DEVECİ DAĞI ,YAVUHASAN KÖYÜ SIRAÇ HALKI

1977 yılında Yozgat İlinin kuzeydoğusunda Kadışehri Ortaokulu'nda sosyal bilgiler öğretmeniyim.

Cuma günü saat 15'de derslerim sona eriyor.

Ne yapmalı ?

Önce iki fotograf makinam. Birinde siyah beyaz rol film var, digerinde diyapozitif. Çantama birkaç kitap koydum. Bakkala uğrayıp bir kutu ıhlamur, birkaç değişik bisküvi, çay, şeker alıp düştüm yola.

Önceden planladığım bir gezi değil bu. Rastgele yürüyorum.

Kuzeyde Deveci Dağları mayıs güneşi altında parlıyor. Yer yer meşelik. Orman niteliği kalmamış çoğu yerde. İkindi vakti, serin. Yürüdükçe ısınıyorum. Üşümek yok. Kırlar boş. İki saat yürüyorum da tek bir insanla karşılaşmıyorum.

Dere boyunca ilerliyorum. Çekerek Irmağına dökülen çay menderesler çizerek akıyor, çayırlıkların ortasında...Kuzu melemeleri geliyor yamaçlardan. Sonunda bir çoban görüyorum. Merhabalaşıyoruz. Nereye gittiğimi merak ediyor.

'' Bildiğim bir yer yok, tesadüfi, '' diyorum.

Yanık yüzünde gözleri ışıldıyor. Gülümseyerek konuşuyor.

'' Yavuhasan Köyüne git. Başka köye gerek yok. Orda sıraçlar yaşar. Seni konuk ederler. ''

Yavuhasan...Sıraç halkı... İlk duyuyorum.

Yavuhasan acaba Yağı basan mı demek ! Düşmanı baskınla yenen...Sıraçlar Türkmen olmalı...

Selçuklu Döneminin tarihini okumuşum. Düşünüyorum; belirsizlikler var. Acaba Konya Sultanlarına karşı ayaklanan Türkmen boyları, Frenk askerlerinin de katıldığı Selçuklu ordusunun yokettiği halkın kılıç artıkları bu dağlara mı sığındılar ?

Çobanla vedalaşıp yürüyorum.

Üzüm bağları başlıyor. Bir sekiye oturup dinlenirken, birden gördüğüm bir kadın beni şaşırtıyor. Okullarda yerel-ulusal giysileriyle oyun oynayan kızlar olur ya...Ona benzetiyorum. Bağa gidiyor ama giysileri pırıl pırı, göz kamaştırıyor. Başlığı, göğüslüğü, önlüğü-dizliği işlemeli. Hiç yadırgamıyor beni. Öyle 1930'ların köyle ilgili uyduruk şiirlerindeki gibi türkü de söylemiyor, fakat duyumsuyorum ki, bu köyde iyi bir ''kabul '' göreceğim.

Biraz sonra bir küme kız çocuğu ortaya çıkıyor.. Genelde köylerde kız çocukları sönük, sevinç yoksulu olurlar. '' Ağır ol; molla desinler. '' Bunlar şen şakrak, birbirlerinin sırtına vurarak, kucaklaşarak , gülüşerek ...Giysileri de rengarenk, işlemeli.

Çevrede yer yer kar birikintileri var, erimemiş eski kürtük yığınlardan arta kalan.

'' Çocuklar ! '' diyorum. '' Köyünüzü tanımağa geldim. ''

'' Hoş geldin emmi, '' diyorlar. Gülümsüyorlar. Sağlıklı, güzel çocuklar.

'' Bana da öğretmenim diyebilirsiniz. Kadışehri'nden yürüyerek geldim. ''

'' Ooo, uzak öğretmenim. Yorulmadın mı ? ''

'' Ben coğrafyacıyım. Kolay kolay yorulmam. '' Gülüyorlar, çocuk olmak ne güzel.

Yolun ilerisine bakıyorlar. İstiyorum ki, onların bir fotografını çekeyim.

'' Çocuklar, hava güzel. Karların üzerinde üşümezsiniz, değil mi? Sizin bir fotografınızı çekeyim, ''

Fkır fıkır gülerek, birbirlerine sarılıyorlar.

'' Peki öğretmenim, çek bakalım. ''

Bir kız sesleniyor o sırada.

'' Bak, bak ! Muhtar Ali Emmi geliyor. ''

Rastlantı bu kadar güzel olur. Muhtar yanımıza geliyor. Çocuklara teşekkür ediyorum. Herkes kendi bağına gidiyor. Ali Kızılay ile tanışıyorum. Sağlıklı, yapılı, gürbüz bir adam Muhtar.

'' Hoş geldin, '' diyor. Gayet içten. Gözlerinin içi gülüyor. Tanışıyoruz.

'' Adınızı duydum. PTT memuru Enver, sizden söz etmişti. İnşallah Kadışehri halkı sizi üzmüyordur, '' diyor.

Gülümsüyorum.

'' Konuğumsun Sayın Öğretmenim, buyur, bizim eve gidelim. ''

Rahatlıyorum. Hocam değil de öğretmenim diyor. Güzel bir hava, iyi insanlar arasındayım. Muhtar sağa sola selam veriyor. Merakla bana bakıyor kimileri. Açıklıyor Muhtar. Bağların arasından yürüyerek köye ulaşıyoruz. Bakıyorum, çocuklarına pek değer veriyor Yavuhasan insanı. Bağa gelirken beşik getirmişler, bebeklerini orada güvenle uyutuyorlar.

Köy hakkında bilgiyi eve varınca veriyor Ali Kızılay. Oğlu Bekir gelip ellerimi sıkıyor. Omuzumu öpüyor. Gelenekleri bu. Odanın sedirinde, halı minderler, halı yastıklar, duvarlar çepeçevre kilimlerle kaplı. Boşlukları da değerlendirmişler : Mareşal Gazi Kemal Atatürk ve Halife Ali fotografları yanyana. İki büyük insan gurula gülümsüyorlar, karşılıklı.

Evin hanımı gelip, hoş geliş ediyor. Sağlığımı soruyor. Eşimi, çocuklarımı...Konuştuğu Türkçe özbe öz Türkmen dili. Dağ Türkçesi; bozulmamış, yıpranmamış, uyduruk olmayan...

Evin gelini, sanki bir ulusal giysi festivalinde podyuma çıkmış manken gibi, pırıl pırıl işlemeli giysiler içinde... Bir güğüm sıcak su, sabun getiriyor. Ellerimi yıkıyorum.Havlu tutuyor. Sağol, varol. Berhüdar ol ! Nasıl bir inceliktir bu, nasıl değer vermedir konuğa böyle !

Kalaylı koca bir sinide yemek geliyor. Hazırlıklı mıydı evin hatunları. Yufka, somun...Zile pazarından alınmış çarşı ekmeği. Bulgur pilavına kaşık sallıyoruz. Ayran güğümle, doldur doldur iç. Gelin ayakta bekliyor. Kimin bardağı boşaldıysa hemen dolduruyor. Bir testide su var. İsteyen olsa da olmasa da ona da su veriyor.

Köylü merak eder konuğu ? Kimdir, ne niyetle gelmiş ! ''Hızmat neye ? '' Oda, sedir, yer...Doluyor...Tanışıyoruz...Yemekten sonra demli çay...Öğretmen yok mu, gelse de tanışsak. Mayıs başında okulda dersler sona erince iki öğretmen de köyden ayrılmış. Birinin adını veriyorlar. Mustafa Sezer Nazlı...Nevşehir Muhtelif Gayeli Ortaokul'dan arkadaşım; Narlı...

Kimdir sıraçlar ? Özellikleri nedir ? Anlatıyorlar. En bilgili olan Muhtar...Güzel açıklamaları var. Not alıyorum. Geceyarısı geçiyor. Köylü çekiliyor. Herkes evine dağılıyor.

'' Öğretmenim, yol yorgunusun. Uyu artık, dinlen. Sabah, yine söyleşiriz. ''

Bekir'in eşi, gelin hanım yün yatağımı hazırlamış sedire. Deveci Dağları yüksek, serin. Rahat bir uyku uyuyorum. Sıraç halkını düşüne düşüne dalıp gitmişim.

Sabah uyanınca , hiç telaşsız, ev içiinde bir kahvaltı hazırlama işi...Taze kaynamış kaymaklı süt...Sıcak bazlama, bal, kendi hayvanlarının sütüyle yapmışlar peyniri, ...Bundan daha iyi olabilir mi kahvaltı ! Biraz sonra demliğiyle birlikte çay da geliyor. Muhtar, akşam unuttuğu konularda bilgi vermeyi sürdürüyor.

Çantamdaki bisküvileri, ıhlamuru çıkarıp, geline vermek istiyorum.

'' Yok yok !. Kadışehri'ne dönerken acıkırsın, çantanda dursun öğretmenim, '' diyor.

Birden gözlerim yaşarıyor, duygulanıyorum. Göz doygunluğu, gönül tokluğu...Görgü görenek üstünlüğü...Israr ediyorum, Muhtar kaş göz işaretiyle almasını söylüyor.

Sabah pırıl pırıl bir hava. Güneş ısıtıyor. Ailenin, komşuların fotograflarını çekiyorum. Herbiri bir belge. Yıllar geçtikçe değeri artacak...

Çocuklar özellikle istiyorlar fotograflarının çekilmesini...Hem siyah-beyaz, hem diyapozitif resimlerini alıyorum. Yedek film yok. Dikkatli çekmeliyim.,

Muhtarın anası da yaşıyor. Elini öpüyorum. O da beni kucaklıyor. Sanki bu ailenin bireyiyim. Muhtarla, esiyle de kucaklaşıyorum. Bekir'e, hanımına teşekkür ederek köyden ayrılıyorum.

1977 yılının bu mayıs günü unutamadığım bir gün oluyor. Kazancımın karşılığı yok.

Elbette, Kadışehri bir kütüphaneden yoksun. Sıraçlar hakkında bilgimi yazılı kaynaklardan arttıramam. Ürgüp'e dönünce arayıp buluyorum.

Sıraç deyip orda durmalı...

Kadışehri Ortaokulu'nda benim en önemli kazancım Sıraç topluluğunu tanımak oluyor. Çektiğim filmleri karta bastırıp, daha sonra Muhtar'a gönderiyorum. Diyapozitifler de Avrupa'dan geliyor. Birçok kez Sıraçlar ile ilgili dia showlar düzenliyorum. 1981'de Bursa'da katıldığım Uluslararası Folklor Kongresi'nde de Deveci Dağı Sıraçları başlıklı bildirimi sunuyorum ve çantamda götürdüğüm iki magazin slaytları dinleyenlere seyrettiriyorum.

Sıraç toplumu ile ilgim sona ermiş değil...

Hala arayıp buluyorum, bu güzel topluluğu daha yakından tanıma yolundayım.

Ne mutlu ki, Sıraçları öğrenme olanağı elde etmişim.

49 yıl geçse de , tanımaktan sonsuz mutluluk duyduğum bir konudur bu .

---------------------------------------

8 Temmuz 2026. Ürgüp