İSLAM SEVGİ DİNİ MİDİR?
Toplumda yaygın şekilde öğretilmeye çalışılan şey, İslam’ın yalnızca bir “sevgi dini” olduğudur. Elbette sevgi, hoşgörü ve saygı son derece kıymetli meziyetlerdir. Ancak İslam’ı sadece bu kavramlara indirgemek, meseleyi eksik ve hatalı anlamaktır.
İslam ne sadece sevgi dinidir ne de yalnızca savaş dinidir. İslam bir taraf dinidir. Kimi neden seveceğimizi, kimi niçin sevmeyeceğimizi; neye karşı duracağımızı, neyi savunacağımızı öğreten bir ölçü ve yaşam disiplinidir. Hayatı nötr bir zeminde değil, hak ile batıl arasında konumlandırır.
Herkesi seven, herkes tarafından sevilen bir insan profili kulağa hoş gelebilir fakat hakikat böyle işlemez. Zulmeden, haddi aşan, masumlara zarar veren, insanlık onurunu çiğneyen kimseler sevilemez. Bu sadece bir tercih değil, aynı zamanda ahlâkî bir duruştur. İyilik ile kötülüğü aynı terazide tutmak, adalet değildir.
Bugün bazı çevrelerde “ne olursan ol yine gel” anlayışı, sınırları belirsiz bir hoşgörüye dönüştürülmektedir. Oysa İslam, sevgiyi de nefreti de ölçüye bağlar. Kötülüğü meşrulaştıran bir merhamet anlayışı, merhamet değil zaaf üretir. “İnsan, arkadaşının dini üzerinedir.” buyrulmuştur. Bu yüzden neyi ve kimi normalleştirdiğimiz önemlidir. Fıtrata aykırı davranan kimseyi, örneğin eşcinsel olan ve bununla övünen bir kimseyi “ama o iyi bir insan” savunusuyla dost olarak görüp aptalca ve temeli boş bir “boşgörüyle” savunamayız. Biz kimseye “Ne olursan ol... Henüz cinselliği idrak seviyesinde dahi olmayan çocuklara tecavüzü reva görenlerden de olsan, mazlum bir insan topluluğunun üzerinde zulümle tahakküm kurmaya çalışan iflah olmaz bir zalim de olsan, tacizci veya istismarcı da olsan, savaş bölgelerinde valiz dolusu para karşılığı insan avına katılıp korunaklı, yüksek binaların çatılarından masum insanların üzerine keskin nişancı tüfekleriyle ateş açan gözü dönmüş bir katil de olsan, gel. Yeter ki gel...” diyemeyiz. Bizim karnımız o kadar geniş değil. Aksine cesurca “Gelmeyin birader. Bizim izzetimiz, karakterimiz, bir duruşumuz var. Allah sizi sevmiyor, biz de sevmedik ve sevmeyeceğiz.” diyebilmeliyiz.
Kur’an’da Allah’ın zalimi, haddi aşanı, fesadı ve küfrü sevmediği açıkça ifade edilir. Bu, Müslüman’a bir nefret dili değil, bir adalet ölçüsü öğretir. Sevmek de bir tercihtir, buğzetmek de. Ve her ikisi de keyfî değil, ilahî ölçülerle belirlenir. Tarih boyunca da bu denge bozulmak istenmiştir. Özellikle İslam coğrafyasında yaşanan yenilgilerden sonra, Müslüman toplumların direniş refleksini kırmak adına dinin yalnızca “sabır, hoşgörü, sessizlik ve yumuşakbaşlılık” üzerinden anlatılması teşvik edilmiştir. Böylece zulme karşı durmayan, haksızlığa ses çıkarmayan bir din algısı inşa edilmeye çalışılmıştır. Öyle ki din olgusunu toplumları dinin sevgiden ve barıştan ibaret olduğu kanaatine vardıracak düzeyde naif ifadelerle anlatan bazı “din adamları” devlet erkanının en üst düzeyde katılım sağladığı şaşalı törenlerle her sene anılırken, dinin mücadele ayağında ismi saygıyla anılması gereken İskilipli Atıf Efendi, Şeyh Şamil gibi zatlar çoğu zaman hainlikle yaftalanır ve esameleri okunmaz.
Oysa İslam’ın örnek şahsiyeti olan Peygamber Efendimiz, merhametin zirvesi olduğu kadar adaletin de temsilcisidir. O, kuşu ölen bir çocuğun üzüntüsünü gidermek için onun yanına kadar giden bir inceliğe sahipti, evet. Ancak aynı Peygamber, gerektiğinde zulme karşı tavır almış, toplum düzenini bozan unsurlara karşı kararlılık göstermiştir. Nitekim aynı merhamete sahip olup da, bozgunculuk çıkaran Kureyzaoğulları’nın kellelerinden kule yapan ashab da O'nun ashabıydı. Bu iki yön, birbirinin zıttı değil tamamlayıcısıdır. Kur’an-ı Kerim’de müminler için “kendi aralarında merhametli, inkârcılara karşı çetin” ifadesi kullanılır. Bu ayet, Müslüman’ın karakterini tarif eder: Merhamet yerinde merhamet, sertlik yerinde sertlik. Denge budur. Meseleye özelde milletimiz açısından baktığımızda da İsmet Özel’in “Türk; kafirin korktuğu kişidir.” sözü akıllara gelir.
Bugün bazıları dini sadece sevdirme gayesi ve gayretiyle anlatırken, cehennemden, azaptan, ilahî hesaptan bahsetmekten kaçınmaktadır. Oysa İslam sadece müjde değil, aynı zamanda uyarıdır. Allah hem miktar hem de süre bakımından sonsuz merhamet sahibidir fakat aynı zamanda intikam alan ve hesap sorandır. Bu hakikat görmezden gelinerek din eksik anlatılmış olur.
Peygamber Efendimiz, peygamberlikten önce de güvenilir ve dürüst bir insandı. Ancak İslam ile birlikte pasif bir iyilikten aktif iyi bir pozisyona geçti. Artık sadece iyi olmak yetmiyor, iyiliği savunmak, kötülüğe karşı durmak gerekiyordu. Bu geçiş, O pasif iyi konumundayken kendisine “El-Emin” sıfatını yakıştırmakta beis görmeyen “aktif kötülerin” ona karşı cephe almasına sebep oldu. Çünkü hayatına bilfiil yansıttığı erdem dolu eylemler, kötülerin menfaatleriyle çatışmaya başlamıştı. Neticede O'na iftiralar atıldı, iyiliklerine zulümle mukabele edildi. Çünkü hakka taraf olmak, bedel ödemeyi de beraberinde getirir.
Sonuç olarak İslam, duygusal bir sevgi öğretisi değil; ölçülü bir hayat nizamıdır. Seveceğimiz de, karşı duracağımız da bellidir. Bu dengeyi bozup dini tek bir kavrama indirgemek, hakikati daraltmaktır. Velhasıl mesele şudur: İslam, herkesi memnun etme dini değil, hakikatin tarafında durma dinidir.