KAMU MALI YEMEK

İslam ahlâkında kamu malı, bireyin vicdanına bırakılmış gri bir alan değildir. Aksine en net çizgilerden biri buradadır. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) ganimetle ilgili uyarıları, bu konunun ne kadar ciddiye alındığını açıkça göstermektedir. Buna rağmen halk arasında dolaşan bazı sözler, bu netliği bulandırmak için adeta bilinçli şekilde üretilmiştir:

“Devletin malı deniz, yemeyen domuz.”

“Benim memurum işini bilir.”

“Bal tutan parmağını yalar.”

Bu cümleler bugün toplumda sıkça dolaşan, kulağa “normal” gelen ama aslında büyük bir ahlâkî çürümeyi meşrulaştıran sözlerdir.

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) seferdeyken bir hizmetçisi vardı. Adı Kirkide idi. Bir gün bu zat vefat etti. Sahabeden biriydi; aşk ve şevkle hizmet ediyordu. Hizmet ettiği kişi ise âlemlerin son Peygamberi, Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v.) idi. İlk bakışta insanın aklına şu gelir: “Bu adam kesin cennettedir.” Ancak Efendimiz (s.a.v.) sahabeyi sarsan bir gerçeği haber verdi:

“O cehennemdedir.”

Sahabe, Kirkide’nin evindeki eşyaları kontrol ettiğinde ganimetten çalınmış bir elbise buldu. (Buhârî, Cihad 190)

Bir başka hadise Hayber Gazvesi’nde yaşandı. Sahabe, öldürülen Müslümanları göstererek “filan şehit oldu, filan şehit oldu” diyordu. Bir adamın yanından geçtiklerinde “bu da şehit” dediler. Bunun üzerine Nebî (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Hayır. Ben onu, ganimetten aldığı bir hırkanın içinde cehennemde gördüm.” (Müslim, İman 182)

Bu örnekler, ibadetlerin, hizmetin veya iyi niyet iddialarının kamu malına yönelik ihlali örtmeye yetmediğini ortaya koyar. Şehitlik, İslam’daki en yüce makamlardan biridir. Bir peygambere hizmet etmek ise en şerefli görevlerden biridir. Ama görüyoruz ki ümmetin malına ihanet, Allah katında affı çok ağır olan bir suçtur. Cezası çekilmeden bağışlanmayan bir vebaldir. Ganimetten izinsiz alınan bir elbise sebebiyle bir sahabinin ahirette karşılaştığı akıbet, meseleyi sembolik olmaktan çıkarır; ilkesel hale getirir. O hâlde bugün memur olup kamu malına gereken hassasiyeti göstermeyenler şehit de olsalar, dini vecibelerine dikkat etseler, cami cami gezseler bile çok tehlikeli bir konumdadırlar.

Kamu malına yönelik gevşekliğin bir başka kaynağı ise “hak” söylemidir. Oysa emanet ile hak arasındaki fark gözden kaçırılmaktadır. Kamu kaynağı, kişinin kendi hakkı değildir; geçici olarak sorumluluğunu taşıdığı bir emanettir. Emanet bilinci zayıfladığında, hukuki boşluklar ahlâkî çöküşe davetiye çıkarır. Kamunun kalemini cebimize koyamayız. Devletin evrakını çocuğumuzun ödevi için eve götüremeyiz. “Üç beş kuruş, ben bunu hak ediyorum” diyerek aldığımız her şey hırsızlıktır.

Verdiğimiz örnek hadiselerde bahsedilen sahabiler de belki mallarının arasına katmaları neticesinde kendilerini berbat bir akıbete sürükleyen o eşyaları “önemsiz” gördüler. Belki şeytan onlara şöyle fısıldadı: “Sen sabah akşam Peygamber’e hizmet ediyorsun, bir elbiseden ne olur?” Ama şeytan işini yaptı, Müslüman kandırıldı ve bedelini ağır ödedi.

Bu noktada halk arasında dolaşan sözleri iyi ayırt etmek gerekir. Bir söz doğru bir terazide tartılır, hikmet içerir ve nesilden nesile aktarılırsa atasözü olur. Ama yazımızın başında da ortaya koyduğumuz bazı sözler vardır ki ataların değil, hırsızlığın ürünüdür. Bu sözler, kültürel miras değil; ahlâkî tahribattır. Yanlışı meşrulaştıran her ifade, yalnızca bugünü değil, yarını da zehirler. Çünkü normalleşen her ihlal, bir sonraki ihlalin zeminini hazırlar. Bu yüzden bu sözlerin hikmet ifade edebilmeleri için olmaları gereken haller şunlardır:

Bal tutan parmağını yalamaz.

Devletin malı deniz değildir, yemeyen de keriz de değildir, domuz da değildir.

Benim memurum “işini” bilmez.

Aksi bir anlam taşıyorsa, bu sözleri söyleyen bizim atamız olamaz; ancak Kirkide’nin atası olur.

Burada bir analiz yapmak istiyorum. İktidarlar ve kamu makamları, devlet işlerini yürütürken genelde iki seçenek arasında kalır. Liyakat mi, sadakat mi? Yani bir fabrikanın başına tanımadığımız ama işin ehli birini mi getireceğiz, yoksa tanıdığımız, bize sadık birini mi? Çoğu zaman sadakat tercih edilir. Ancak iş verilen kişiler “Bu işi en iyi ve en ucuz nasıl yaparım?” diye değil, “Buradan ben nasıl faydalanırım?” diye düşünürler. İşte tam bu noktada liyakat meselesi kaçınılmaz olarak gündeme gelir. Kamu görevlerinin ehliyetten ziyade sadakat üzerinden dağıtılması, sadece idari sorunlara yol açmaz; kamu malına karşı duyarlılığı da aşındırır. İşin ehli olmayanın elindeki yetki, çoğu zaman emanetten menfaate dönüşür. Bu durum sadece cepleri değil, kendilerini oraya getirenleri de zenginleştirir. Bugün bu meseleler artık herkesin gözlemleyebileceği açıklıkta yaşanıyor.

Şunu açıkça söylemek gerekir kıymetli okuyucu, devletle temas eden her alan, mesela ihaleler, mesela makamlar, mesela yetkiler risklidir. Kamu görevleri bir ayrıcalık değil; ağır bir yüktür. İslâm ahlâkı açısından bu yük, sadece hukuki değil, ahlâkî ve uhrevî bir sorumluluktur. Devlet ihaleleri ateşten bir parçadır. Devlet makamı ateşten bir parçadır. Devlette çalışmak ateşten bir parçadır. Bunların tamamı kamu malına yönelik hassasiyet meselesinde imtihan olmamıza vesile olacak şeylerdir. Özen ister, dikkat ister. Ümmete ihanet etmemeyi gerektirir.

Anlattığımız mesele özelinde verdiğimiz örnekler ideal bir İslam devleti içindir. İslam devletinde kamu malına ihanet, bütün Müslümanların hakkına girmektir. Küçümsediğimiz her kalem, devletin bekasıdır. İslami olmayan yönetimlerde ise hem Müslüman halkın, hem de Müslüman olmayan insanların hakkı söz konusudur.

Tüm bu anlattığımız meselelerden hareketle, bildiğimiz çok net bir şey var: Kamu malı, en tehlikeli imtihanlardan biridir. Vergiler, kamu kaynakları, ortak mallar… Bunların vebali vardır. Küçük görülen ihlaller, büyük hesaplara dönüşür. Meşrulaştırılan her yanlış, bireyin vicdanında ve toplumun ahlâkında derin yaralar açar. Kamu malı ateşten bir parçadır; onu hafife alan, bu ateşin yakıcılığını er ya da geç hisseder. Herkes kendi hesabını düzgün tutmak zorundadır. Çünkü bu hesap, sadece bu dünyada sorulmaz.