Çocuklarımızı Sınavlara Hazırlıyoruz; Peki Hayata Hazırlıyor muyuz?

Okullar açıldı.

Nevşehir’de binlerce evde yine aynı telaş başladı: Servisler, okul kıyafetleri,

kitaplar, kurslar, denemeler, sınavlar…

Anne babaların ortak bir duası var:

“Çocuğum okusun, iyi bir yere gelsin, geleceğini kurtarsın.”

Çok haklı ve çok kıymetli bir temenni.

Fakat bir eğitimci ve bir baba olarak hem kendime hem de anne babalara başka bir soru sormak istiyorum:

Çocuklarımızı sınavlara hazırladığımız kadar hayata hazırlıyor muyuz?

Başarıyı Biraz Yanlış mı Tanımladık?

Bir çocuğun matematikten kaç net yaptığıyla ilgileniyoruz. Türkçesini, fenini, yabancı dilini takip ediyoruz. Deneme sınavında üç puan düşünce endişeleniyoruz.

Peki çocuğumuz evde annesine, babasına nasıl hitap ediyor?

Yaşlı bir insan otobüse bindiğinde ne yapıyor?

Arkadaşının başarısını kıskanıyor mu, yoksa onun adına sevinebiliyor mu?

Sofra kurulurken yardım ediyor mu?

Yaptığı hatanın sorumluluğunu üstlenebiliyor mu?

Telefon elinden alındığında dünyası başına yıkılıyor mu?

Kendinden daha güçsüz biriyle karşılaştığında ona nasıl davranıyor?

Bunları gösteren bir karne yok.

Ama hayatın asıl karnesi belki de burada.

Her Şeyi Bilen Ama Kendini Yönetemeyen Bir Nesil

Bugün üzerinde durmamız gereken temel meselelerden biri, bilginin ahlaktan ve davranıştan kopmamasıdır.

Çocuklarımızın önünde insanlık tarihinin belki de en büyük bilgi hazinesi var.

Telefonundan saniyeler içinde dünyanın bütün bilgisine ulaşabiliyor. Yapay zekâya bir soru soruyor, cevabını alıyor.

Fakat bilgiye ulaşmanın kolaylaşması, iyi insan olmayı kolaylaştırmadı.

Hatta yeni bir problemimiz var:

Her şeyi bilen ama kendisini yönetemeyen insan…

Telefonunu bırakamıyor.

Öfkesini kontrol edemiyor.

İstediği hemen olmayınca tahammül edemiyor.

Sıkılmaya dayanamıyor.

Beklemek istemiyor.

Emek vermeden sonuca ulaşmak istiyor.

Burada anne babalar olarak biraz da kendimize bakmamız gerekiyor.

Çocuğumuzun Önündeki Her Taşı Kaldırmayalım

Çocuğumuz üzülmesin diye problemini biz çözüyoruz.

Yorulmasın diye işini biz yapıyoruz.

Okulda problem yaşamasın diye hemen öğretmeni arıyoruz.

Bir şeyi unutmuşsa arkasından yetiştiriyoruz.

Harçlığı bittiyse yenisini veriyoruz.

Odası dağınıksa topluyoruz.

Sonra 18 yaşına geldiğinde ondan bir anda sorumluluk sahibi bir yetişkin olmasını bekliyoruz.

Olmuyor.

Çünkü sorumluluk, 18 yaşına girilen sabah ansızın kazanılan bir özellik değildir.

Küçük yaşlardan itibaren yaşayarak, deneyerek, bazen hata yaparak öğrenilir.

Bu yüzden zaman zaman çocuklarımızın küçük sıkıntılar yaşamasına izin vermeliyiz.

Unuttuğu bir eşyanın sonucuyla karşılaşsın.

Parasını yanlış kullandıysa bir süre beklesin.

Odasını kendisi toplasın.

Evde düzenli bir sorumluluğu olsun.

Bir yanlış yaptıysa sonucuyla yüzleşsin.

Çünkü;

Çocuğumuzun bugün biraz zorlanmasına izin verelim ki yarın hayat karşısında çaresiz kalmasın.

Sevmek, çocuğun bütün yükünü taşımak değildir.

Sevmek; zamanı geldiğinde kendi yükünü taşıyabilecek kadar onu güçlendirmektir.

Özgürlük, Telefonu Elinden Bırakabilmektir

Gençlere sürekli özgürlükten bahsediyoruz.

Fakat özgürlüğü de yeniden düşünmemiz gerekiyor.

Her istediğini yapabilmek gerçekten özgürlük müdür?

Telefonuna bakmadan yarım saat duramayan genç özgür müdür?

Oyunu bırakamayan çocuk özgür müdür?

Sosyal medyada beğenilmediğinde mutsuz olan insan özgür müdür?

Öfkelendiğinde kendisini kontrol edemeyen yetişkin özgür müdür?

Belki gerçek özgürlük;

İstediğini yapabilmekten önce, gerektiğinde istediğinden vazgeçebilmektir.

Yanlış yapabilecek imkânın varken doğruyu tercih edebilmektir.

Kimse görmediğinde de dürüst kalabilmektir.

İşte karakter burada oluşur.

Nevşehir’in Başarılı Çocuklara Olduğu Kadar İyi İnsanlara da İhtiyacı Var

Şehrimizin gençlerinin iyi üniversitelerde okumasını elbette istiyoruz.

Doktorlarımız, mühendislerimiz, öğretmenlerimiz, bilim insanlarımız olsun.

Ama bunun yanında başka bir hayalimiz daha olmalı.

Annesine babasına “öf” demeyen evlatlarımız olsun.

Komşusunun derdiyle dertlenen gençlerimiz olsun.

Bir yetimin başını okşamayı başarı kabul eden çocuklarımız olsun.

Yaşadığı şehre, ülkesine ve insanlığa karşı sorumluluk hisseden gençlerimiz olsun.

Gazze’de ağlayan bir çocuğun acısını kendi kardeşinin acısı gibi hissedebilen vicdanlarımız olsun.

Çünkü dünyanın sadece başarılı insanlara değil, vicdan sahibi başarılı insanlara ihtiyacı var.

Zekâ ahlakla birleştiğinde nimettir.

Bilgi merhametle birleştiğinde hizmettir.

Güç adaletle birleştiğinde kıymetlidir.

Aksi hâlde çok bilen, çok kazanan, çok güçlü olan fakat başkasının acısını hissetmeyen insanlar yetiştirmenin insanlığa ne faydası olacak?

Bu Akşam Çocuğunuza Notunu Sormadan Önce…

Belki bugün eve gittiğimizde çocuklarımıza hemen;

“Kaç soru çözdün?”

“Deneme nasıl geçti?”

“Ödevini yaptın mı?”

diye sormayalım.

Bir defalığına başka şeyler soralım:

“Bugün kime iyilik yaptın?”

“Bugün bir arkadaşının işini kolaylaştırdın mı?”

“Bugün yaptığın bir hatayı fark ettin mi?”

“Bugün öğrendiğin hangi şey seni daha iyi bir insan yaptı?”

Belki eğitimin yönünü değiştirecek sorular bunlardır.

Çünkü çocuklarımızın geleceğini yalnızca kazandıkları okul belirlemeyecek.

Verdikleri kararlar, kurdukları aileler, seçtikleri arkadaşlar, taşıdıkları

sorumluluklar ve en önemlisi nasıl bir insan oldukları belirleyecek.

Diploma önemlidir.

Meslek önemlidir.

Başarı önemlidir.

Fakat bunların hepsinden önce insan yetiştiriyoruz.

Kendimize sık sık hatırlatmamız gereken şey belki de tam olarak budur:

Bilgi davranışa, davranış ahlaka dönüşmüyorsa eğitim yolun yarısında kalmış demektir.

Çocuklarımız çok şey bilsin.

Çok okusun.

Bilimde, teknolojide, sanatta ilerlesin.

Dünyanın her yerine gitsin.

Ama bütün bunların sonunda iyi insan olmayı unutmasın.

Çünkü bir şehrin ve bir ülkenin gerçek geleceği yalnızca iyi okullarda değil, iyi yetişmiş insanların vicdanında kurulur.

Tuncay ZEYD SESLİ