BİLGİ OBURLUĞU

Zihin, bir zamanlar sakin sularında kendi yansımasını seyreden bir gölet iken, şimdi devasa bir nehre dönüştü. Bilgi oburluğu, bu nehrin her an coşan, bulanıklaşan ve önüne çıkan her şeyi yutan taşkınları gibi. Her an yeni bir su damlası, yeni bir akıntı ile besleniyor; durulmak bilmeyen, dinlenmeyen bir akış bu. Ne kadar yutsa da doygunluğa ulaşamayan, dipsiz bir kuyu.

Parmak uçlarımızda dans eden evren, her dokunuşla yeni bir kapı aralıyor. Sosyal medyanın ışıltılı pencerelerinden akan haberler, e-postaların gizemli fısıltıları, podcast'lerin kesintisiz çağrıları…

Her biri, zihnin kapısını çalan, içeri girmek için can atan birer davetsiz misafir. Ve biz, kibar ev sahipleri gibi, her birini içeri buyur ediyoruz, salonumuzu hıncahınç doldurmalarına izin veriyoruz. Ve sonunda akıl, seçmeyi unuttuğu için yorgun düşüyor, bilginin değil, iştahın esiri oluyor.

Gözlerimiz, artık sadece görmekle kalmıyor, aynı zamanda avlanıyor. Ekranların hipnotize edici parıltısı altında, bir sonraki "bilgi zerresi"ni yakalamak için avcı içgüdüsüyle hareket ediyoruz. Her kaydırma, her tıklama, beynimizdeki dopamin reseptörlerini küçük bir elektrik akımıyla harekete geçiriyor. Bu, sonsuz bir haz arayışı; sürekli tetikte, sürekli bir sonraki avın peşinde.

Oysa bir zamanlar bilgi, kutsal bir emanetti. Kütüphanelerin loş koridorlarında, sayfaların hışırtısında saklı bir bilgelik hazinesiydi. Şimdilerde ise o hazine, çığ gibi üzerimize yuvarlanan, her birimizi altında ezmeye ant içmiş bir kaya parçasına dönüştü. Neyi bilip neyi bilmeyeceğimizi seçme lüksümüz, yerini her şeyi "yakalamak" zorunda hissetmeye bıraktı.

Zihnimiz, bir çöp deposuna benziyor artık. Gereksiz detaylar, anlık haberler, geçici trendler… Hepsi bir yığın oluşturuyor, gerçekten önemli olanın üzerini örtüyor. Özümseme yeteneğimiz, bu akıl almaz hız karşısında eriyip gidiyor. Derinlemesine düşünmek, bir konuya odaklanmak, adeta lüks haline geldi. Odak süremiz, altın bir kum saati gibi elimizden kayıp gidiyor.

Bu oburluk, sadece zihni değil, ruhu da ele geçiriyor. Sürekli "geride kalma" korkusu, "bilgi çağında cahil kalma" kaygısı, içsel bir huzursuzluk yaratıyor. Bilmediğimiz her şey, kaçırdığımız her detay, içimizde kemiren bir şüpheye dönüşüyor.

Oysa bilmek, sadece bilgiye sahip olmak değil, onu anlamak ve yaşamla bütünleştirmektir. Bilgi oburluğu ise bu bütünleşmenin önünde devasa bir engel teşkil ediyor. Sindiremeden yutulan her lokma, midede ekşimeye, ruhta ise boşluğa yol açıyor. Ne kadar çok "bilsek" de, aslında o kadar az "anlamaya" başlıyoruz.

Zihnin bu devasa veri yığını altında ezilmesi, yaratıcılığın ve özgün düşüncenin filizlenmesini engelliyor. Sürekli dışarıdan gelen uyaranlara maruz kalan bir zihin, kendi iç sesini dinlemeyi unutuyor. İlham, dış dünyadan gelen gürültüde boğuluyor, içsel sessizlikte büyüyen fikirler yeşeremiyor.

Bu noktada, zihinsel bir detoks kaçınılmaz hale geliyor. Bir nevi, dijital oruç. Bilgi akışını kesmek, ekranlardan uzaklaşmak, zihni kendi doğal ritmine döndürmek. Tıpkı tıka basa doymuş bir bedenin açlığa ihtiyaç duyması gibi, bilgiyle dolmuş bir zihin de bilinmezliğin dinginliğine susuyor.

Oysa ki asıl bilgelik, zihnin bahçesini yabani otlardan temizleyip, sadece en değerli tohumları ekmek, onları sabırla beslemekte gizlidir. İşte o zaman, bilgi oburluğunun karanlık gölgeleri yerini, aydınlık ve anlamlı bir yaşama bırakacaktır.

Artık durma vaktidir. Kelimelerin istilasından kaçıp sessizliğin limanına sığınmak, ruhun oburluğuna değil, açlığına kulak vermek gerekir. Çünkü hakikat, ekranın parıltısında değil, zihnin kendi karanlığında yaktığı o tek mum ışığında gizlidir.