NEVŞEHİRDE TARIM VE HAYVANCILIĞIN TARHİ İZLERİ
Osmanlı tarımının ayırt edici özelliği olarak, topraklarının geniş, emeğin ve sermayenin kıt olması karşımıza çıkmaktadır. (Modern Türk tarihi. Carter V. Findley. Sayfa 99)
“Bu yüzden toprak zaten belliydi. Ayrıca devletin olan ve işlenmemiş birçok boş arazileri bulunmaktaydı. Bu durum yurda gelen göçmenlere toprak dağıtımı da kolaylıkla sağlamaktaydı”.
Köylü kadar, kentli de tarımla uğraşıyordu. Nevşehir Merkezde 2-3 adet küçükbaş hayvan sürüsü de vardı. Kentlerde genellikle kendi ailelerine yetecek, birazda satacak kadar tarım ve hayvancılıkla uğraşıyorlardı. Köylerimizde ise nispeten daha büyük tarlalarda ürünler yetiştirilmekteydi. Zaman içerisinde kentte tarım ufaldıkça ufaldı. Köylerimizde de durum farklı değildi. İşletme ve aile içi istihdam, makinelerin çıkması, kentlerin tarım ve hayvancılıkta talepleri artınca köylerimizde tarımda ilerlemeler sağlanmıştır.
Nevşehir ve yöresinde büyükbaş hayvancılık, şehirlerde taş evlerin ahırlarında sadece aileye yetecek kadar yetiştirilirmiş. Köylerimizde büyükbaş hayvan sayısının arttığı görülmektedir. Yinede genellikle aile işletmesi olarak büyükbaş hayvancılık karşımıza çıkmaktadır. Üretici aileler; Ürettikleri tereyağı, peynir, yoğurt ve süzme yoğurtları şehirlerde ve ilçelerde bulunan “Peynir pazarlarında” satarlarmış. Büyükbaş hayvancılıkta yem masrafı hemen hemen yok denecek kadar az olduğu için emeğe dayanan üretim olarak düşünülmelidir. Özlerden, bağlardan ya da yonca yetiştirmek, Bir tarlaya arpa veya çavdar ekmek, çekirdeği alınmış kabak vermek, elmalıklarda altına dökülen meyveleri vermek yetermiş de artarmış. Büyükbaş hayvancılık şehirlerde kışlık kayıt olarak da uygulanırmış.
Şehirliler olsun, köylülerimiz olsun hayvan tedarikini ya hayvan pazarlarından ya da celeplerden yaparmış.
Küçükbaş hayvancılığı ise daha yeri müsait olan aileler yaparmış. Öyleyken 1940 lı yıllarda; Türkmen Mahallesinin ve Beddik-Eskil Mahallelerinde iki büyük sürünün olduğu söylenir. Erdaş yaylasında da Nevşehirlilere ait sürülerin olduğu söylenmektedir. Küçükbaş sürüleri koyun ve keçilerden oluşurmuş. Halı ve kilimin birçok ailede üretimi nedeniyle yünde oldukça kıymet teşkil etmekteymiş. O yıllarda emeğin ucuz olduğu gibi ürününde ucuz olduğu söylenmektedir. Para oldukça kıtmış. Ekonominin de kapalı olduğu için, aileler kendisi üretir- tüketirmiş. Zahir, o günleri de hesaba katmak gerekir. Savaştan yeni çıkılmış, Dünya yeni bir savaşa tutuşmuş, evlerin çalışacak göz bebeği evlatları tekrar askere çağrılmış, Ülkemiz zor bir dönemeçten geçtiği de unutulmamalıdır.
Osmanlı kaynakları; İstanbul’un küçükbaş hayvan ihtiyacının “Boz Ulustan” yani Orta Anadolu’dan karşılandığını kaydetmişlerdir. Bu tür ticarette ulaşım sorunlarının aşılması en zor engellerden biriydi. Keza sürülerin yapacağı günlerce yolculuk maliyetleri yükselttiği gibi verimi de düşürdüğü bir gerçektir. Sürülerin mecburen de olsa yol üstü ekeneklere yakın geçmesi; Kavgalara nizalara neden olmaktaydı. Zaten tarihimizde konargöçerlerle, yerleşkelerde ikamet edenlerin en büyük problemleri buydu. Emperyalistler başka konuları kaşımasının yanında bu konuyu da “Türkmen Sürgününe” alet etmişlerdi.
Hayvancılık celepler sayesinde yine de kazandırıyordu. Halkta alımın harman veresiyesi veya başka veresiyeler sayesinde hesaplı büyükbaş hayvan alıyorlardı. “Kışlık kayıt” Nevşehir ve civarında olmazsa olmaz bir anane idi. Kışlık kayıt: Buğday, üzüm ve et merkezli oluyordu. Para kıt bir meta idi. Kışın karların yolları kapattığı, tipinin boranın coğrafyaya hâkim olduğu mevsimlerde, insanlarımız taş evlerinde huzur içersinde yaşarlardı. Hazırlanan yiyecek stokları emek ağırlıklı olduğu için harcama da yapılmazdı.
YÖREMİZDE YEMEKLİK VE SALATALIK OLARAK KULLANILAN YABANİ BİTKİLER.
Yöremizde baharın ilk ısınmasından, güzün kar yağmasına kadar kırlarda gezersek ot diye tabir ettiğimiz birçok bitkiyle karşılaşırız. Bunları bir bir tanımasak da bunlar kırların ot denizinin bilmediğimiz bitkileridir. Bahçelerimizde de istilacı yaramazlar olarak yine aynı bitkilerle karşılaşırız. Bahçelerimizde bunları çapalayıp atma yoluna giderken kırlarda ise hiç umursamayız.
Tatları ve değerleri bakımından belki de yüz yıllardır sevilerek toplanan, yenen veya bir şeylerde kullanılan (Boya, örtü, yakacak, ilaç, besin vs.) bu bitiler, atalardan torunlara, aktarlara, meraklılarına aktarıla aktarıla tanınmışlardır. En ekonomik olanları ziraata alınıp geliştirilmişlerdir. Maydanoz, tere, roka, çörek otu, nane ve türevlerinin tarımı günümüzde de devam etmektedir.
Bu tür bitkilerde yöresel isimlerin kullanılması, bitkinin genelleşmesinin önünde hayli bir engel gibi durmaktadır. Bitkileri yazarken, Latince isimlerini eklememdeki gaye de bitkiyi literatür de doğru bir şekilde bulunmasıdır.
Bitkilerin önemi; Yöreye, coğrafya ya, kültüre ve ar-ge çalışmalarına göre de değişiklikler göstermesindedir. Örneğin ay çiçeğinin ( Helianthus Annuus) taç yaprakları Anadolu’da kullanılmaz, sadece çekirdeği için tarımı yapılır. Gövdesinden örtü yapılır ya da yakılır. Rusya da ise bu bitkinin taç yaprakları şifacılıkta da kullanılır. (Soğuk algınlığında demlenip çayı içilir.) Cehri ( Fructus Rhamni) yine buna kezadır. Yöremizde bir zamanlar ihraç ürünü olan meyveleri, kimyasal boyalar çıkınca ekonomik olma özelliğini kaybetmiştir. Daha sonraları kimyasal boyaların sağlığa zararlı olduğu anlaşılınca cehrinin yıldızı tekrar parlamaya başladı. Cehriyi zehirli olarak bilirdik. Günümüzde kilo kontrol yani zayıflamak için tane tane satılmaktadır. Çivit otu ( İsatis florabunda- İsatis Cabbadocica) Yapraklarından çivit mavisi elde edilirdi. İp boyamanın yanında kaynatılan çamaşırlara da katılırdı. Sararmış iç çamaşırına mavi-beyaz rengi verdi. Yöremizde kendi başına yabani olarak yetişen bu bitkiyi bazı Avrupa ülkeleri tarıma almıştır. Bu örnekleri çoğalta biliriz de…
İnsanlarımız sosyal yaşam gereği kır hayatından, şehir ve apartman hayatına yönelmeleri bu bitkilerin tamamen unutulmasına neden oldu. Pazartesi günlerinde kurulan Pazar yerinde köylü pazarını gezerken, bu bitkileri de satan kadınlarla karşılaşırız. Bu bitkileri öteki ürünlerinin yanında çeşni olsun diye Pazar yerinde satmaktadırlar.
Yöresel isimleri de yöreye göre değişen bu bitkilerin sadece Nar Kasabasında toplanan örnekleri sıralamak isterim.
Karaoluk (Çocuklar bu bitkinin köklerini sakız gibi çiğnerlermiş. 2. Kuşkuş ekmeği (Çoban çantası), 3. Bi-kile, 4. Dede sakalı (Teke-meke sakalı), 5. Tavuk götü, 6. Tere, 7. Roka, 8. Yemlik, 9. Çalı dibi, 10 Hardal, 11. Mercimelek (Madımak), 12. Tosbaa ilahnesi, 13. Dızlağan (Isırgan), 14. Hastere ( Çayın yanında güzel gidermiş), 15. Kaz ayağı, 16. Pembiş otu (Yer fesleğeni, Bu bitkilerin yanında; Nane, soğan, sarımsak gibi manavlarda bulunan bu bitkilerin doğada yetişmişleri de vardır. Karamuk çalısı meyvesini hiç yediniz mi? Dağlarımızda, vadi yanlarında bolca bulunur. Meyvesi lezzetli ve şifalı olmasının yanında yaprakları da lezzetli bir limon tadı barındırır.
Kıtlık günlerinde insanlarımız bu bitkilerden oldukça faydalanırmış. Yemek pişirmişler, salata olarak kullanmışlardır. Kültürümüzde Madımak yemeği baharı müjdelediğini biliyor musunuz? Bu tür otlar vitamin ve mineral bakımından da oldukça zenginlerdir. Ayrıca bu bitkiler şifa dağıtırken çeşitlilik de sunarlar. Bu yüzden insanlığın zor günlerinde oldukça yardımcıdır. Bitki araştırma gezilerim sırasında bulduğum bu otlardan yediğim için hiç acıkmadan akşamı ederdim.
Seksen-Doksan yaşlarındaki bir delikanlıdan söz ederler. Vakit buldukça kırlarda, dağlarda gezer dururmuş. Bitkileri iyi tanıdığı için gezdiği sahalarda yalnız bu yabani otlarla beslenir, yürüyüş sporunu da yaparmış. Doğayı ve bu otları tanımamız hayatımıza bir artı kazandıracaktır. Yaptığınız bu etkinlik ve soluyacağınız temiz hava sizlere daha da faydalı olacaktır. Sadece bu yönü ile bakmamız bile yabani otların önemini göstermektedir.
Tahmin edebileceğiniz gibi tarım emeğe dayanmaktaydı. İmece, aile kardeşliği veya horantanın (Aile bireylerinin) çokluğu, ataerkil aile dayanışması tarımı işlevsel kılmaktaydı. Ekile bilecek ekeneklerin küçük boyutta olması, değişik mevkilerde bulunması şehirlerde yaşayan vatandaşlarımıza da çeşitlilik sunmaktaydı. Yer altı suyuna yakın, tabanı hışırlı arazilerde üzüm ve meyve ağaçları yetişirken, şehrin batı cenahlarında yani Acıgöl istikametinde bulunan bozkırlarda genellikle buğday, arpa gibi hububat tarımı yapılmaktaydı. Buğday; Kışlık kayıttan daha fazla çıkarsa Buğday pazarı hemen Belediyenin yanında bulunur, orada satılırdı.
Köylerimizde durum biraz daha farklı olurdu. Nispeten ekenekler büyüktü. Emek de ucuzdu. Zira iş de yoktu. Olan işlerin ise büyük bir kısmını hayatın idamesinde kullanılan tarım oluşturmaktaydı. Çarşı esnafı ve zanaatkârlar elbette bu kümenin dışındaydı. Kapalı ekonomi de arazi ve yeter miktarda olmayan emeğin kullanılması yetmiyordu. Zira para yoktu veya çok azdı. İnsanlar yüzlerce yıldır ettiği tecrübelerle hayatı yene bilmişlerdi. Celepler, hayvan yetiştiricileri kazanıyorlardı. Meslekler bahsinde daha detaylı işleyeceğiz. Çerçiler vardı. Aile paraya daraldığında çerçilik yapardı. Gezdiği yerler ise çok geniş bir coğrafyayı kaplardı. Örneğin; Konya nın Eşme kaya ya kadar gittiklerini söylerler. Kalaycılık, ayakkabıcılık bunlara kezadır. Bu tür emeklerde para da olmazdı. Bir çinik buğday, enek, kuru üzüm vs ile ödenirdi. Sanat erbabı da bu ürünleri pazarlarda satar, kâr marjını yükseltirdi. Aile yerine göre bir işletme gibi çalışarak(Halı, kilim, heybe vs) geçimlerini sağlamaya destek olurdu.
Bitkiler doğaya hiçbir zaman faydayı tek sağlamaz. Fayda devamlı birden çok olur. Tarladan buğday gelir, samanı evin hayvanlarınadır. Kayısı ve zerdali meyvelerinin tüketilmesinin dışında çekirdeği para eder. Kayısı; Kuru yemişe, hoşaflarda ve tatlılarda özneyi oluştururlar. Bütün ağaç ve nebatatta durum aynıdır. Üstelik zor şartlarda çalışırken 2. Dünya Savaşı patlak verir. Evin genç evlatları tekrar askere alınırlar. Derken, kıtlık yaşanır. Bitmek tükenmek bilmeyen poyraz rüzgârları ekinleri büyütmez. Üzüm asmalarına gıfır zararlısı musallat olur. Zaten zor şartlar iyice zorlaşır. Tabii ki atlarımız, bu zorluğunda üstesinden gelmişler.
Tarımda unutulmuşluklarda vardı. Örneğin Nevşehir de Yer fıstığı tarımı yapılırmış, Keten tarımı yapılırmış, Cehri en iyi ihraç ürünlerinden birisi imiş. Boz ottan çorbalar ve çaylar yapılırmış (Boz ot; saray mutfağında da hatırı sayılır bir bitkiymiş) Tarhana otu; Tarhanalara katıldığı gibi, çayı da içilirmiş. Bu gün tepelerde dikenli bir ot olarak arzı endam etmektedir. Muşmula, günümüzde pek karşılaşmadığımız elma türleri, üzüm türlerinin kimi unutulmuş kimi unutulmaktadır. Ekşi, olmuş üzümle hiç karşılaştınız mı? Ta Hititler zamanından gelme olduğu söylenmektedir. Nazarlık yerine evlerin duvarlarına asılan kar dikeni günümüzde unutulup gitmiştir. Oysa pekmeze katılırmış. Bu pekmez ancak testere ile kesile bilir ve hatırı sayılır bir ürünmüş. Osmanlı kayıtlarında Gün balı adıyla bir tatlıdan bahsedilir. En makbulü Nevşehir ve yöresinde yapılan tatlı olarak da kayıtlarda durmaktadır. Gün ismi, zer (Altın) ismi genelde kayısı için söylenir. Gariptir, bu tatlının ana maddesinin üzüm olduğunu da duymuştum. Kaynatılmadan suyu havalandırılan üzüm özütünü hiç tattınız mı? Şeker ve lezzet oranı adeta uçuşa geçmiş gibi durmaktadır. Nohudun tarımı yapıldığı için leblebi imali yapılmıştı. Hint keneviri bahçelerin kenarlarına ekilir tohumlarından kavurga ve çetene şekeri yapılırdı. Gövde lifleri çeşitli dokumalarda kullanılırdı.
Günümüzde hayat hızlandı. Baştan tarım para etmiyor gibi dursa da sonunda ailenin gelirini hatırı sayılır bir şekilde çeşitlendire bileceği görülmüştür. Sadece unutulan eski bitkiler değerlendirilecek olsa ülkemize bir katma değer katacağından hiç şüphem yoktur. İnsanlarımızın topraktan uzaklaşamayacaklarını da görmüştür. Bağ evleri hobi maksatlı olup her geçen gün çoğalmaktadır.

Boz ot. Marribium vulgare. Osmanlı saray mutfağında bu bitkiyle “Gendime” isimli çorba yapılırmış. Bu bitki aynı zamanda aromatik ve arıcı bir bitki olarak da tanınmaktadır. ÜRGÜP başdere sırtları. Dedeoğlu arşivi.
Yıldırım veya çeşitli nedenlerle yanmış bir ağaç gövdesi. Zemi vadisi.

Akan selin zamanla kaya yapılarında açmış olduğu tünel. Zemi vadisi.

Zemi vadisinde ilginç bir görünüm. Dedeoğlu arşivi.

Kale Mahallesi yıkılmazdan hemen önceki çekimlerimden. Baş çeşme civarı. Dedeoğlu arşivi.