28 Şubat’tan 17–25 Aralık’a, Oradan 15 Temmuz’a:

Aynı Senaryonun Farklı Perdeleri

Bu ülkede darbeler sadece tankla yapılmadı.

Manşetle yapıldı. Kamera ışığıyla yapıldı. Algıyla yapıldı.

28 Şubat’ta “irtica” manşeti atıldı.

Toplum bilinçli biçimde gerildi.

Ekranlar sabah akşam aynı görüntüleri verdi.

Milletin dikkati başka yere çekilirken ekonomi çökertildi, bankalar battı, faizler patladı.

Sonra yeni bir dönem başladı.

Recep Tayyip Erdoğan sahaya çıktı.

Seveni var, sevmeyeni var. Ama şu gerçek inkâr edilemez: Büyük altyapı projeleri hızlandı. Yollar, köprüler, hastaneler, savunma sanayi yatırımları arttı. Türkiye iddia koymaya başladı.

Tam o noktada düğmeler basıldı.

Gezi olayları patladı.

Sokaklar karıştı.

Ekonomi sarsıldı.

Ardından 17–25 Aralık operasyonları geldi.

Manşet değişti: Bu kez “yolsuzluk” denildi.

Devletin içindeki paralel yapılanma iddiaları konuşuldu. Yargı ve emniyet üzerinden siyasi dizayn girişimi tartışıldı.

Ve sonra…

15 Temmuz 2016 gecesi.

15 Temmuz Darbe Girişimi bu milletin hafızasına kazındı. Tanklar sokaklara çıktı. Savaş uçakları Meclis’i bombaladı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi hedef alındı.

Fetullahçı Terör Örgütü olarak adlandırılan yapının darbe teşebbüsü olduğu açıklandı.

O gece artık mesele medya manşeti değildi.

Mesele doğrudan silahlı bir kalkışmaydı.

Millet sokağa çıktı.

Siyasi görüşü ne olursa olsun insanlar tankların önüne dikildi.

O gece yüzlerce insan hayatını kaybetti.

Şimdi tabloya bütüncül bakmak gerekiyor.

28 Şubat’ta post-modern yöntem.

Gezi’de sokak dalgası.

17–25 Aralık’ta yargı hamlesi.

15 Temmuz’da doğrudan askeri kalkışma.

Yöntemler farklı, sonuç hedefi aynı iddiası yıllardır tartışılıyor: Türkiye’nin siyasi istikrarını kırmak, yönünü dizayn etmek.

Elbette eleştiri olacak.

Elbette iktidar sorgulanacak.

Ama sandık dışı yollarla iktidar değiştirme girişimleri bu ülkeye her seferinde ağır bedel ödetti.

Bu mesele bir partinin meselesi değildir.

Bu mesele, seçilmiş yönetimin sandıkla mı değişeceği yoksa kriz ve operasyonlarla mı devrileceği meselesidir.

Türkiye’nin yakın tarihi bize şunu gösterdi:

İçerideki kırılmalar büyüdükçe dış baskı artıyor.

Ekonomi her kriz döneminde yara alıyor.

Bedeli yine millet ödüyor.

O yüzden bugün yapılması gereken şey körü körüne bağlılık da değil, körü körüne düşmanlık da değil.

Uyanık olmak.

Sorgulamak.

Manipülasyona kapılmamak.

Demokrasiye sahip çıkmak.

Çünkü bu ülkede artık kimse tank sesini bir daha duymak istemiyor.

Tuncay Dalcı