En Büyük Yanılgı: Putlaştırmak da, Küçümsemek de...

Toplumların ve siyasetin en büyük yanılgılarından biri, bazı insanları putlaştırmak; diğerlerini ise küçümsemektir.

Bir insana olduğundan fazla anlam yüklediğiniz anda, aklınızı ve muhakemenizi ona teslim etmiş olursunuz. O kişi artık sizin gözünüzde hata yapmayan, yenilmeyen, sorgulanmayan bir otoriteye dönüşür. Oysa tarih bunun ne kadar büyük bir aldanış olduğunu defalarca göstermiştir. Hiçbir insan dokunulmaz değildir.

Diğer tarafta ise küçümsenenler vardır...

"Kim ki o?" denilenler...

"Ne yapabilir?" diye alaya alınanlar...

Fakat tarihin en büyük sürprizleri çoğu zaman tam da o küçümsenen insanların elinden çıkar.

Muhatap almam dediğiniz insanlar, gün gelir ortaya koydukları bilgi, belge ve haberlerle yıllardır üzeri örtülen gerçekleri toplumun önüne koyar. O saatten sonra inkâr etmek de, görmezden gelmek de gerçeği değiştirmez.

Çünkü hakikat; makamdan, servetten, şöhretten ve iktidardan korkmaz.

Asıl korkulması gereken, gerçeğin ortaya çıkması değil; gerçeğin sistemli şekilde örtülmeye çalışılmasıdır.

Gazetecilik, iktidarın ya da muhalefetin alkışçıları değildir. Gazetecilik; soru sorma, araştırma, belgeyi ortaya koyma ve kamu adına hesap sorma mesleğidir. Ortaya atılan iddialara verilecek cevap; hakaret, itibarsızlaştırma veya susturma girişimi değil, delil ve hukuk olmalıdır.

Kibir ise bütün bunların en büyük düşmanıdır.

Çünkü kibir, insanın gözünü kör eder.

Birilerini putlaştıranlar da, başkalarını küçümseyenler de aynı zihinsel esaretin içindedir.

Tarih ise tek bir gerçeği haykırmaya devam ediyor:

Hakikat er ya da geç ortaya çıkar.

Ve hakikat geldiğinde, üzerine kurulan bütün sahte saltanatlar sarsılır.

"Günah keçisi aramak, en kolay av oyunudur."

Ama mesele şu ki...

Tek günah keçisi Tamar Tanrıyar değildir.

Bugün aynaya bakması gereken sadece bir kişi değil, yıllardır aynı düzenin içinde konfor alanı oluşturan akredite medya anlayışıdır.

Çünkü belli bir noktadan sonra gazeteci olmaktan çıkıp sistemin bürokratına dönüşüyorsunuz.

Onlar gibi konuşuyor, onlar gibi giyiniyor, mikrofonu sadece aynı çevrelere uzatıyor, halkın sesini değil birbirinizin sesini çoğaltıyorsunuz.

Toplumun nabzını tutması gereken medya, toplumdan kopmuş durumda.

İnsanların neyi izlediğini, neden alternatif mecralara yöneldiğini, neden farklı isimleri takip ettiğini anlamaya bile çalışmıyorsunuz.

Bu yalnızca Tamar Tanrıyar’ın meselesi değildir.

Sorun çok daha derindir.

Sorun; kendi yankı odasında yaşayan, birbirini doğrulayan, birbirini parlatan ve halktan uzaklaşmış akredite medya düzenidir.

Sonra bu kurak medya çölünde biri çıkıp:

"Gelin, burada hâlâ hakikatin peşinden koşanlar var." dediğinde...

İnsanlar hiç tanımadıkları birine bile kulak verir.

Çünkü insanlar kusursuz insan aramaz.

Samimiyet arar.

Cesaret arar.

Gerçeği söyleyebilen bir ses arar.

Yılların yorgunluğu...

Bitmeyen konfor alanı...

Aynı yüzler...

Aynı cümleler...

Aynı ekranlar...

Aynı ezberler...

Risk almaktan korkan bir medya düzeni...

İşte bugün yaşanan güven kaybının gerçek nedeni budur.

Sonra da dönüp kendi kendinize şu soruyu sorarsınız:

"Neden insanlar artık bize inanmıyor?"

Cevabı dışarıda aramayın.

Çünkü sorun hakikati söyleyenlerde değil; hakikati duymak istemeyenlerdedir.

Tuncay Dalcı