ANADOLU KASABALARINDA YAŞAM

El ayak çekilince kısa ikindilerden

Küçük memurların gezindiği yollar ıssızlaşır.

En ışıklı yer lokantalardır , Anadolu taşrasında

Genç yargıçlar , kaymakamlar otururlar bir masada,

Bir eşraf kızını kadehine doldurup içer genç doktor

Radyoda ince saz , sıcak soluğu alaturkanın

Rahmi bey, Şevki bey, Tatyos efendi, Mustafa çavuş

Kürdili hicazkar : Meftunun oldum ey vechi ahsen.

Göre bir köy...İlk gördüğüm kasaba Nevşehir...Daha il merkezi olmamış, Niğde İli'ne bağlı ilçe merkezi. 1954 öncesi , nüfusu da 16 bin kadar.

Köyüme göre kalabalık, uğultulu...İki üç katlı taş yapılar...Babamın beni götürdüğü Zafer İlkokulu kocaman. Çocuk gözlerimde ürküten bir sarı yapı...

Göre İlkokulu'nda öğrenciyken 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'nda birkaç şiir okuyarak töreni sonlandırır, koşa koşa Nevşehir'e giderdik. Olağan yürüyüş süresi 50 dakika olan o 4 km'lik yol bizim için sanırım 30 dakika.. . Belediye'nin arazözü yolları sulamış olurdu. Her okulun öğrencisi küme küme ıslak yoldan yürüyerek debboy denen futbol alanına giderdi. Bize nasıl değişik gelirdi o törenler... Vali, Belediye Başkanı üstü açık bir otomobilden halkı selamlardı. Ekim sonları olduğuna göre, sıcaklık da rahatsız edici olmazdı, halk gölge bir yer aramadan törenleri , güneş altında izlerdi.

23 Nisan törenlerinde de aynı durum ...Göre İlkokulu'nda şiirleri okur, sonra yine koşa koşa Nevşehir'in içine girerdik. Kış bitmiş, baharın ılık, sıcakça günleri başlamış. Törenleri izler, anlamasak da konuşmaları dinler, cebimizdeki paraya göre sakız leblebisi alır, bir gazoz içer, yine yürüyerek dönerdik köyümüze.

19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı'nda zaten Göre İlkokulu'nda dersler sona ermiş olduğundan kutlama olmazdı. O gün de aynı ... Sıcaklar başlamıştır, başımızda bir kep, şapka yoksa güneşten etkilenirdik. Bir sağanağın ortamı serinlettiği de olurdu bazen.

1960 sonrasında gazetelerde okuduğum yurt gezisi yazılarından Anadolu kasabaları bana daima ilginç gelmiştir. Ulus Gazetesi'nde Fikret Otyam'ın Harran , Hoyrat ve Mayın yazı dizisini nasıl sevinçle okumuş, kesip biriktirmiştim. Daha sonra Otyam, Cumhuriyet'te sürdürdü harika yazılarını...Yılmaz Çetiner'in Şu Bizim Rumeli yazı dizisi de gönlümü havalandıran olaylardandır.

Televizyon yayınları daha başlamamış... Hayat Dergisi bizim için yurttan, dünyadan haber getiren harika bir haftalık yayın organı...Cep harçlığımıza göre fiyatı yüksek olsa da, alıp okuyoruz. Yalnız ülkemiz yer almıyor derginin sayfalarında, tüm dünyadan renkli fotograflarla olaylar dillendiriliyor.

Ankara'da DTCF öğrencisiyken bir ayağım Milli Kütüphane'de... Saraçoğlu Mahallesi'ndeki bu harika kültür dağıtan yapıda saatlere boyu dergileri , gazeteleri okurdum.

1968'de ilk Doğu görevim için Siirt'e giderken Kayseri-Tatvan tren yolculuğu ...Tatvan'ı Otyam'ın yazılarından biliyordum. Göl kıyısında Denizcilik Bankası'nın güzel otelinde 2 gece kaldım. Çevreyi gezdim. Tuğ İskelesi yeni yeni canlanıyordu. Vaktim olsaydı treni taşıyan gemiye binip Van'a da gidecektim.

Tatvan'dan Siirt'e giden otobüse binip Baykan'da indim. Yol üzerinde Bitlis'i otobüs penceresinden seyrettim ancak.

Baykan, Bitlis Çayı akıyor önünden...MTA Kampı burada...Arkadaşlarımla buluşmuş olduk. Hemen ertesi gün çevre dağlarda bakır-kurşun-çinko araştırmalarına başladık. Aramızda Ibbitson Firmasının İskoç, ABD'li jeologları da var. ODTÜ'lü gençler de staj için burada görevlendirilmiş.

Lokantalar denizlere, karanlık sokaklara bakar,

Mehtap, Mehmet Efendi, Zevk lokantaları,

Su gbi rakı içilen...

Duvarlarda iri karpuz resimleri asılı,

Urfalı şoförler: Dağların kralı güle güle,

Sabun tüccarı Birecik'ten, kadehinde yaz yağmuru,

Yağlı listelerde : Levrekler, palamutlar, barbunya balıkları,

Kadın eli değmemiş soğuk akşam çorbaları...

O küçük kasabalarda seçme olanağı yok...Başlıca bir aşevi, doyumevi vardır. Adı turistik restaurant olsa da. Memurlar, müfettişler, yolcular orada yiyecekler yemeklerini. Memurlar, özellikle evli olmayanlar adını koymuşlardır : Mecburiyet Lokantası...

Kendi vatanlarında sürgün gibi yaşayanlar,

Genç yol mühendisleri, açtıkları yolları sevmeyen,

Bir şehre elektrik getirenler, övünçleri çok olmalı,

Ne güzel şeyler konuşmalılar, oysaki,

Kaçmak isterler yarın sabah erkenden,

İlk trenle uzaklara, uzaklara, çok uzaklara,

Sevdikleri nedir ? Ah , yüreklerini yokluyorlar,

Bilmiyorlar. Oturmuş içiyorlar. Ağlıyorlar.

Aşıktır düpedüz biri : Bir beste mırıldanır,

Cavalleria Rusticana, plaklardan dinlediği,

Şarap içilen o eski İtalyan kahvesi,

Dar gelir Anadolu lokantasının duvarları.

MTA'nın asıl yükünü çekenler yaz boyunca kamplarda dağ bayır maden ararken, jeoloji haritalarının ayrıntılarını yeniden yeniden işlerken Karadeniz kıyılarında Akçakoca'da MTA'nın görkemli kampında memurlar, müdürler keyif çatarlar, denizin nimetlerinden yararlanırlar, yiyip içerler, kumsalında güneşlenirler... Bitlis Çayı koyağında Baykan Kampı da ağır iş yükünü çeker durur...

Daha sonraları Palu, Arıcak, Göksun, Afşin gibi kasabaları da tanıdım. Hepsinin bir yaşamı vardı kendine özgü...Araları 10, 15 km de olsa iki belde birbirine benzemezdi. Yarışma da vardı aralarında...

Köşede iki adam, nahiye müdürü, öğretmen,

İçtikçe bir acı, bir acı yüzlerinde.

Gülmez gözleri silinir alkol dumanında.

Ah ne ettin sen bu adama Nebahat hanım,

Üç çocuğuyla böyle kodun kaçtın ormancıya.

Orda bir köprü ustası eve gitmeden önce,

Uğramış şöyle iki tek atmaya,

Birini arar usta işini anlatmaya.

Yetiştirdiği ürünlere göre adını duyurmuş, ünü yurt genelinde yaygın kasabalar. Kimisi üzümde ünlü, kimisi kavunda, kimisi incirde... Alım satım işleri, hileli, kandırmacalı ödemeler, ödememeler... Dertleşmeyle derdi azalan insanlar...Evde çoluk çocuk...Baba yolu beklerler...Öğretmenler, velilerden ilgi uman, beklediği olmayan, kendini sürgündeymiş gibi duyumsayan...Ortaokulu bile yeterli eğitim veremezken, siyaset ağalarının zorlamasıyla açılmış laboratuvarsız liselerde öğrenim gören zavallı çocuklar, gençler...

Orda bir yalnız adam, bilinmez nerden düşmüş,

Durmadan kırmızı üzümleri düşünür,

Üzüm bağlarının en güzeli o gözler,

İkindi gölgeleri o kirpikler.

Eğitmenlik yaşamımda da çok sayıda kasabayı içten, içerden tanıma olanağı buldum. Ürgüp, Zara, Kadışehri...Sonra Elazığ beldeleri...Diyarbakır kasabaları...Yaptığım yurt gezilerinde tanıdığım, sevdiğim, dertleriyle dertlendiğim, sevinçleriyle mutlu olduğum: Osmancık, Sarıkamış, Bozcaada, Biga, Çan, Avanos-Gülşehir, Hacıbektaş, Ihlara, Amasra, Finike, Ahlat ...

Yola düşse , vakit geçirmeden yola düşse,

Bir dağ otelini özlüyor, arınmış dağ havası,

Işığında çocukluk günleri büyüyen gaz lambası,

Yanar oralarda, dik çatılı Gümüşhane evlerinde,

İçkilerin, aldanmaların bayağılıkların bittiği yerde,

Sermiş sofra örtüsünü öpülesi iki el,

Akşam rüzgarıyla düşüyor iğneli çam yaprakları.

Özlemler bitmez. Yaşamın gizemi de burada saklı...Özlemler karşılansa yeni bir özlem ortaya çıkar.

Yorgun argın hastahane hemşireleriyle şimdi,

Eski giysili öğretmenleriyle şimdi,

Memurlariyle, küçük taşra kızlariyle,

Soluk yüzler, hasta köylüler duvar diplerinde,

Yıkık evleriyle, daha ilk caddede başlayan,

Yitik ormanlariyle, daha şehirden çıkılınca,

Geldi çöktü içime, Anadolu, sarhoş oldum ben,

Lokantadan çıkıyorum, oh, bahçeler kokuyor,

Sessiz yıldız balkonları gökyüzünde,

Hepimizin gençliği, evet, oradan el ediyor,

Odama dönüyorum, odamda bir Van Gogh sandalyesi,

Üzerinde elmalar ve kara üzümler !

-----------------------

7 Ocak 25

------------

Şiirler rahmetli Dr Ceyhun Atuf Kansu'nun Yurdumdan kitabından alındı. 1960