Özgüven, kişinin kendi yeterliliğine güvenmesi olarak ta ifade edilebilir.
Halkımızın genel anlamda özgüveni yüksektir.
Bilgisi olduğu konularda özgüveni yüksek olduğu gibi bilgisi az olduğu hatta hiç olmadığı konularda da özgüveni yüksektir.
İşte yanlışlıkta burada başlamaktadır.
Kişi nasıl olurda bilgisi az olduğu ya da hiç olmadığı konularda özgüvenli olur?
Batı toplumlarında bu olaya pek rastlanmaz.
Doğu toplumlarında, özel olarak kendi toplumumuzda bu olayın yaşandığını küçük bir gözlem yaparak tanık olabilirsiniz.
İzleyin, araştırın.
İnsanların davranış, konuşma, kararlarını gözlemleyin.
Onları takip edin.
Nasıl bir özgüven içinde olduklarını, bildiği, bilmediği ya da az bildiği konularda fikir yürüttüklerini, kararlar aldıklarını görürsünüz.
Bu olacak bir şey değildir!
Fakat bizde yaşanmaktadır.
Kişilerin önyargıları, özgüvenlerinin önüne geçmiştir.
Hatta önyargılar birer özgüven unsuruna dönüşmüştür.
Albert Einstein’in “önyargıları parçalamak, atomu parçalamaktan zordur” sözü batı insanı için söylendiğine göre, bizim toplumumuzda önyargıların parçalanması imkânsız derecesinde olsa gerek…
Bizim toplumumuzda alınan kararlar hiçbir zaman uygulanmaz.
Ya da kişisel yaklaşımlardan dolayı karara uyana çok az rastlanır.
Yanlış ya da doğru olsun tüm kararlar eleştirilir.
Onlara gerek olmadığı ifade edilir.
Uyulmaz, uygulanmaz.
Tüm bunlar ise yıkılmaz, sarsılmaz, değiştirilemez bir özgüven içinde sürdürülür.
Karşı fikirler bu çelikten özgüvene çarparak tuzlu buz olur.
Bunun için toplumumuzun değişimi ağırdır.
Yavaştır.
Hatta durma noktasındadır.
Toplumumuzu değiştiren, geliştiren “bilgi” olmamıştır.
Toplumumuzu hep büyük felaketler, musibetler ve afetler değiştirmiştir.
Tarihimizi okuyun…
Tüm bunların bariz örneklerine rastlarsınız.
Hani derler ya; ainesi iştir kişinin, lafa….
Söylenenlere değil, yaşananlara bakın.
Onlar daha açıklayıcı olacaktır.