Sessizliğin zulmü büyütmesin.


Zulüm, sadece el kaldıranla başlamaz.
Zulüm, çoğu zaman göz çevirenle büyür.
Allah Teâlâ buyurur:
“Zalimlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur.”
(Hûd, 113)
Bu ayet, zulmü yapanı değil yalnızca;
ona meyleden,
ona ses çıkarmayan,
ona mesafe koymayan herkesi uyarır.
Çünkü zulüm kimden gelirse gelsin değişmez.
Bir gücün arkasına saklansa da,
bir gerekçeyle süslense de,
bir kalabalık tarafından alkışlansa da…
Ve mazlum kim olursa olsun fark etmez.
İnsan ya da hayvan, çocuk ya da yaşlı…
Allah katında “küçük acı” yoktur.
Can, candır.
Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur:
“Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et.”
Sahabe sorar:
— Mazluma yardım tamam, peki zalime nasıl yardım edilir?
Efendimiz cevap verir:
“Onu zulmünden alıkoyarak.”
Demek ki zulme engel olmayan,
zalimle arasına mesafe koymayan,
aslında yardımı yanlış tarafa yapmaktadır.
Bugün en yaygın savunma şudur:
“Taraf değilim.”
Oysa adaletin olmadığı yerde tarafsızlık yoktur.
Orada sadece vicdanın geri çekilişi vardır.
Allah bir başka ayette buyurur:
“Hakkı batılla karıştırmayın ve bile bile hakkı gizlemeyin.”
(Bakara, 42)
Hakkı gizlemek;
bazen yalan söylemek değildir.
Bazen sadece susmaktır.
İnsan her zulmü durduramayabilir.
Ama her zulüm karşısında kalbini korumak zorundadır.
Çünkü Resûlullah (s.a.v.) buyurur ki:
“Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin; buna gücü yetmezse diliyle; buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin. Bu, imanın en zayıf derecesidir.”
Kalbiyle bile buğz etmeyenin,
artık iman değil alışkanlık konuşur.
Ve asıl korkutucu olan şudur:
Zulme uzun süre sessiz kalan kalp,
bir gün zulmü fark edemez hâle gelir.
Çünkü kararan kalp, ayırt edemez.
Alışır.
Normalleştirir.
Sonra da “dünya böyle” der.
Oysa Allah zulmü sevmez.
Mazlumun ahını yerde bırakmaz.
Ama sessiz kalan şahidin de suskunluğunu kayda alır.
Bu yüzden susma.
Yüksek sesle konuşamasan bile,
kalbini susturma.
Çünkü bir gün sorulacak soru şudur:
“Zulmü gördün…
peki sen neredeydin?”


Şahitlik: Susmayan Vicdanın Sorumluluğu
Zulüm karşısında insanın ilk vazifesi taraf seçmek değildir.
İlk vazife şahit olmaktır.
Allah Teâlâ buyurur:
“Ey iman edenler! Kendinizin, anne-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine de olsa adaleti ayakta tutan şahitler olun.”
(Nisâ, 135)
Bu ayet, şahitliği rahat bir konumdan değil,
bedel gerektiren bir yerden tanımlar.
Çünkü hakka şahitlik, çoğu zaman
alıştıklarına karşı durmayı gerektirir.
Şahitlik sadece mahkemede yapılmaz.
Şahitlik,
gördüğünü inkâr etmemektir.
Şahitlik,
yanlışa “normal” dememektir.
Şahitlik,
sessizliğe sığınmamaktır.
Resûlullah (s.a.v.) buyurur:
“Zulme rıza gösteren, onu yapan gibidir.”
Bu söz,
zalimle mazlum arasına çekilen
sözde “güvenli mesafeleri” yıkar.
Çünkü rıza, fiil kadar ağırdır.
Ve suskunluk, çoğu zaman rızanın kılık değiştirmiş hâlidir.
İnsan her zulmü durduramaz.
Ama her zulüm karşısında yerini belirler.
Ya şahit olur,
ya yok sayar.
Allah bir başka ayette buyurur:
“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler… onu insan yüklendi.”
(Ahzâb, 72)
Bu emanet sadece ibadet değildir.
Bu emanet,
vicdandır.
Adalettir.
Şahitliktir.
Ve emanetin tabiatında sorumluluk vardır.
Bir gün sorulacak olan şudur:
“Gördün mü?” değil.
“Herkes gördü.”
Asıl soru şudur:
“Gördüğünde ne yaptın?”
İşte bu yüzden zulüm karşısında durmak,
sadece bir duruş değil;
bir kulluk biçimidir.
Susma.
Çünkü şahitlik, ertelenmez.
Ve ertelenen her şahitlik,
bir gün sahibinin karşısına hesap olarak çıkar.

Zulüm karşısında sessizlik;
korku, menfaat ve alışkanlıkla yapılan bir tercihtir.
Şahitlik ise imanın sorumluluğudur.

Baki Öncel
11/01/2026