SAYISAL ESARET ; PARA
Günümüz insanın kalbi, ritmini doğanın nabzından almayı bırakıp, borsa ekranlarındaki o titrek, yeşil ve kırmızı çizgilerin insafına terk etti. Bu, bir işgaldi ama ne toplarla ne de tüfeklerle yapılan bir işgal. Sayılar, birer kum tanesi gibi zihnin kıyılarına vurdukça, bireyin biricikliği eriyerek anonim birer istatistiğe dönüştü. İnsan, kendi değerini aynada değil, cüzdanının o dar ve karanlık koridorlarında aramaya mahkum edildi.
Zamanın rahminden düşen ilk metalik çınlama, ruhun derinliklerinde yankılanan bir fırtınanın habercisiydi. Başlangıçta sadece takasın masum bir aracısı, emeğin kristalize olmuş hali olarak kurgulanan para, zamanla kendi iradesini kuşandı. İnsan, kendi elleriyle yoğurduğu bu putun önünde diz çökerken, paranın soğuk yüzü güneşin sıcaklığını emmeye başladı. Artık meydanlarda kılıçlar değil, banknotların hışırtısı ve rakamların amansız geometrisi çarpışıyordu.
Onur ile kar arasındaki ince çizgideki İnsan, "yaşamak için kazanmak" ile "kazanmak için ruhunu satmak" arasındaki o ince çizgide cambazlık yaparken, her adımda onurundan bir parça koparıp bu doymak bilmez canavara yem olarak fırlatıyor artık. Para, artık bir araç değil, karakterin üzerine örtülen ağır ve yaldızlı bir kefen hükmünde. Cüzdanların içinde taşınan küçük kağıt parçaları, kalplerin en derin yerlerine kadar sızıp orada hüküm kuruyor.
İnsan parayı yönettiğini zannediyor oysa fark etmeden onun tarafından yönetiliyor. Tercihler, ilişkiler, hatta duygular bile bu görünmez gücün etrafında şekilleniyor. Sevgi bile zaman zaman bir hesap defterine dönüşmüş durumda.
Şehirler dahi, artık bir yaşam alanı değil, her sokağın bir maliyet, her gülümsemenin bir yatırım olarak görüldüğü devasa bir pazar yeri. İnsan, kalabalıklar içinde, elindeki banknotların sahte sıcaklığına sarılarak en derin yalnızlığını inşa ediyor.
Para ile girilen savaşta en büyük kayıp, zaman. İnsan, daha fazla "sahip olma" hırsıyla, aslında sahip olduğu tek gerçek hazineyi yani "an"ı feda ediyor. Gelecekteki hayali bir refahın ipoteği altına alınan bugünler, birer birer harcanırken, ömür, bir kasanın içinde kilitli kalan ve hiç kullanılmayan bir anahtara dönüşüyor.
Sevgi, dostluk ve sadakat gibi kutsallar , bu savaşta pazarın değişken kuruna tabi tutuluyor artık. Kelimelerin içi boşalır, bakışlar birer pazarlık aracına dönüşmüş durumda. Paranın girdiği her ilişkide, duyguların enflasyonu başlar, ne kadar çok söz verilirse verilsin, gerçek samimiyetin değeri o kadar düşüyor. İnsan, karşısındakine "sen kimsin?" diye sormadan önce "neye sahipsin?" diye sormaya başladığında, ruhun o kadim ve asil lisanı ebediyen susuyor.
Savaşın son perdesi kapandığında, toz ve duman dağıldığında geriye sadece çıplak hakikat kalacak. Mezarın o dar kapısından hiçbir rakam, hiçbir senet, hiçbir altın külçesi geçmeyecek. İnsan, parayla girdiği bu amansız kavgada, aslında kendi gölgesiyle savaştığını anlayacak.
Bunlara rağmen insanoğlu, paranın hırsıyla toprağın canını yakarken, aslında kendi sonunu hazırladığının farkında olmayan bir intihar komandosu. Altın tozlarıyla süslenmiş bir çölde, susuzluktan ölmek üzere olan insan, elindeki servetin bir damla su etmediğini anladığında artık çok geç olacak.
Nihai hesaplaşma anında, avuçlar açıldığında görülen o uçsuz bucaksız boşluk, bir ömrün paraya feda edilmesinin en acı hülasası olacak. Ve tarih, ruhunu sayılara boğdurmayan o birkaç masumun hikayesini fısıldamaya devam edecek.