şirketi bu kadar kaza ile mutlaka iflas etmiştir.”Demiş.

DEVECİLERLE MUAVİN

Kamyonların yeni çıktığı günlerde kamyonlarla, deveciler aynı yolları kullandığı günlerdeyiz. Doğal olarak motorlu taşıtlar devecilerden daha hızlılardı. Yeni yetme bir muavin nasıl olsa yetişemez kabilinden yoldaki devecilere küfür ve hakaretler yağdırmaya başlar. Şoför “Yapma ayıptır. Dese de muavin aldırmaz. Küfre, hakarete devam eder.

Olacak iş ya 300-500 Metre ileride kamyonun tekeri patlar, akabinde araba yolda kalmıştır. Bu sefer muavin korkmaktadır. Zira kervan kendilerine yetişmiş, deveciler mesesi (Değnekleri)ellerinde muavinin üzerine doğru geliyorlardı.

“Utanmadın mı? Bizden ne istiyorsun? Şimdi söyle bakalım, hiç deveci dayağı yedin mi?” Muavin korkuyla;

“ Siz da bağırın, hakaret edin, küfredin gardaşım. Laflar uçtu gitti de yerine mi vardı sanki?” dese de orada deveci dayağının tadına bakmış. Deveciler dayaktan sonra kamyoncuya yardım bile etmişler.

PİRİNÇ ANAMDAN ALINIR

Nevşehir’in iki atlı arabalarla ticaret yaptığı günlerdeyiz. Aile, geçimini Samsun’dan getirdiği pirinçleri satarak sağlamaktadır. Tabii ki Samsun’a giderken başka ürünleri de oralarda pazarlarmış.

Bu meşakkatli işlerle uğraşırken, evde de hanımı konu-komşu, tanıdık veya her isteyene pirinç satmaktaymış. Kadının aklı ermediğinden pirinci aldıkları fiyatın da altında satmaktaymış. Çocuk bunun farkında, lâkin bir türlü babasına da söyleyemiyormuş. Babasıyla beraber Samsun yollarında çektiği emekleri de düşününce buna da razı olamıyormuş. Annesi de zaten bu çocuğun lafını hiç dinlemezmiş.

Yine her zamanki gibi babasıyla beraber yola revan olmuşlar. Dayanamamış ve babasına; “ Baba biz boşuna Samsun’dan pirinç almayalım. Anam daha ucuza veriyor. Pirinci biz de anamdan alalım.” Demiş.

Nevşehir’in kullandığı bir terim; Döşünün gılı ağra sıca, Guzzum, evlerine varıyımda piriç pilavlarını yiyim.”

Bir ninenin sevdiği bir çocuğa temennisi… Çocuğun büyüyüp, evi ve ailesi olması ve kendi evi olmasını temenni etmek, evinde pirinç pilavlarını yemek temennisi ise, çocuğun varlı olmasını dilemektir.

BABANIN TANIDIKLARI

Şoför bir gün Ankara’ya giderken eşini de yanında götürür. Adamın özelliği çok sık kural hatası yapmakmış. Trafikte seyir halindeyken bu hatalara muhatap olan sürücülerde farla veya korna ile tepkilerini gösteriyorlarmış. Trafikten hiç anlamayan eşi kocasına sorar;” Araçlar niye böyle yapıyorlar, ya korna çalıyorlar, ya lambalarını yakıp söndürüyorlar.” Demiş. Kocası da; Onların hepsi benim arkadaşlarım, bana selam veriyorlar.” Demiş.

Ankara’dan döndükten sonra, kadın çocuklarına seslenmiş” Babanızın birçok arkadaşı var. Ankara’ya gidip gelirken adeta selam vermeyen hiç araba kalmadı. Sizde babanızın kıymetini bilin.” Der. Bu arada şoförümüz kıs kıs gülmektedir.

Nevşehir’de hep şunu gözlemlemişimdir. Basit bir olay bir insanımızda tik haline getirtilip güya ona şaka yapıyormuş gibi kızdırılırdı. Üstelik bu seremoniye tanıyan, tanımayan birçok kişi katılırdı. Örnek; Bir insanımız vardı. Bunu kızdırmak için iki bilye birbirine vurulur, bu adamı kızdırmayı başarırlardı. Başka bir insanımıza ise kedinin tırnağı kaç demedikçe çok sakin bir adamdı. Yine başka bir insanımıza İsminden sonra Kulüp demesine çok kızarmış. Neyse bu adetler günümüzde unutulmuştur. Unutulmuştur lâkin bir arkadaşımı yine limonla kızdırmayı başardılar.

LİMONLU ŞAKA

Şişmanca bir arkadaşım vardı. Yanında, aksine zayıf fakat şaka makinesi gibi biriyle tanıştırdı. Selamlaştık, sohbete başladık. Şişman arkadaşım; Bahadır çok şişmanım, bani zayıflatacak şu kilolardan kurtaracak bir formülün var mı? Var dedim. 3-5 sap maydanozu ya küçük küçük doğra ya da miksere at çek, üstüne limon sık… Derken arkadaşımı ter bastı, eliyle ağzını tuttu. Bana dönerek, Sakın onun lafını etme sen benim huyumu bilmiyor sun, çok kızarım haa, sana bile dedi.

Öteki şakacı;”Ne kızıyorsun senin iyiliğine söylüyor, kötü bir şey mi? Söyledi. Sadece limon diyor, limon.. Adamcağız yere çöktü verdi ve o adama küfretti.

Neyse arayı bulduk oradan ayrıldık. Başka bir gün o şakacıyı görmüştüm. Arkadaşımın devamlı gittiği manavda çalışanları ayartmış, ellerinde yarım limon, onu görünce ağızlarına sıkmaya başlamış. Yapmayın etmeyin dediyse de anlatamamış. Sonra yere düşüp bayılmış. Ambulansla hastaneye götürmüşler. Şakacı ise çok pişman olmuş. Bir daha buna şaka yapmayacağım dedi.

Bu olayı başka bir arkadaş grubunda anlatıyordum. Soğandan, sarımsaktan da aynı şekilde alerji olanlar da vardır dedim, arkadaşlarımdan birisi kaşlarını çattı ve orayı terk etti. Ne dedim ben, niye kızdı dediğime

Onun da aynı şekilde soğan allerjsi olduğunu söylediler. Demek ki alerjiler de değişiyor.

GÂVUR DAĞINDA FREN PATLAMASI

Yıldız Sürücü Kursunda motor dersi verdiğim yıllardı. Sürücü adayları motor dersinin boş bir ders olduğu konusunda iddialaşıp duruyorlardı. Bende hem ders anlatıp, hem de bu insanlarımızı ikna için çabalıyordum.

Frenleri anlatırken, Frenin öneminin hafızalarda daha iyi kalması için o sırada sürücü kursunda olan yaşlı şoförü derse davet ettim. Frenlerle alakalı bir anısının olup olmadığını sordum. “Eğer bizlerle paylaşırsan çok memnun oluruz.” Dedim.

“Olma mı? Dedi. Size Gavur Dağından inişte frenimizin patladığını anlatayım da ibret alın.” Deyip devam etti. Gavur dağından (Nur Dağı) iniyoruz. Önümüzde viraj sız dik bir bayır vardı. Bayırın bittiği yerde de yumuşak bir çıkış bizi bekliyordu. Bu çıkışın yanında da ufak bir köy vardı.

Kamyon yüklü idi. İnişte köy yollarına bağlanan kavşaklar görünüyordu. Bayır ise dümdüzdü. Araç bayır inerken biraz hızlanınca frene dokunmak ihtiyacı duydum. Aman ne göreyim! Fren bom boştu. O anda içime ateş düşmüştü. Patron yanımda, kamyonda gittikçe hızlanıyordu. “Aman patron arabayı şu tarlalara süreyim mi? Belki sağ kalırız.” Dedim. “ Sen ne diyorsun, araba yok olursa bende yok olurum. Olmaz öyle şey.”

Kamyonun hızı her geçen saniye arttıkça artıyordu. Rüzgâr gibi gidiyorduk. Kavşaklardan karşımıza bir şey çıkmasın diye dua ediyordum. Bu hızla direksiyonu azıcık çevirsem bilmem kaç takla atardık.

Akıllara zarar bir hızla yolun en alt seviyesine indik. Karşımızda artık çıkışına bir rampa vardı. Bunun sonucu araç her saniye yavaşlamaya başlamıştı. Aracı köyde durdurabildik. Etrafımıza insanlar birikmeye başlamıştı. Haberim yok ben zıplayıp duruyormuşum. Allah razı olsun köylüler bana su verdi. Tepemden aşağıya da bir kova su döktüler. Ta neden sonra kendime gele bildim. Bilmiyorum! Sizlere frenin önemini anlata bildim mi?”

Günümüzde bu yollar tüneller vasıtasıyla kolaylıkla geçile bilmektedir. Dağ yine azametle yerinde duruyor. Kahraman Maraş’a saldıran Fransızlar bu dağda ilk tokadını yemişti. Tarihte de böyle bir hatırası olan bir dağımızdı.

ARAÇLARIN GELİŞMESİ

Nevşehirli şoförler Çanakkale Çan’dan kömür getirip halka satarlardı. Çanakkale Çan’a gitmek için Adana’ya yük bulursun. Bulamazsan boş topuklarsın. Oradan sebze veya meyve yükleyip İstanbul pazarına yetiştirilmesi gerekir. Buna şoförler JET ismi vermişler. Yolda durmak, mola vermek de çok nadirdir. Bunun yanında İstanbul halinde indirme sırası da beklenir. Kamyon boşalınca Bursa taraflarına yük bulmak gerekir. En azından mazot parasına… Bursa’dan Çan’a geçilir. Kömür madenlerinde tekrar sıraya girilir. Akabinde arabaya kömür sarılır. Nihayetinde Nevşehir’ e dönülür. Kömür parası ise; Nevşehir-Adana, Adana-İstanbul, İstanbul-Bursa yollarındaki navlun parasıdır. Kolaymış gibi görünüyor değil mi? Kamyoncular yazın sıcağında, kışın sağunda bu yolları devamlı görüyorlar.

Günümüzde zamanın iddialı araçları Ford ve Man Kamyonları da nostaljilere karıştı. Daha güçlü, daha fazla yük alan, Şoför mahalli daha rahat, arkasında yatma yeri de olan, direksiyonları çok rahat arabalar çıkmıştı. Bildiğiniz gibi eski kamyonların direksiyonları mekanikti. Bunun böyle olması şoförlerin ellerinin çok kuvvetli olmasını sağlıyordu. Bir deyişle karşısındakinin elini sıktığında ellerini adeta ezerdi.

Şoförlerimiz Tır denilen bu kamyonlarla dünyaya açılma fırsatını bulmuştu. Ta Moğolistan’dan, İspanya’ya kadar nakliye yapıyorlardı. Şoförler bana “Kuzey ışıklarını anlatıyorlardı, Tanrı Dağlarından bahsediyorlardı. Bulgaristan’dan Macaristan’dan bahsederken sanki tanış olduğu bir ilden bahsediyorlardı. En cafcaflı zamanlarda Irak’a, Suriye’ye nakliye yapabiliyorlardı. Zamanın haberlerine manşet olmuştu, ışıd denen terör örgütü şoförlerimizi kaçırmıştı. Bizim arkadaş o baskından yarım saat önce orayı terk etmişti.

Alışana şoförlük, bir sevda imiş. Ta dedem zamanından beridir şoför bir aileyiz. Babam benim şoför olmamı hiç istemedi. Bende araç kullanmayı elli yaşıma yakın öğrenmiştim. ( 2)

Şoförler ailelerini pek göremiyorlar ki, hakkıyla ilgilene bilsin. Uzun yollar, şoförleri bekleyenleri hüzünlü bir bekleyişe sevk ederdi. “Kar yağmış, yollar kapanmış, kaza olmuş” gibi haberlerin her biri bekleyenlerin üzerine kaynar su olarak dökülürdü.

Araçların yeni çıktığı zamanlar araç sayısı oldukça azdı, lâkin yollar stabilize (Sertleşmiş toprak yol.) Araçların yollarda kalma riskleri de vardı. Şoförlerin aileleri ve aracın sahipleri yollardaki jandarma Karakollarının telefonlarını alarak ararlardı. Dedim ya araçlar çok seyrek geçer. Jandarmalarda telefon geldiğinde, sordukları aracın konumu hakkında bilgiler verirdi.

1960’lı yıllarda ülkenin gündemine oturan bir haber göre askeri bir tim dağlarda tipiye yakalanır. Hava aniden soğumuştu. Askerlerimiz çok üşüyordu. Tim komutanı, aracı donmaktan kurtaran antifrizin insanı da donmaktan koruyacağını ön görerek, askerlerine antifriz içmelerini önermişti. Halıcı Ali’nin oğlu rahmetli Sadi ağabeyde aynı timdeymiş. Komutana, antifrizin çok zehirli olduğunu, kendisinin de şoför olduğu için bildiğini söylemiş. Antifrizi içen askerimiz ölmüştü.

Sürücü kursundan ehliyet alacaktım. Bu yüzden motor dersi de olsa derslere devam ediyordum. Sanayiden gelen kursiyerler genç hocaya antifrizin bileşenlerini sormuşlardı. Hocadan izin alıp ben cevap verdim;

Temel maddesinin Metil alkol olduğunu söyledim ve diğer bileşenlerini de belirttikten sonra, dersimizin bu bileşenlerle bir alakasının olmadığını da söylemiştim. O zamanlar çıraklık Eğitim Merkezinde görev yaptığım için birçok ustayı da tanıyordum.

Yıllar aynı bir nehrin aktığı gibi akıyordu. Hayatımda en umarsız olanda yine zamandı. Hiçbir şey umurunda olmazdı. Akar giderdi. Şoförlerin gençliğini de bilirim. Gözünü taştan budaktan esirgemeyen insanlardı. Bakırcı lisanını aralarında konuşurlardı (Kalaycılar bahsinde bu konu üzerinde durulacaktır.) Evlerinden uzakta, o gurbetten o gurbete gider dururlardı. Hele birde arabanın veya ailesinin borcu varsa, kendini dağlara sürerdi. Başkasının arabasında kazandığı yetmez, araba alsa ki ala bilir, faizi işler arabanın bilmem kaç katını oto alım satımcılara yedirirdi. Stres, yorgunluk, düşünceler insanları daha çok çalışmaya iterdi. Ama bu çalışma altından rüzgâr geçen arabalarla uzun yollarda yaşanırdı. Bunlar yaşanırken, nice canlar yanar, nice çocuklar yetim kalırdı.

Notlar;

( 1) Santral Bayırından da bahsetmek isterim. Nevşehir’in elektrik ihtiyacı burada bulunan bir santral vasıtasıyla temin edilirdi. Bu santralı Fadimanalar dan sadettin Beyin işlettiği kayıtlarımdadır. Bu arada santralın akşamları çalıştığını bilirim. Santralın ürettiği elektrik 220 volt değil de 110 volt olduğunu söylerlerdi. Zira evleri aydınlatan lambalar aydınlatayım mı?, aydınlatmayayım mı? Diye terettüp ederler neticede körsen bir ışık verirdi. O da gecenin belli bir saatine kadar… Mumlar, gaz lambaları kullanılmaya devam ederdi.

( 2) Ömrü hayatımda bir kez sefere çıkmıştım. Çok sıra dışı olaylara şahit oldum ve bizzat yaşadım. Ceyhan ın karpuz tarlalarını görmüştüm. Çukurova’da gün batımını seyretmiştim. Kamyona (FORD) karpuz sarmıştık. JET dediğimiz Adana-İstanbul yoluna düştük. Önceden JET yolu duymuştum. Şoförler anlatır dururdu. Bense ilk defa böyle bir olay yaşayacaktım. Nevşehir’den çıkarken sağanak yağmur yağıyordu. Acıgöl taraflarında kamyona hışır yüklendi, biz Aksaray yolundan Adana ya gitmiştik. Ceyhan ilçesinin tarlalarında yük olarak karpuz sarmıştık.

Jet gibi İstanbul’a karpuzları yetiştirmek için gidiyorduk. Mola yok denecek az ve kısıtlıydı. Bolu ya girerken testiden boşanırcasına yağmur indi. Bir yandan da gökyüzü yıldırımlarla şimşeklerle aydınlanıyordu. Kamyondan inip kahvehaneye varıncaya kadar ıslandığım bir yana hemen 15-20 metre açığıma yıldırım düştü. Yıldırımın göz alıcı beyaz mavi rengi gözlerimi alırken, yıldırımın sesi beni sersemleştirmişti. Kahvede oturanlar benim öldüğümü bile sanmışlar. Vademiz yetmemiş, Kahveye girdiğimde korkudan, ıslanmaktan bitmiş bir haldeydim. Dinlendik, kurulandık yemek yedik, sonra tabii ki yola revan. İstanbul halinde sıra bekledik, yükü indirdik, denize yakın bir yere geldik.

Mermer bloklar yüklenecekti. O da ney, grev vardı. Pankartlarda DİSK vardı, başka sloganlar vardı. Ağabeyim beni sıkı sıkıya tembihledi. Sakın siyaset konuşma bizleri mahvederler. Dedikten sonra başka şoförlerle çekip gitti. Muavinler benden yaşça büyük olduğundan onlarda çekildi. O kalabalıkta yalnızdım. Grevcilerle iletişime girdim. Bana yemek verdiler, sohbet ettik. Kamyonlar kısıtlı da olsa yük alıyordu. Tanıştığım arkadaş, ilk bizim arabanın yüklenmesi gerektiğini görevlilere söyledi. Öyle de olmuştu. Ağabeyim bu işe şans demişti. Bizde peki ala demiştik. Bursa da mermerleri indirdik. Ağabeyim yine gitmişti. Arabayı beklemem benim içinde en emniyetli hareket olur diye düşünmüştüm. Yaşlı bir bakkal vardı. Cebimdeki paranın hepsini çıkartıp tezgâha koymuştum. “Amca ben açım.” Demiştim. Bana helva-ekmek vermişti. “Param bunu karşılamaz” Dediğimde ise “Afiyet olsun evlat” Demişti.

Oradan boş olarak Çanakkale’nin Çan ilçesinde bulunan kömür madenine gitmiştik. Açık madenin ne olduğunu, kokusunu, kömürlerin arasındaki çıkan taşları görmüştüm. Bu arada taşların temizlendiği çukura düşmekten son anda kurtuldum. Bir deyişle ölmekten kıl payı kurtulmuştum. Demek ki ecelim gelmemiş. Bir seferde iki kez ölüm tehlikesi… Bununla bitimi…

Nevşehir yoluna düşmüştük. Gayri rahat edilecek günü yaşıyorum derken, yük haddini aştığı için arka tekerlerin birbirine sürttüğünü gördük. Zaten çok sinirli olan ağabeyime yük haddini aşmaman gerekirdi. Dedim, adam bütün sinirini benden çıkartmaya çalıştı. Tartıştık. Beşli filo geldiğimiz için ben başka bir arabaya geçtim. Aksaray a yaklaşırken otobüslerin mola verdiği yerde yemek yiyecektik. Tesis bizi kabul etmedi. Az aşağıda kamyoncuların mola verdikleri yere gitmemizi söylediler. Şoförlerden biri bu sözlere kızıp, burada yemek istediklerini inatla söyledi. Muavinler bu şoföre arka çıkmış, levyeler çekilmişti. Biz 7-8 kişiydik, tam o arada tesisin çalışanları da bıçak, demir ve ne varsa çekmişler, en az 15 kişi vardı. Ben sinirden adeta çıldırmıştım. Yaşça en büyük şoföre; “Ekmek parası için yollardan geliyorsunuz. Bu olayı yaşamayı hak ettiniz mi? Bana böyle olaylar yaşatmaya hakkınız var mı? Az aşağıda kamyoncular varmış, ta uzaklardan geliyoruz iki adım ilerisi, değer mi…. O şoför Bahadır haklı dedi, mızmızlanan iki muavini azarladı, arabalara bindik, kamyoncuların tesisine vardık. Gecenin de sonuna gelmiştik. Ağabeyime muavinler benden için “Kardeşin korkak “ Demişler. Bu arada ağabeyimle barıştırıldık. Yola onun arabasıyla devam ettik. Aksaray sapağından dönmüştük. Güneş karşıdan vuruyordu. Dışarıda hava oldukça soğuk olsa da arabanın içi sıcaktı.

Nevşehir’e iyice yaklaşmıştık. Uykusuz olsam da adedim yolda hiç uyumazdım. Lâkin ağabeyim kafayı direksiyona koymuş uyuyordu. Araba yol almaya devam ediyordu. Tam bir kara mizah… Seslensem panik yapardı, el hareketi yapsam yine aynı risk vardı. Kapıyı hafifçe açarak içerisinin soğumasını sağladım. Biraz da sinirlendirmem lazım geldiğine inanıyordum. Dediklerimi bir bir uyguladım. Ağabeyim gözünü açmıştı, Kapıyı esnettiğimi de görmüştü. Uyuyordun dikkat et dedim. Bana kızmıştı ama uykusundan emare bile kalmamıştı.

Sadece bir seferi özetiyle anlatmaya çalıştım. Bu kadar andralin bana bile fazlaydı. Ölüm tehlikesi değil ölüm tehlikeleri geçirdim. Demek ki her sefer ayrı macera, başka hikâyelerle doludur. Katıldığım bu sefer ruhumda bulunan şoför olma isteğimi çoktan silip götürmüştü. Bir daha sefere hiç gitmemiştim. Günümüzde Tırlar da trafikte sıklıkla görülmektedir. Üstelik bunlar yalnız şoförler yolculuk yapmaktadır. Bazılarının yol hikâyelerini dinlesek de daha nice yol hikâyeleri vardır.

Eskiden Nevşehir’de bir benzin istasyonu, Mobil oil şirketinin bir acentesi olarak hizmet vermekteydi. Ben bu dükkâna gittiğimde sanırım 5 yaşlar idim. Anlatırlardı. Şirketten bu acentede çalışmak üzeri eğitimli bir genç göndermişler. Genç yüksek tahsilli imiş. İşi taşradaki acentelerin çalışma sistemlerini öğrenmekmiş. Bir çırağın yaptığı işlerin hepsini yüksünmeden yapıyor, bazen defterlere bakıyormuş. Nevşehir’i terk ederken başka bir şehirde, başka şartlar içinde çalışmaya devam edeceğini söylemiş.

Başarılı olan işletmeler, çalıştıracakları personellerini en iyi bir şekilde yetiştirmeye gayret etmeleri başarılarının devamını sağlamak, çalışanının ufkunu genişletmek ve yetiştirmektir. Gençlik yıllarımda rahmetli Vehbi Koç un bir kitabını okumuştum. Kitap baştan aşağıya nasihatler, çalışma prensipleri, karşılaşılan zorluklarla mücadelelerini anlatıyordu. Başarıda tesadüfe hiç yer olmadığına inandım. Aynı şekilde Sabancıların, Durmuş Yaşar oğulları nı, Dedeman gibi ekonominin devlerini bulduğum kitaplardan dergilerden anlamaya devam etmiştim. Yukarıda saydığım kişilerin hepsi sıfırdan yükseldiklerini görmekteyiz.

Hususi bir taksi

Nevşehir 1953.

Eski Hükümet binasının çıkışından, belediye caddesinin görünümü. Muharip Gaziler Bankası yolun hemen solundaki bina olduğu söylenmişti.