RÜŞVET ALMAK

“Selâm verdim, rüşvet değildir diye almadılar...”

Bu mısra, sadece bir şairin kırgınlığını, gönül koyuşunu değil; bir medeniyetin hastalığını anlatır.

Fuzûlî’nin “Şikâyetnâme” eserinde dile getirdiği bu ifade, Osmanlı’nın geç dönemlerinde devlet dairelerine sirayet eden rüşvet düzeninin kısa ama çok çarpıcı bir özetidir. Şair, işini görmek için gittiği devlet kapısında selâm verir fakat selâmın maddî bir karşılığı olmadığı için muhatap bulamaz. Ardından durumu şu dizelerle ifade eder:

“Selâm virdüm, rüşvet degüldür diyü almadılar.

Hükm gösterdüm, fâidesüzdür diyü mültefîd olmadılar.

Egerçi zâhirde sûret-i itâat gösterdiler ammâ

Zebân-ı hâl ile cemî’i su’âlime cevâb virdiler.”

(Selâm verdim, rüşvet değildir diye almadılar.

Hüküm gösterdim, faydasızdır diye iltifat etmediler.

Zâhirde itaat eder gibi göründüler,

Lâkin bütün suallerime hâl diliyle cevap verdiler.)

Bu satırlar, rüşvetin yalnızca bir ahlâk bozukluğu değil, aynı zamanda adaletin, hukukun ve kamu vicdanının çöküşü şeklinde ifade edilmesi gerektiğinin açık bir resmidir.

Peki nedir Fuzûlî merhumun canını “Şikâyetnâme” yazdıracak kadar sıkan bu rüşvet?.. Genel anlamıyla rüşvet; yetkili bir kimseye, toplumun usul ve kaidelerine aykırı biçimde menfaat sağlanarak bir işin yaptırılmasıdır. Bu menfaat para olabileceği gibi, hediye, indirim, ayrıcalık, terfi, makam veya nüfuz da olabilir. Şekli, rengi, ahengi, adedi değişse de mahiyeti aynıdır. Mesele en temelde hak edilmemiş bir karşılık üzerinden iş görmektir.

İslâm ahlakında rüşvet, sadece alanı değil; vereni, aracıyı ve bu düzeni meşrulaştıranı da kuşatan büyük bir günahtır. Öyle ki rüşvet meselesinin en tehlikeli alanlarından biri, rüşvetin “hediye” adı altında meşrulaştırılmaya çalışılmasıdır. Resûlullah (S.A.V) bu hususta son derece net bir ölçü koymuştur. Hz. Peygamber, zekât toplamak üzere görevlendirdiği İbnü’l-Lütbiyye’yi dönüşte şu sözleri söylediği için ağır biçimde uyarmıştır:

“Yâ Resûlallah! Şu sizin, şu da bana hediye edildi.”

Bunun üzerine Allah Resûlü (S.A.V) şöyle buyurmuştur:

“Anne babanın evinde otursaydın da bir baksaydın; sana hediye veriliyor muydu, verilmiyor muydu?”

(Tirmizî, Menâkıb, 73)

Bu uyarı, esasında kıyamete kadar geçerli olan bir ilkeyi ortaya koyar. Bir hediye, makamdan dolayı veriliyorsa rüşvettir. Nitekim şu sorular da bu ilkenin turnusol kağıdıdır:

O makamda olmasaydık, bu telefon bize hediye edilir miydi?

O görevde bulunmasaydık, bu saat, bu imkân bize sunulur muydu?

O yetki elimizde olmasaydı, sattığımız mal bu fiyata alınır mıydı? Yahut aldığımız arsayı o kadar ucuz fiyata alabilir miydik?

“Biz o hediyeyi kullanmadık, personele dağıttık, fakirlere verdik” savunması da geçerli değildir. Haram olan fiil hediyenin alınmış olmasıdır. Dağıtılması, paylaştırılması haramı ortadan kaldırmaz, yanlışı hafifletmez.

Bugün, bir zamanlar üst düzey görevlerde bulunmuş nice insan, evinde sessizce oturmaktadır. Ne kapıları çalınmakta, ne şaşalı hediyeler gelmekte, ne de eskiden etraflarında dolaşan kalabalıklar vardır. Demek ki sevilen, kişi değil makamdır. O halde şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki devlet makamında bulunanlar kimseden hediye alamazlar. Ancak ve ancak kadim dostu olup, o makamda olmasa da kendisine o tesbihi, o saati, o yüzüğü vs. Vereceklerin hediyelerini alabilirler ki, bunu da nefislerinde çok iyi ayırt edebilirler.

Resûlullah (S.A.V) rüşvet konusunda son derece ağır ifadeler kullanmıştır. Bunlardan bazılarını örnek verecek olursak:

Ebû Ümâme’den nakledildiğine göre Resûlullah (S.A.V) şöyle buyurmuştur:

“Kim bir kardeşi için aracı olur da bunun karşılığında bir hediye alırsa, faiz kapılarından büyük bir kapıyı aralamış olur.”

(Ebû Dâvûd, Büyû‘, 82; İbn Hanbel, V, 261)

Ebû Hureyre şöyle demiştir:

“Resûlullah, mahkemede görülecek bir iş için rüşvet verene de alana da lânet etmiştir.”

(Tirmizî, Ahkâm, 9)

Abdullah b. Amr’ın naklettiğine göre Resûlullah (S.A.V) şöyle buyurmuştur:

“Allah’ın lâneti, rüşvet verenin ve rüşvet alanın üzerinedir.”

(İbn Mâce, Ahkâm, 2)

Câbir b. Abdullah’ın naklettiğine göre, Resûlullah (S.A.V) şöyle buyurmuştur:

“Ey insanlar! Allah’tan (hakkıyla) sakının ve (rızkınızı) ararken güzel yollarla arayın. Zira hiç kimse, rızkını elde etmeden ölmeyecektir, gecikse bile (rızkına kavuşacaktır). Allah’tan (hakkıyla) sakının ve (rızkınızı) ararken güzel yollarla arayın. Helâl olanı alın, haram olanı terk edin.” (İbn Mâce, Ticâret, 2)

“Lanet” konu başlıklı yazımızı inceleyen okurlarımız meselenin ciddiyetini çok daha iyi anlamışlardır. Bu hadislerde bahsedilen lanet, sadece sözlü bir kınama değil, ilâhî rahmetten uzaklaştırılmadır. Helal kazancın bereketinin yok edilmesi, yapılan işlerin boşa çıkması ve toplumun çürümesi bu lanetin dünyevi yansımalarıdır.

Anlatılan ibretlik bir fıkra vardır:

Yabancı bir mühendis, şantiyede iş takibi yaparken bir dozerin paletinin kırıldığını görür. Sebebini sorduğunda operatör orada bir mezar olabileceğini, kurban kesilmesi gerektiğini söyler. Kurban kesilir. Mühendis şaşkınlıkla istifasını verir ve şunu söyler: “Ölü bile rüşvet alıyorsa, burada iş yapılmaz.”

Buna alelade bir fıkra desek de, aslında rüşvetin normalleştiği toplumların dışarıdan nasıl göründüğünü anlatan sert bir aynadır.

Hasılı, üzerinde yaşadığımız bu topraklar ve mensubu olmakla şeref duyduğumuz İslâm dini rüşveti, iltiması ve haram kazancı asla ve kat’a kabul etmez. Devlet makamı, kamu görevi ve yetki alanları birer emanettir. Bu emanetle beslenen her lokma, sadece bireyin değil, neslin de hesabına yazılır.

Hesap sorucu olarak Allah yeter.

Ve O’nun terazisi şaşmaz.