MUTLULUĞA NEDEN BU KADAR MESAFELİYİZ?

Bazen hayat dışarıdan bakıldığında yolunda gibidir. İş vardır, insanlar vardır, planlar yapılır. Günler akıp giderken her şey “olması gerektiği” yerde duruyor gibidir. Yine de insanın içinde, adını koyamadığı bir huzursuzluk dolaşır. Sanki mutluluk kapının önüne kadar gelmiştir de biz kapıyı aralamaya cesaret edememişizdir.

İşte tam bu noktada insanın zihninde rahatsız edici ama dönüştürücü bir soru belirir:
“Acaba kendi mutluluğumun önüne geçen ben miyim?”

Bu soru kolay değildir. Çünkü sorumluluğu dış koşullardan alır, geçmişin yükünden sıyırır ve doğrudan bizi işaret eder. Oysa çoğu zaman mutsuzluğumuzu açıklamak için güçlü gerekçelerimiz vardır: Yaşananlar, eksik kalanlar, yarım kalan hayaller, hayal kırıklıkları… Bunların hepsi gerçektir. Ama bazen mesele, yaşadıklarımızdan çok onlara nasıl tutunduğumuzdur. Belki de asıl mesele şudur: Mutluluğu aramak kadar, ona alan açmayı da öğrenmemiz gerekir. Çünkü mutluluk her zaman bulunmaz; bazen izin verilmesi gereken bir hâlidir.

Birçok insan mutluluğu hep biraz sonraya bırakır. “Biraz daha toparlanayım”, “Bu dönem geçsin”, “Her şey yoluna girsin” diye düşünürken hayat sessizce akmaya devam eder. Oysa hayat, tam olma hâlini nadiren sunar. Mükemmel koşullar oluşmadığı için mutluluğu askıya almak, çoğu zaman farkına bile varmadan yaptığımız bir öz-sabotajdır. Mutluluğu bir ödül gibi görmek, onu hep geleceğe taşır; bugünle temas etmesine izin vermez.

İnsan zihni tanıdık olana tutunur. Bu tanıdıklık bazen acı verici olsa bile, bildik olduğu için güvenli hissettirir. Zarar veren ilişkiler, yıpratıcı düşünce kalıpları ya da artık dar gelen yaşam biçimleri bu yüzden terk edilmez. Çünkü değişim bilinmezliktir ve bilinmezlik cesaret ister. Kimi zaman mutsuzluğu seçmemizin nedeni, onunla yaşamayı öğrenmiş olmamızdır. Mutluluk ise yeni bir dil gibidir; öğrenmek, denemek ve hata yapmayı göze almak gerekir.

İç dünyamızda kendimizle kurduğumuz ilişki de bu sürecin merkezinde yer alır. Kendimize nasıl konuştuğumuz, hayata ne kadar açık olabildiğimizi belirler. İç ses sürekli eleştiren, eksikleri hatırlatan ve yetmezlik duygusunu besleyen bir tondaysa, dışarıdan gelen hiçbir güzel an içeriye tam olarak yerleşemez. İnsan bazen en çok kendi sesiyle yorulur. Kendine şefkat göstermeyi öğrenmeden, kalıcı bir iyi oluş hâli kurmak kolay değildir.

Bazı insanlar için mutluluk, farkında olunmayan bir suçluluk duygusuyla yan yana durur. “Bu kadar iyi hissetmem doğru mu?”, “Başkaları zorlanırken ben nasıl mutlu olabilirim?” gibi düşünceler, mutluluğu tam hissedileceği anda yarıda keser. Oysa mutlu olmak bir ayrıcalık ya da bencillik değildir; ruhun temel ihtiyaçlarından biridir. İyi hissetmek, çoğu zaman çevreye de iyi gelir; insanın varlığıyla başkalarına da alan açmasını sağlar.

Mutluluk çoğu zaman büyük sevinçler şeklinde gelmez. Bazen sadece içimizin biraz daha sakinleşmesi, yüklerin hafiflemesi, nefesin rahatlamasıdır. Belki de mesele mutlu olmaya daha çok uğraşmak değil; kendimizi mutsuzlukta tutan düşünce ve alışkanlıkları fark etmektir.

Çünkü çoğu zaman mutluluğun önündeki en büyük engel, hayatın kendisi değil; hayatla ve kendimizle kurduğumuz ilişkidir. Hayat çoğu zaman olduğu gibi kalır; değişen ise ona baktığımız yer, yüklediğimiz anlamdır. Mutluluk da tam bu noktada, gündelik hayatın içinde sessizce var olan küçük anların kıymetini fark edebildiğimizde kendini gösterir.