Bitkilerin Gücü Hakkında Değerlendirmeler


Bahadır Dedeoğlu

Bahadır Dedeoğlu

Okunma 18 Temmuz 2020, 13:29

Bitkilerin Gücü Hakkında Değerlendirmeler

Bitkileri araştırırken elbette ki kullanımlarını ve başka güçlerini ve özelliklerini de kitabıma almayacağım başka bilgileri de derlemiştim. İnsanın baktıkça hayran olduğu bam başka bir âlemle karşılaşmıştım. Adeta fantastik bir dünya idi. Kokuları, tatları, insana ve dünyaya katkıları şaşırtacak derecede enteresandı. Bilmeyen gözler ot deyip geçerdi. Şimdi bu ot diye tabir ettiğimiz varlıkları tanımaya çalışalım. Doğanın büyük bir kısmını nebatatlar yanı bitkiler oluşturmaktadır. Acımasızca yok ettiğimiz için dünyanın yapısı da bu yok edilmeden zarar görmektedir. Dolayısı ile zarar veren insanda zarar görmekte ve her geçen gün bu bir takım felaketlerin ayak sesleri artarak artmaktadır. Küresel ısınma, suların kirlenip, tatlı su rezervleri azalmakta, bazı ülkelerde kitlesel susuzluk görülmektedir. Avustralya da bile bu yüzden birçok hayvanın canına kıyılmıştır.

Çevreciyiz, yeşili severiz, suyu israf etmeyiz, ağaç dikeriz v.s. Efendim seve bilmek için baştan tanımak gerekir. bu işin eğitimi en azından tüm dünya bazında zorunlu olması, denetlenip, çeşitli projelerle de desteklenmesi gerekir. Suçlunun sadece insan olduğu da açık bir gerçektir. Arslanları, filleri, zürafaları da suçlamada bir anlam yoktur.

İnsan faktörünü denklemden kaldırmış olsak, dünya 200-300 yılda tamamen ormanlarla kaplanacaktır. Zira bu bir bilimsel öngörüdür. Tarihte buna benzer olayları başka makalelerimde paylaşmıştım.

BİTKİLERİN TARİHTE VE GÜNÜMÜZTE TANIMLARI

İlaçların henüz icat edilmediği dönemlerde; İnsanlar gerek deneme-yanılma yöntemleri, gerek duyumlarla bitki varlıklarıyla tanışmışlardı. Bazı terkiplerin kayıt altına alındığından belki de binlerce yıl önce insanlar bitkileri kullanıyorlardı. Kervanlar, çerçiler, seyyahlar tarafından olmayan yörelere iletilmekteydi. İlacın hem ekonomik hem de toplum üzerinde manevi değerleri olduğu bir gerçektir.

İnsanların yerleşik düzene geçmediği günleri de içine alırsak; En yakındaki ve en ucuz olan ilaç en iyisi ve pratiği olduğunu da unutmamak gerekir. Bitkilerle uğraşı alanı olan şifacılık ve otacılık bu yüzden devamlı yöreselleşme eğilimi içinde olmuştur.

Bu yörede bitkinin bu yönü öne çıkarken, başka bir yörede de başka bir yönü öne çıkmaktaydı. Bitkilerin etkileri kısa zaman birimlerinde paylaşılıp yaygınlaşmaktaydı. Sadece özel zehirler, özel iksirler gizemini devamlı korumuşlardır. Bu sayede, unutulmuş veya bir yazarın kitaplarında kayıt altına alınmışlardı.

Kayıt genellikle hastaneler, okullar, medreseler ve saraylar tarafından yapılıyordu. Zira bilim de oradaydı. Yöresel olarak şifacılıkla uğraşanların kayıt altına almaları gerçekten zordu. Dededen- evlatlara bir miras gibi bırakılmasının yanında kayıt tutanlara da rastlanmaktadır. Lakin bu durum oldukça kısıtlıdır. Sonunda ya unutulup gider ya da şifacı bir bilim merkezine giderdi.

Yöresel şifacılıkta, Yavuz Sultan Selim zamanından başlayarak, günümüze yakın bir zamanda sonuçlanan babadan evlada geçmiş ve kitaplaşmış bir yazma eserle karşılaşmıştım. İçinde büyülerinde olduğu Kısımın yırtılıp atıldığını söylediler. Eskiden kullanılan tıp aletleri gerçekten hayrete şayan ve çok özellerdi.

Nizamiye medreselerinde bir buluş bulana, bilime ve halka yararlı kitap yazanlara büyük ödüller verirler ve hayat standartlarını yükseltirlermiş. Bu yüzden bilimin bazı merkezlerde toplanması ve mukayeseli sonuçların elde edilmesi sağlanmıştı.

Yöremizde Kadeş savaşından sonra mısırlı şifacıların geldiği kayıtlardadır. (Belediye tarih ve kültür dergisi)

Yine yöremizden Damat İbrahim paşa devrinde çiçek hastalığına çare üretmesi için yöremizden Fransa’ya şifacı bir kadınımız götürülmüştü. (Kaynak; Belediye tarih ve kültür dergisi)

Eğitimin ve yapılan uğraşıların kayıtlarının tutulmasının önemini insanoğlu her devirde daha iyi anlıyor. Sonra bu bitkilerle sınırlı değil, her konuyu kapsaması gerekiyordu. Bu yüzden, elimizde olanlardan çok kaybettiklerimizi arıyoruz. Tarihimize bakacak olursak okuma yazma oranını görürüz. Osmanlıda halkla anlaşamayacağı bir dil kullanmaktaydı. Yunus Emre’nin şiirlerine bakarsak o günkü kullanılan Türkçeyi görürüz. Osmanlıda medreseler ve Enderun eğitim sistemleri, Nizamiye medreselerindeki standartları yakalayamadığını da görüyoruz.

BİTKİ İSİMLERİ HAKKINDA;

Bitki isimleri genel olarak bir sistematiğe oturtulamamıştı. Yöreler arası bitki taksonlarının değişe bilmesi de bitkiler dünyasını iyice tanınamaz hale sokmaktaydı. Zira yöresel isimler, yörelere göre değişmekteydi. Değişmekteydi ama bitkilere isim verirken de; Bitkinin sıfatı, yararlılığı gibi konular her zaman öne çıkmaktaydı. Örnek; Eşek pancarı, Ekonomik ve kullanım amacı düşük anlamında) kedi üzümü gariptir bu çalının yapraklarını kediler pek severler. Dikenlerine dokunmadan kibarca yaprak yiyip, dalları cavladırlar. Karga armudu, deniz üzümü gibi bu örnekleri çoğalta biliriz.

Sarı kantaronu ( Hypericumperforatum) örnekleyelim. Baştan bu bitkiye “Bin bir delik otu” denmesindeki hikmet, bitkinin ışığa tutulduğunda yağ bezelerinin çokluğundan elek gibi görünmesinden dolayıdır. Kan otu veya kantaron denmesindeki neden ise; Bitkinin elle ovuşturma sonunda eli kırmızı renge boyamasıdır. Sarı kantaron aynı zamanda “Basur otu “ olarak tanınmasındaki neden ise basura iyi gelmektedir. Bu bitki basur hususunda denenip başarısı görülmüştür.

Bir örnekleme olsun diye anlattığımız Sarı kantaronun yöremizde iki alt türü bulunmaktadır.

Bitkilerin benzerleri vardır. Bazıları gizlenmiştir. Ancak bitkiyi tanıya bilenler tarafından ayırt edile bilir. Yüzde doksan dokuz emin olunursa o bitki netamelidir ve kullanılmaz. Ancak tam emin olunması gerekmektedir. Bitkilerin yöresel isimlerinin ayrı olması literatüre oturmasını da engellemiştir. Latince isimler bu yüzden dünyada kabul görmektedir. Bitkilerin Latince isimlerinin anlamları da çok enteresandır. Örneğin, ada çayının bir türüne “Salviaofficinalis” denmektedir. Türkçe karşılığı; Salvia kurtarıcı, officinalis ise tıbbi, eczacılıkta kullanılıyor anlamına gelmektedir. Ada çayının yöremizde altı adet alt türüne rastlamıştık.

Bitkiler kimya deposu gibidir. İçlerinde onlarca fito kimyasal taşırlar. Günümüz tıp dünyası bitkiler içindeki kimyasalları ayırmayı başarmıştır. Tabii tıp dünyası bitkiler dışında da ilaçlar ürettiklerini unutmamak gerekir.

Bitkiler kafaya göre gelişi güzel kullanılmamalıdır. Zira bitkiler arasında; Zehirliler, uyuşturucu etkiye sahip olanlar, uyarıcılar ve daha nice faydalı-zararlı özellikleri bulunmaktadır. Örneğin mantarların çok yararlı besinlerin olması yanında zehirlileri de bulunmaktadır. Ayrıca mantarların topraktaki ağır metalleri, kimyasal atıkları en çok çeken bitkiler arasında olduğunu da unutmamak gerekir.

Tarihte Büyük İskender’i çok kısa bir sürede hastalandırıp ölmesine neden olan terkipte bitkiseldir. Böyle nedenlerden dolayı bitkileri iyi tanıyıp tanıtmamız gerçekten önem arz etmektedir. Bitkisel şifalar ucu açık bir konu olduğu için piyasaya şarlatanlar çıkmakta, haksız kazanç elde ederken halkın sağlığı ile de oynamaktadırlar.

En çok istismar edilen konu kilo kontrolü (Zayıflama ve afrodizyaklar olarak görülmektedir.) Önce bu bitkiler veya ekstralar, macunlar, özütler vs. vücuda iyi geliyor mu? Zira herkesin sağlık durumu parmak izleri kadar özeldir. Neyin, neyi nasıl tetiklediği bilinmemektedir. İşte bu yüzden çağımız doktorlarına muayene olmak lazımdır. Bu tedaviler sırasında tahliller, röntgenler, emarlar gibi çağdaş cihazlar kullanılmaktadır.

Bir gün insülin i vurulmadan köye gitmiştim. Şekerimin her dakika yükseldiğini acı bir şekilde hissediyordum. Sağlığımı takip ettiği ve bitkileri biraz tanımaya çalıştığım için şeker düşürmede maharetli bir bitkiden ağzıma alıp çiğnediğimde rahatlamaya başlamıştım. Köyde fazla durmadım, Nevşehir’e döndüğümde şekerimin iyice düştüğünü hissettim. Ölçtüm ve gereğini yaptım. Bu olayın etüdünü kısaca yapmaya çalışalım. Bitkide doğal toksinde vardı, bunu biliyordum. Bu yüzden kontrollü bir şekilde kullandım. Yüksek şeker zarar verirdi. Şekerin hızlı bir şekilde yükselip düşmesi de zarar verirdi. Bu olay tansiyonda daha tehlikelidir. Zamanımızda ilaçların ve çağdaş korumanın var olduğunu bilip inanıyoruz. Bu yüzden, o bitkiden bir daha kullanmadım.

Bitki araştırdığım dönemlerde elimden geldiği kadar başka yönlerini de araştırmıştım. Kitabın formatına uymadığı için bu özelliklerinden bahsetmemiştim. Şimdi makalelerimde bu özelliklerini de paylaşacağım.

Kullanılmak üzere bitki toplamada insanların gözünden kaçan çok hassas konular bulunmaktadır. Bitkinin toplanmasından tutunda; Kurutulması, saklanması ve kullanılması bir çok özellik taşımaktadır.

Bitki toplanacağı yer, Kimyasal ve biyolojik kirliliklerden uzak olmalıdır. Yol kenarlarından kesinlikle bitki toplanmamalıdır. Zira egzoz gazları bitkileri kirletmektedir. Bitkiler yaradılış gereği civarındaki kimyasalları ve kirliliği çekme özelliği bulunmaktadır. Bir değişle oksijen üretirken, yapısına göre çevre temizliği de yapmaktadır.

Kendi gözlemlediğim bir örneği sizlerle paylaşayım. Atalarımızın kullandığı ve günümüzde unuttuğumuz bir bitki vardır. Yoğurt otu (GaliumVerum) Nevşehir arıtma tesisini yapmadan önce Nar’da bahçe sulardık. Gelen su çamaşır makinasının suyu gibi kokar ve köpürür dururdu. Yoğurt otu bu bahçede istilacı bitki sıfatına bürünmüş özellikle suyun toplandığı yerlerde bol aykırı biter dururdu. Arıtma yapıldı, sular kuyulardan verilmeye başlandı. Bir değişle temiz su vardı. Yoğurt otu kendiliğinden kayıp olup gitti. Hemen belirteyim. Elbette buradan da bitki toplanmazdı.

Koca Çay’ın kenarlarına ıhlamur ağaçları dikilmiş ki, güzel koksun, yeşillik olsun ve halk mutlu olsun. Bir kısım vatandaşların ıhlamurları topladıklarını gördüm. Sanki bağlarından ürün hasat ediyormuş gibi… Öyle rahatlardı ki, merdivenleri, ellerinde torbaları vardı. Ihlamur çiçek açmadan veya hemen açınca toplanır. Çiçekler ağaçlarda kalırsa koku yayar, Araçların vızır vızır geçtiği yol, bu araçlar egzoz gazları birçok kimyasalın yanında ağır metal da yayar. Bu gazlar ıhlamurlara da geçer. Bu vatandaşlar topladıklarını kendileri kullanacaksa kendilerine, yok birde çarşıda satıp Kısa günün beleş kazancı diyeceklerse bundan halkımızda etkilenecektir.

BİTKİLERİN EKONOMİK CAZİBELERİ

Birçok ülkede bitkilerle ilgili araştırma-geliştirme enstitüleri kurulmuştur. En çok ilaç ihraç eden ülkeler yine bunlardır. Amerika, Almanya, İsviçre bunlara örnek teşkil etmektedir.

Bu tür araştırmalar; Birçok bilim adamı ve ara eleman istihdam ederken tarımımızı da çeşitlendirmiş olacaktır. Yöremiz gibi turistik merkezlerde bitkilerle ilgili kongrelerin, konferansların verildiği yerler haline gelecek ve turizmde çeşitli konularda ilerlemeler sağlanacaktır. Benim üzüldüğüm, bizim yurdumuz gibi cazibesi olmayan yerler böyle çalışıp gelirler, istihdamlar elde ediyorlar.

Bu konuda çalışan ülkelerin pek çoğu bitki taksonlarının en ince noktasına kadar incelemiş ve bitkilerinin sayılarını tamamlamıştır. Oysa Türkiye’de her geçen gün yeni bir bitki bulunmaktadır. Bu konuda Sayın Saraçoğlu’nun ve üniversitelerimizin çalışmaları göz ardı edilemez. Lâkin bu çalışmaların daha da artırılması lazımdır. Uygulamalı eğitme geçtiğimiz bu günlerde; Tohumdan ağaç yetiştirmek, bitkileri, meyveleri, sebzeleri daha etkin bir şekilde değerlendirmek yollarını ta ilköğretimde etkin bir şekilde işlenmesi daha uygun olacağı kanaatindeyim. İnsanları ta çocukluktan çevreci olarak yetiştirirsek, halkımızın bu konuya daha sıkı sarılmasını sağlarız. Saygı ve sevgiler sizinle olsun.

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.