KÜLLERİNDEN DOĞMAK
Hayat, çoğu zaman doğrusal bir çizgi sanılsa da aslında kendi etrafında dönen, genişleyen ve bazen de düğümlenen bir spirale benzer. Küllerinden doğmak, bu spiralin koptuğu yerden yeni bir ilmek atmak değil, ipliği tamamen değiştirip dokuyu baştan hayal etmektir. Küller, bitişin kanıtı değil; yeni bir başlangıcın en verimli toprağıdır.
Işık, ancak çatlaklardan sızar der ya şair. İşte o çatlaklar, hayatın bizi kırdığı yerlerdir. Küllerinden doğmak, o çatlakları altınla yamayan Japon sanatı Kintsugi gibidir. Kırılan yerlerimizi gizlemek yerine, onları en değerli yanlarımız olarak öne çıkarırız. Yaralarımız, hayata karşı verdiğimiz mücadelenin rütbeleri değil, yeniden doğuşun haritası haline gelir.
Sabahattin Ali;“ İçimizdeki şeytanı öldürmedikçe, biz hiçbir zaman kurtulamayacağız.” derken, insanın kendi içindeki yıkımdan geçmeden küllerinden doğamayacağını ima eder. Cemal Süreya’nın ‘’Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır’’ sözü de küllerinden doğma fikrine en yakın imgelerden biridir.
Küllerinden doğmak, insanın kendi gölgesine ilk kez yabancılaşması gibidir. Tanıdık sandığın bütün yollar bir anda haritasını kaybeder. Adımların, eskiden bastığın yerlere değse bile aynı izi bırakmaz. Çünkü başlangıç, dışarıda değil, içeride yer değiştirir. Eski “ben” bir eşyaya dönüşür, hatıra gibi, dokunulabilir ama artık giyilemez.
İnsan, kendi enkazının üzerinde dururken aslında en yüksek manzarasını seyreder. Bu, yıkımın getirdiği o çıplak ve dürüst sessizlikte, ruhun kendi sesini ilk kez duymasıdır.
Her yeniden başlangıç, sert bir kışın ardından toprağın altından başını uzatan o ilk yeşil sürgün gibi kırılgan ama inatçıdır. Geçmişin kurumuş dalları, hüzünlü yaprakları dökülürken, altından çıkan taze deri, dünyanın sert rüzgarına karşı henüz savunmasızdır. Ancak bu savunmasızlık, bir zayıflık değil, hayata karşı duyulan en saf açıklıktır.
Zihnimiz hiçbir zaman tam anlamıyla boş bir levha değildir. Üzerinde eski yazıların silik izleri, yaşanmışlıkların derin çizikleri kalır. Yeniden başlamak, bu izleri yok saymadan, o izlerin üzerine yeni bir hikaye nakşetmektir. Hafıza bir yük değil, gidilecek yeni yolda hangi taşın ayağımızı acıtacağını söyleyen dilsiz bir rehberdir zira.
Bir nehir, yatağını değiştirdiğinde eski yolunu kurutur ama akışın gücü aynı kalır. İnsan, küllerinden doğup kendini yeniden inşa ederken, aslında özündeki o akış gücüne güvenir. ‘’En derin kışın ortasında, sonunda içimde yenilmez bir yaz olduğunu öğrendim ‘’ diyen Alber Camus, bu gücü ifade eder.
Küllerinden doğmak, bir tür "gönüllü sürgün"dür. Alıştığımız konforlu acılardan, tanıdık mutsuzluklardan vazgeçip bilinmezliğin o tekinsiz ama vaatlerle dolu toprağına adım atmaktır. Zihin, güvenlik uğruna eski kafesini özlese de ruh, özgürlüğün getirdiği o uçsuz bucaksız boşluğu arzular. Bu boşluk, korkulacak bir hiçlik değil, her şeyin mümkün olduğu bir yaratım alanıdır.
Her yeniden başlangıç yeni bir bölüme geçmek değil, kitabın kapağını kapatıp bambaşka bir türde yazmaya başlamaktır. Öyküden şiire, trajediden destana geçiş yapar gibi, ritmi, kelimeleri ve noktalama işaretlerini değiştiririz. Eskiden bizi tanımlayan sıfatlar artık eğreti durmaya başladığında, fiillerin o hareketli ve dönüştürücü gücüne sığınırız.
İçimizdeki eski sesler, değişimin imkansız olduğunu, köklerimizin çok derinde olduğunu fısıldar. Oysa insan, ağaçlar gibi köklerine mahkum değildir. Köklerini yanında taşıyabilen ve her toprağa yeniden uyum sağlayabilen göçebe bir ruhtur o. Yeniden başlamak, kendi içimizdeki bu göçebeyi selamlamaktır.
Küllerinden doğmak, bir varış noktası değil, sürekli bir oluş halidir. Her sabah güneşin ufuktan ilk kez doğuyormuş gibi yapması, her nefesin bir öncekinden bağımsız oluşu gibi.
Biz de her an kendimizi yeniden doğurabiliriz. Geçmişin gölgesinden çıkıp şimdinin o parlak ışığına adım attığımızda, aslında hiçbir zaman geç kalmadığımızı, sadece vaktimizin şimdi geldiğini anlarız.