MÜSLÜMAN TOPLUMUNUN SESSİZLİĞİ
İman, Vicdan ve Korku Arasında
Müslüman Toplumlarda Sessizlik Neden Bu Kadar Derin?
Kıymetli dostlar,
Haksızlık karşısında suskunluğun en ağır örnekleri çoğu zaman bizim coğrafyamızda yaşanır. İmanla, merhametle, kardeşlikle yoğrulmuş topraklarda… Ve belki de en acısı şudur: Zulmün en çok yakışmadığı bu iklimlerde, zulüm karşısında ilk susanlar da çoğu zaman yine biz oluruz.
Bu sessizliği sadece siyasetle, sadece korkuyla açıklamak eksik olur. Çünkü bu mesele, günübirlik değil; tarihsel, kültürel ve ruhsal bir meseledir. Asıl soru şudur:
İmanla yoğrulmuş toplumlar neden vicdanlarını toplumsal bir sese dönüştüremiyor?
- İtaat ile Teslimiyetin Birbirine Karışması
Bizim medeniyetimizde “itaat” güçlü bir kavramdır. Aslında bu, başlı başına bir erdemdir. Düzenin, birliğin ve istikrarın teminatıdır. Ancak zamanla bu kavramın içine sessizce başka anlamlar karıştı:
Eleştirmemek…
Sorgulamamak…
Yanlışı dile getirmemek…
Devletin veya otoritenin hatasını söylemek, neredeyse isyanla eş tutulur hâle geldi. Oysa İslam tarihinin özü bunun tam tersini söyler.
Hz. Ömer (r.a.) hutbede sorar:
“Bende bir eğrilik görürseniz ne yaparsınız?”
Bir sahabî ayağa kalkar ve kılıcını kaldırarak şöyle der:
“Seni kılıcımızla doğrulturuz ey Ömer.”
Hz. Ömer’in cevabı ise bir medeniyet beyanıdır:
“Elhamdülillah, ümmetimin içinde beni kılıcıyla doğrultacaklar var.”
O gün devlet güçlüydü; çünkü halkın vicdanı diriydi. Bugün ise otorite eleştirilemez hâle geldikçe, vicdan zayıfladı. İman, adalet üretmek yerine sessizlik üretmeye başladı.
- Korkunun Dindarlık Kılığına Bürünmesi
Doğu İslam toplumlarında korku, çoğu zaman “korku” olarak yaşanmaz. Korku, ahlâkî bir zaaf gibi görüldüğü için, insan ona dinî bir kılıf giydirir.
“Fitne çıkmasın diye susuyorum.”
“Birlik bozulmasın diye konuşmuyorum.”
“Sabır daha faziletli değil mi?”
Bu cümleler hikmetli gibi görünür; ama çoğu zaman arkasında hikmet değil, korku vardır. Sabır, zulme razı olmak sanılır; suskunluk, takva gibi sunulur.
Oysa Kur’an’da sabır; boyun eğmek değil, dirençle doğruda sebat etmektir. Rasulullah (s.a.v.) bu çizgiyi açıkça çizer:
“Zalim sultanın karşısında hakkı söylemek, cihadın en faziletlisidir.”
Demek ki korkudan susmak takva değildir. Hakkı söylemek ise fitne değil, imanın bir şahitliğidir.
- Fitne Kavramının Bir Susturma Aracına Dönüşmesi
“Fitneden sakının” uyarısı Kur’anîdir. Ancak zamanla bu kavram, Günümüz Doğu İslam toplumlarında hakikati bastırmanın gerekçesi hâline geldi.
Bir yanlış dile getirildiğinde hemen şu cümle duyulur:
“Fitneye sebep olma.”
“Şimdi sırası mı?”
“Ortalık karışır.”
Böylece fitne, zulmün değil; zulme itirazın etiketi olur. Yanlış değil, yanlışı dile getirmek tehlikeli ilan edilir.
Hâlbuki Kur’an’da fitne; insanları inançlarından, onurlarından ve haklarından vazgeçmeye zorlayan baskı düzenidir. Yani fitne, hakkı söylemek değil; hakkı boğmaktır.
Hz. Ali (r.a.)’in sözü bu noktada çok nettir:
“Hakka susan, batıla yardım etmiş olur.”
Ama biz, suskunluğu erdem sayan bir dil ürettik. Bu dil, zalimi değil; vicdanı susturdu.
- Bireysel Vicdan Neden Toplumsal Vicdana Dönüşemiyor?
Doğu İslam toplumlarında vicdan yok değildir; aksine çok canlıdır ama çok yalnızdır. İnsanlar haksızlığı görür, üzülür, içten içe rahatsız olur. Fakat bu vicdan, çoğu zaman kalpten dışarı çıkamaz.
Birinci sebep: Yalnız kalma korkusu.
Dışlanmak, çevreden kopmak, cemaatten uzaklaşmak ağır bir bedel olarak görülür.
İkinci sebep: İlk adımı atma cesaretinin zayıflığı.
Herkes “biri başlasa ben de desteklerim” der; ama kimse başlamaz.
Üçüncü sebep: Dinin bireysel alana hapsedilmesi.
Vicdan namazda güçlüdür; kamusal alanda geri çekilir.
Dördüncü sebep: Rol model eksikliği.
Bedel ödeyen örnekler azaldıkça, vicdan yalnız kalır.
Sonuçta herkes rahatsızdır ama herkes sessizdir. Zulüm, birkaç zalimle değil; milyonların suskunluğuyla ayakta kalır.
- Doğu’daki Sabır Kültürü ile Batı’daki İtiraz Kültürü
Batı toplumlarında itiraz, sistemin bir parçasıdır. Birey konuşur, sistem bunu absorbe eder.
Doğu’da ise itiraz, düzeni bozan bir tehdit gibi algılanır.
Batı’da susmak şüphelidir.
Doğu’da konuşmak risklidir.
Bu bir üstünlük yarışı değildir. Batı’nın itirazı ahlâkî olarak üstün olmayabilir; ama işlevseldir. Doğu’nun sabrı değerlidir; fakat yanlış anlaşıldığında zulmü besler.
Asıl ihtiyaç şudur:
Doğu’nun ahlâkını, cesaretle buluşturmak.
Sabırla direnci, edep ile itirazı aynı kalpte birleştirmek.
Sonuç: Sessizlikten Şahitliğe
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey daha fazla öfke değil; daha diri bir vicdandır. Ne bağıran bir kalabalık, ne de suskun bir dindarlık…
İhtiyacımız olan şey;
Hakkı söylerken edebi kaybetmeyen,
Birliği savunurken adaleti unutmayan,
Sabrederken zulme razı olmayan bir duruştur.
Çünkü iman, sadece inanmak değil; şahitlik etmektir.
Allah’ım,
Bize suskunluğu değil hikmeti,
Korkuyu değil cesareti,
Fitneyi değil adaleti tanıt.
Vicdanlarımızı diri, kalplerimizi şahit eyle. Âmin.