HIZ ÇAĞINDA YAVAŞLAMA SANATI

Hızın kutsallık mertebesine yükseltildiği, saniyelerin mülkiyetimize geçtiği bu gürültülü çağda yavaşlamak, sadece bir eylem değil, bir devrimdir.

Modern çağ, hayatı yüksek çözünürlüklü ama aşırı hızlı akan bir filme dönüştürürken, her şey o kadar hızlı geçiyor ki, renkler birbirine karışıyor ve geriye gri bir bulanıklık kalıyor. Yavaşlamak ,işte bu filmi durdurup kareleri tek tek incelemektir.

Ancak yavaşladığımızda dünyanın dokusu, eşyanın ruhu ve ötekinin bakışındaki derinlik görünür hale gelir. Hız kör eder, yavaşlık ise ruhun gözbebeklerini büyütür.

Hız çağında yaşamak, sanki sürekli koşan bir gölgenin peşinden yürümeye çalışmak gibidir. Her şey akıp giderken, insan kendi iç sesini geride bırakır. Zaman hızlanmaz aslında, hızlanan, bizim ona yüklediğimiz telaştır. Ve bu telaş, ruhun nefesini daraltan görünmez bir korseye dönüşür.

Bir baskı aracı olarak hız, bir tür köleliğe mahkûm eder hız çağı insanını. Zihni sürekli bir uyarılma hâline sürükler. Bildirimler, beklentiler, yetişme kaygısı .. Oysa yavaşlama, zamanı niceliksel bir ölçü birimi olmaktan çıkarıp niteliksel bir hacme dönüştürmektir. Hız çağı bizi dışarıdaki saate uydurmaya çalışırken, yavaşlamak, içimizdeki saati, varlığın asıl frekansına akort etmeye denktir.

Yavaşlamak bir direniştir bu çağda. Çünkü durmak, hız sistemin dilinde “geri kalmak” demektir. Oysa insan ruhu, hızın değil, ritmin varlığıdır. Her kalp atışı bir ölçüdür, ne eksik ne fazla. Ama modern hayat, bu ölçüyü bozarak insanı kendi doğasından uzaklaştırır.

Yavaşlama, hızla dönen bir semazenin merkezindeki o mutlak sükûnet noktasıdır. Çevredeki her şey savrulurken, merkezdeki o sabitlikte bir bilgelik saklıdır. Bu, akıntısı gür bir nehrin dibindeki ağır ve vakur bir taş olabilme sanatıdır.

Modern zamanın insanı için hız, sürekli bir "sonraki ana" yetişme kaygısıdır ki, bu da ruhu yoran kronik bir anksiyete üretir. Yavaşlama ise, "şimdi"nin içine bir kuyu kazmak ve o kuyunun dibindeki serin suya ulaşmaktır. Geleceğin hayaletlerinden ve geçmişin pişmanlıklarından sıyrılıp, sadece nefesin girip çıkışındaki o dar ama derin koridora yerleşmektir. Yavaşlık, benliğin kendini onardığı sessiz bir atölyedir.

Hızlı büyüyen şeyler genellikle yüzeyseldir. Derin olan ise zamana ihtiyaç duyar. Ve insan, derinleştikçe anlam kazanır.

Edip Cansever, "Masa da Masaymış Ha" şiirinde dünyayı bir masanın üzerine yavaşça bırakır. Bu edebi eylem, aslında eşyayı ve hayatı ağır ağır idrak etmenin manifestosudur. Hız çağı masayı devirip geçerken, şair masanın üzerine "sonsuzluğu" koyar. Yavaşlayan insan, elindeki bardağın soğukluğunu, oturduğu sandalyenin gıcırtısını ve içindeki yalnızlığın rengini birer birer tanır. Bu tanışıklık, varoluşun en sahici kanıtıdır.

Müzikte notalar kadar önemli olan bir şey varsa, o da eslerdir (sessizliklerdir). Hayatın müziği de bu eslerle anlam kazanır. Hız çağı, notaları birbirine ulayarak gürültü yaratırken, yavaşlama, hayatın arasına o kutsal boşlukları yerleştirmektir

Modernite sabrı bir zayıflık, yavaşlığı ise bir verimsizlik olarak kodlar. Yavaşlamak, bu verimlilik dinine karşı, bir başkaldırıdır.

Toprak ana acele etmez, bir meyvenin olgunlaşması için koca bir mevsim gerekir. İnsan da kendi ruhsal meyvesini devşirmek için o yavaş mevsimlere muhtaçtır. Sabır, zamanın bizi çiğnemesine izin vermek değil, zamanı bir dantel gibi ilmek ilmek işlemektir.

Yavaşlamak, hayatın hızını değil, hayatın "ağırlığını" hissetmektir. Bu ağırlık bizi aşağı çekmez, aksine köklenmemizi sağlar. Hız çağının uçucu ve sığ neşelerinden vazgeçip, yavaşlığın o vakur ve hüzünlü derinliğine inmek, insanı kendisiyle buluşturan yegâne yoldur. Çünkü gerçek anlam, koştururken değil, durup soluklandığımızda, yolun tozunun dinmesini beklediğimizde belirir.