Ateş, Yazı, Yapay Zekâ

İnsanlık ateşle ilk kez karşılaştığında herkes aynı tepkiyi vermedi. Kimi korkup ondan uzak durdu, kimi büyüsüne kapılıp kontrolsüzce yaklaştı ve yandı. Ateş karşısında aklıselimle duran az sayıda insan ise ne kaçtı ne de tapındı; onu evcilleştirmeyi öğrendi. Ateş böylece bir tehdit olmaktan çıkıp ısınmanın, pişirmenin ve sonunda medeniyetin temel aracına dönüştü.

Benzer bir sahne, binlerce yıl sonra yazıyla yaşandı. Yazı ortaya çıktığında kimi onu hafızanın sonu, sözün ölümü olarak gördü. Platon’un bile yazıya mesafeli yaklaşmasının nedeni buydu. Kimi ise yazıyı mutlak hakikat gibi yüceltti. Ama sağlıklı düşünenler yazının ne hafızanın düşmanı ne de hakikatin kendisi olduğunu kavradı. Yazı, düşüncenin kendisi değil; düşünceyi taşıyan bir araçtı.

İnsanlığı ileri taşıyanlar, ateşte olduğu gibi yazıda da dengeyi kurabilenler oldu. Ateş evcilleştirildi, yazı bağlama yerleştirildi. İkisi de insanın yerine geçmedi; insanın yükünü aldı. Medeniyet tam olarak burada kuruldu: İnsan aklını ve duygusunu ortadan kaldıran değil, onları birlikte güçlendiren araçlarla.

Bugün yeni bir çağın şafağında, yapay zekâ ile karşı karşıya olduğumuz durum, bu tarihsel çizginin bir devamı. Yapay zekâ yeni bir icat olabilir, ama insanın onun karşısındaki refleksi çok eski. Yine korkanlar var. Yine sorgusuzca teslim olanlar. Ve yine belirleyici olacak üçüncü bir tutum var: Onu araç olarak gören ama pusulayı elden bırakmayanlar.
Bu yüzden “yapay zekâ karşısında insanlığımızı korumalıyız” cümlesi tek başına yeterli değildir; hatta yanıltıcı olabilir. Korumamız gereken "insanlığımız" nedir ve ne değildir? Bunun ayırdımını sağlıklı biçimde yapmalıyız. Çünkü çoğu zaman bu çağrı, insanı insan yapan özü değil, sadece alıştığımız biçimleri savunur. Oysa korunması gereken ne mevcut mesleklerimizdir ne kurduğumuz kurumlar ne de konforlu düzenlerimiz. Korunması gereken, insanın anlam üretme yetisidir: Hesaplanabilir olanın ötesinde “neden” sorusunu sorabilme cesareti. Korunması gereken, ahlaki muhakemedir: Çatışan değerler arasında otomatik değil, bilinçli seçim yapabilme kapasitesi. Korunması gereken, empatidir: Başkasının acısını veri olarak değil, insan olarak hissedebilme yeteneği. Ve bütün bunları mümkün kılan, çoğu zaman gözden kaçan ama vazgeçilmez olan şey sevgidir: Karşımızdakini sadece bir unsur, bir kullanıcı ya da bir risk olarak değil, değerli bir insan olarak görebilme hâli. Ve belki de en zoru, sorumluluk alma cesaretidir: Kararı başkasına, sisteme ya da algoritmaya devretmeden, sonuçlarıyla birlikte “bu benim kararım” diyebilme erdemi.
Devlet, piyasa, para ve yazı gibi yapılar da bir zamanlar insan zihninin yükünü hafifletmek için kurulmuş insan-dışı bilişsel sistemlerdi. Yazı hafızayı dışsallaştırdı, para değer yargılarını sayıya indirdi, piyasa niyet taşımadan sonuç üreten kör bir hesaplayıcıya dönüştü, devlet kararları prosedürlere bağladı. Ama hiçbirinde de duygu, empati ve merhamet yoktu. Yapay zekâ bu çizgide bir kopuş değil; bir yoğunlaşmadır. Ancak bu yoğunlaşma, sevgi ve empatiyle dengelenmediğinde insanı güçlendirmek yerine onu görünmez kılma riskini taşır.
Ancak önemli bir fark var. Yazı yavaştı, devlet hantaldı, piyasa gecikmeliydi. Yapay zekâ ise anlık, küresel, otomatik ve hızlı... Bu nedenle “ben karar vermedim, sistem verdi” cümlesi hiç olmadığı kadar ikna edici hâle geliyor. Tehlike de işte tam burada başlıyor: Sevginin ve vicdanın devre dışı kaldığı, ama kararların başdöndürücü hıza ulaştığı bir dünyada.
Yapay zekâ ahlaki bir fail değildir. Çünkü ahlak; niyet, anlam, değer yargısı ve sorumluluk gerektirir. Yapay zekâ optimize eder ama istemez; sonuç üretir ama pişman olmaz; hesaplar ama utanmaz. En önemlisi, sevemez. Oysa ahlak, büyük ölçüde insanın hem ölümlü olduğunu bilmesinden hem de başkalarına duyduğu bağdan, yani sevgiden doğar.
Bu çağın asıl riski, yapay zekânın karar vermesi değil; insanın yapay zekâ karşısında sorumluluktan ve bağ kurmaktan çekilmesidir. Tarihteki büyük kötülüklerin çoğu “ben yapmadım, sistem yaptı” cümlesinin arkasında gerçekleşmiştir. Yapay zekâ bu kaçışı kolaylaştırıyor. İnsanlık bu tuzağa düşmemelidir.
Belki de bu çağın gerçek sınavı tam olarak budur: Ahlakımızı artık reflekslerle, alışkanlıklarla ya da kurumların otomatik işleyişiyle taşıyamayacağız. İlk kez bu kadar açık biçimde, ahlaki pusulamızı bilinçli olarak elde tutmak zorundayız. Bu pusulanın iğnesi ise sadece aklı değil, sevgiyi de göstermek zorunda. Ne yapabildiğimizle değil, neyi yapmamamız gerektiğiyle yüzleşmek zorundayız. Yapay zekâ bize karar vermeyi kolaylaştırırken, insan olmanın bedelini artırıyor. Bu bedel; yavaşlamak, tereddüt etmek, sorumluluk almak, bağ kurmak ve gerektiğinde “hayır” diyebilmektir. Kısacası bu çağ, ahlakın ve sevginin başkasına devredilemeyeceğini bize hatırlatıyor.
Ateşi ve yazıyı nasıl konumlandırdıysak, yapay zekâyı da öyle konumlandırmak zorundayız: Güçlü bir araç olarak, ama nihai özne olarak değil.
İnsanı insan yapan şey hesaplama gücü değildir. Belirsizlik ve ölüm gerçeğine rağmen yaşama cesareti, anlam üretme yeteneği, empati, sevgi ve sorumluluk alma kapasitesidir. Yapay zekâ çağında korunması gereken de tam olarak budur.
Ve bu görev, ateşten ve yazıdan sonra, hâlâ — sevgiyle birlikte — bize aittir.
03 Ocak 2026
Mehmet BİÇER