Müslüman kadınların izzetini ve namusunu koruyun!

Mescid-i Aksa’yı Siyonist İsrail tamamen kapattı. Müslümanlar şuan ibadet edemiyor.

İslam dünyası ise hâlâ açıklama metni hazırlıyor. İlk kıblemiz kuşatma altına alınıyor, ümmetin büyük bölümü ise bunu sadece bir haber başlığı gibi izliyor. İşte asıl felaket budur: Düşmanın cüreti kadar, Müslümanların dağınıklığı ve derin gafleti. 1967 yılında bir süre kapalı tutulan Mescid-i Aksa’da 59 yıl sonra ilk kez bayram namazı kılınmadı.

İlk kez bir bayram günü Mescid-i Aksa tamamen kapalı tutuluyorsa, burada konuşulması gereken sadece İsrail’in azgınlığı değildir. Asıl konuşulması gereken, İslam dünyasının içine itildiği utanç verici uyuşukluktur. Düşman saldırıyor, ümmet seyrediyor. İlk kıblemiz zincire vuruluyor, milyonlar sadece bakıyor. Bu suskunluk, korkunç bir çürümenin işaretidir.

Bugün Mescid-i Aksa’ya vurulan kilit, sadece taş bir yapının kapısına vurulmuş değildir. O kilit, ümmetin onuruna vurulmuştur. O zincir, Müslümanların boynuna geçirilmek istenmiştir. Ve ne acıdır ki bu zillet karşısında öfkesini eyleme, sözünü iradeye, inancını ortak tavra dönüştüremeyen bir İslam dünyası manzarası vardır.

İsrail açıkça şunu test ediyor: “Ne kadar ileri gidersem ses çıkmayacak?” Ve ne yazık ki karşısında parçalanmış, dağınık, iradesi zayıflatılmış bir tablo görüyor. Sessizlik onların cüretini artırıyor. Tepkisizlik onların iştahını kabartıyor. Her suskun gün, işgalin ömrünü uzatıyor.

Sorulması gereken soru şudur:

İlk kıblemiz kapatılırken daha neyi bekliyorsunuz?

Hangi aşağılanma sizi harekete geçirecek?

Hangi saldırı size “artık yeter” dedirtecek?

Mescid-i Aksa’ya yönelen her kuşatma, aslında bütün Müslümanlara verilmiş açık bir mesajdır: “Sizi bölünmüş, dağılmış, tepkisiz ve iradesiz görüyoruz.” Ne yazık ki düşman bu kanaatinde haksız da çıkarılmıyor.

Ayasofya’da yükselen feryatlar boşuna değildir. Müslüman kadınların başörtülerini cemaatin önüne atarak “izzetimizi ve namusumuzu koruyun” diye haykırması, sadece sembolik bir çıkış değil; ümmetin içine düştüğü aczi yetin tokat gibi yüzümüze çarpan özetidir. Kadınların bile feryat ettiği bir yerde erkeklerin, yöneticilerin, kurumların ve orduların suskunluğu tarih önünde ağır bir utançtır.

Daha korkuncu ise şudur: Mescid-i Aksa üzerinden sadece Kudüs değil, bütün bölge yeniden dizayn edilmek isteniyor. Ortadoğu’yu İran üzerinden karıştırmak, Müslüman ülkeleri birbirine düşürmek, dikkatleri asıl işgal ve saldırı düzeninden uzaklaştırmak, sonra da ortaya çıkan enkaz üzerinden yeni hesaplar yapmak… Kurulan oyun budur. Yangını çıkarıp sonra itfaiyeci gibi poz vermek, bunların yıllardır değişmeyen yöntemidir.

Türkiye dahil 12 ülkenin İran’a karşı ortak bildiri yayımlayıp ABD ve İsrail’e tek kelime etmemesi ise bu tablonun en ibretlik parçalarından biridir. Demek ki bazı başkentler hâlâ sorunun kaynağına değil, kendilerine çizilen sınırlara göre konuşuyor. Demek ki ümmetin yarasına göre değil, uluslararası baskı merkezlerinin hassasiyetine göre cümle kuruyorlar. Böyle bir siyasi omurga ile ne Kudüs savunulur ne Aksa korunur ne de halkların vicdanı ayağa kaldırılır.

Açık konuşalım: Mescid-i Aksa meselesi artık sadece Filistin başlığı değildir. Bu, ümmetin şahsiyet sınavıdır. Bugün ilk kıblesi kapalıyken susan bir dünya, yarın kendi mabedine, kendi sınırına, kendi namusuna yönelen saldırı karşısında da aynı aczi yeti yaşayacaktır. Çünkü işgal, sessizliği görünce doyarak değil, azarak büyür.

Bunca yıldır aynı rezaleti seyrediyoruz.

Kınama var, sonuç yok.

Toplantı var, irade yok.

Nutuk var, yaptırım yok.

Gözyaşı var, caydırıcılık yok.

Herkes büyük laflar ediyor ama ilk kıble kapalı kalabiliyor. İşte bütün çürüme tam burada başlıyor.

Bir ümmet düşünün ki milyonları var ama ağırlığı yok.

Devletleri var ama ortak iradesi yok.

Orduları var ama caydırıcı bir siyasal hattı yok.

Kalabalık var, kuvvet yok.

Artık kimse hamasetle vakit kaybetmemelidir. Mescid-i Aksa kapalıysa, bu sadece Kudüs’ün değil, bütün ümmetin düştüğü halin ilanıdır. Bu saatten sonra suskunluk, tarafsızlık değil teslimiyettir. Geç kalmış öfke, ertelenmiş sorumluluk, içi boş kınama metinleri hiçbir şeyi kurtarmaz. İlk kıblemiz kuşatma altındayken konforunu koruyan, rutinine devam eden, bunu sıradanlaştıran herkes bu zilletin yükünü omzunda taşır.

Çünkü insan bazen ekmeğini değil, önce şerefini kaybeder.

Ümmet de bazen toprağını değil, önce iradesini yitirir.

Ve bir ümmet, ilk kıblesi kapatılırken hâlâ susuyorsa, aslında en büyük yıkım taşlarda değil, ruhlarda başlamış demektir.

Tuncay Dalcı