BEĞENİ BUTONUNA SIKIŞMIŞ HAYATLAR

Beğeni butonunun altında biriken hayatlar var. Parmak uçlarının hüküm sürdüğü, kalplerin ise geri çekildiği bir çağın sessiz kalabalığı… Herkes biraz daha görünür olmak için kendini biraz daha silikleştiriyor. Çünkü görünmek, artık var olmanın yeni adı. Ama kimse fark etmiyor, Işığa fazla yaklaşan gölgeler, en çok kendilerini kaybediyor.

Bir ekranın içinde çoğalan yüzler, gerçekte eksilen duygulara dönüşüyor. İnsan, kendine ait olanı değil; başkalarının görmek istediğini sergiliyor. Gülüşler filtrelenmiş, acılar sansürlenmiş… Sanki herkes bir sahnede, ama kimse kendi hikâyesinin başrolü değil. Alkışlar dijital, yalnızlık ise son derece gerçek.

Beğeniler birer nabız gibi atıyor, hızlı, düzensiz ve yüzeysel. İnsanlar artık kalplerini değil, içeriklerini paylaşıyor. Bir fotoğrafın altına bırakılan küçük bir simge, bir ruhun değerini ölçer hale geliyor. Ve böylece insan, kendi değerini başkalarının parmak hareketlerine emanet ediyor.

Bir bildirim sesi, kalbin ritmini değiştirebilecek kadar güçlü hale geldi. Küçücük bir titreşim, insanın bütün dikkatini kendine çekiyor. Sanki her an bir şey kaçırıyormuş hissi, ruhun içine ince bir telaş serpiyor. Oysa kaçırılan şey çoğu zaman dışarıdaki dünya değil. İnsanın kendi içindeki derinlik oluyor.

Bir zamanlar aynalar vardı, şimdi ekranlar. Aynalar gerçeği gösterirdi, ekranlar ise arzuyu. İnsan artık kendine bakmıyor, kendini izliyor. Ve izledikçe yabancılaşıyor… Çünkü izlenen şey, çoğu zaman kendisi değil, olmak zorunda hissettiği bir yansıma.

Her beğeni bir damla gibi düşüyor iç dünyaya. Önce serinletiyor, sonra bağımlılık yaratıyor. İnsan, o küçük onay anlarına muhtaç hale geliyor. İçsel boşluk, dışsal alkışlarla doldurulmaya çalışılıyor ama hiçbir alkış, insanın kendi sessizliğini bastıramıyor.

Kalabalıkların ortasında yalnızlık artık daha gürültülü. Herkes konuşuyor ama kimse gerçekten duymuyor. İnsanlar birbirine değil, ekranlara bakıyor. Ve en derin bağlar bile, zayıf bir internet bağlantısı kadar kırılgan hale geliyor.

Zaman akıyor ama yaşanmıyor, sadece paylaşılıyor. Anılar, hatırlanmak için değil, gösterilmek için biriktiriliyor. Oysa yaşanmayan hiçbir an, hatıra olamaz. İnsan, yaşamadığı hayatın arşivcisine dönüşüyor.

Bir süre sonra insan kendine soruyor: “Ben kimim?” Ama aldığı cevaplar hep dışarıdan geliyor. Beğeniler, yorumlar, takipçiler… Oysa gerçek cevap, sessizlikte saklı. Ama kimse artık sessiz kalmayı bilmiyor.

En büyük trajedi de şu ki, İnsan, var olmak için başkalarının gözlerine ihtiyaç duyduğunu sandıkça, kendine olan bakışını kaybediyor. Oysa gerçek varoluş, hiçbir beğeniye ihtiyaç duymadan, kendi içinin karanlığında bile kendini tanıyabilmektir. Çünkü bazı hayatlar, ancak görünmeden gerçekten yaşanır.