ÇARESİZLİĞE ÇARE OLMAK
Elleri cebinde, omuzları çökmüş, gözleri bir noktaya takılıp kalmış. İnsan kalabalığının ortasında yapayalnız. Bizler ve herkes bir yere yetişme telaşındayız, o ise hiçbir yere varamamanın ağırlığıyla orada öylece duruyor. Çaresizlik dediğimiz şey işte tam olarak bu; rotası, limanı olmayan, üzerindeki yükü taşıyacak gücü kalmamış, batmakla, batmamak arasında gidip gelen geminin açık denizde salınıp yol bulma gayreti!
Günümüzün en büyük yalanı ve samimiyetsizliği, her şeyin çözülebilir olduğu aldatmacasıdır. Oysa hayatın öyle karanlık, çakıllı, tuzaklarla dolu yolları var ki, vardığımızda ne kapı ne de anahtar vardır. Yolda yürürken yol uzar varış noktası giderek uzaklaşır, nefes azalır, takatsiz kalırız, geriye dönüp bakacak mecalimiz kalmaz, düşmekle, ayakta kalmak arasında gidip gelirken şimdi ne yapacağım? sorusu kalır beynimizde, bedenimizde.
Çaresizliğe çare olmak; onların derdini çözmek değil, dertle dertlenmekten ibaret. Birilerinin hayatını tamir etme, onarma gücümüz varmı? Kimine göre evet kimine göre hayır. Zira her çaresizliğin bir izi vardır oraya done bırakır kanıt ispat bırakır, parmak izi gibi benzersizdir. O çakıllı, taşlı, tuzaklarla dolu yolda çözüm getirmek yorgun bitkin omuza bir elin dokunmasıdır. “Yalnız değilsin, tek başına değilsin” demenin bir halidir. Bazen susmak, bazen dinlemek, bazen de orada durarak. ‘’İki kelime bilmem, derdimi anlatsam!’’ demiştim bir şiirimde, iki kelime iki cümle darımız, sermayemiz bu. Derdi anlatmaya yetmeyebilir.
Bu yazıyı kaleme alırken aklıma bu an geldi, paylaşayım;
-Muammer emmi; ilkönce eşini kaybetmiş, konuşma engelli en büyük oğlunu kaybetmiş sonra ikinci büyük oğlunu kaybetmiş. Başsağlığına gelenler; sağlık, esenlikler, sabır dileklerini eksik etmiyorlar, yapacakları ve yapacağımız bundan ibaret.
-Ben yanından ayrılırken, senin diyeceğin yok mu? sorusu ile geriye dönebilmiş, dilimden şu söz kelam çıkabilmişti. Bende seni teskin edebilecek; ne bir kelam, ne bir cümle var! Başınsağolsun, Allah rahmet eylesin diyebilmiştim.
Neden zorlanıyoruz çaresizliğe dokunmaktan, kendimizin derdi, sıkıntısı veya çaresizliğimizle yüzleşmekten mi korkuyoruz. Çaresizliğin içinde boşluğa bakmak, görmek, kendi içimizdeki boşluğumu ayn ediyor. Başkalarının acısını, elemini, kederini görmekten, hissetmekten korkarız, bakar da görmeyiz, duyarız da işitmeyiz. Biraz daha hızlanır, adımlarımız sıklaşır, geriye dönüp bakmadan, ta gerilerde kalsın isteriz.
Çare olmak, büyük kahramanlıklar, fedakarlıklar gerektirmez. Tarihe mi geçeceğiz, billboardlar da tanıtılacağız mı, herkes bizden, sizden onlardan mı bahsedecek, konuşacak, cevap hayır. Sıradanlığın içinde bir bardak çay ısmarlamak, karşılaştığında “nasılsın?” diyebilmek selam vermek, cevabında yargılamadan dinlemek. Çaresizliğin içindeki o devasa yalnızlığı, yükü hafifletmeye yeter. Çaresizliğin ihtiyacı, varlığının fark edilmesidir.
Çare olmanın karşılıklı olduğunu unutmamaktır. Elden tutan ile elinden tutulan arasında görünmez bir bağ vardır, bu bağ görünmez. Bu bağın iki tarafı da bir birini tutar. Vermenin kutsallığı yanında, almanın da kutsallığını unutmayalım. Başkasına uzatılan el, aynı zamanda kendi ruhumuzun derinlikleri de yaradılış fıtratımızın hazzı mutluğudur.
Hayatın çabası, gayretini sürdürürken durup bir çevremize bakmak, gözlemlemek, bir nefes almak, farkına varmak bizi yavaşlatmaz. Farkına varamadığımız veya fark etmek istemediğimizde, umut, ümit arayanın gözleri ile göz göze gelebiliriz. O göz veya gözler tam da bir umut arıyordur. Herkesin hayatında bir kahramana, kurtarıcıya değil, bir yoldaşa ihtiyacı vardır. Çaresizlik, yük olmaktan çıkar; çare ise ellerimizde büyür, çoğalır bereketlenir.
Çare, o dokunuşun, selamın, varlığının farkına varılmasında gizlidir. Ben, sen, o, bizler, sizler, onlar çaresizliğe açılan kapıdır.
İhsan BİÇKİN
18.06.2026