ZAMAN ENFLASYONU

Günümüz insanı, tarihin hiçbir döneminde tanık olunmamış hırslı bir hız illüzyonunun içinde, zamanın amansızca öğütüldüğü bir değirmenin çarkları arasında yaşıyor. Akıp giden dakikalar artık hayatı besleyen nazlı bir nehir değil, her an bir yerlere yetiştirilmesi, ölçülmesi, paketlenmesi ve tüketilmesi gereken yırtıcı bir girdaba dönüştü.

Zamanın yetmediği, her şeyin acil olduğu ama hiçbir şeyi de yetişmediği bu çağda, kolumuzdaki saatler sürekli bir telaşı müjdelerken, takvimlerimizi dolduran binlerce ajanda maddesinin ortasında aslında hiçbir şeye dokunamadan, hiç kimseye yetişemeden kendi ömrümüzün kıyısından geçip gidiyoruz.

Zamanın bu derece ayağa düşmesi ve niteliğini yitirmesi, çağımızın sosyolojik matrisinde derin çatlaklar yaratıyor. Akışkan modernite, mekânın sınırlarını kaldırdıkça zamanı da ölçüsüz bir aciliyet hapishanesine çevirdi. Artık her şey "hemen", her mesaj "derhal", her süreç "en kısa sürede" tamamlanmak zorunda.

Bu aciliyet tiranlığı karşısında insan, hayatı deneyimleyen bir özne olmaktan çıkıp, kendi bildirim ekranlarının ritmine uymaya çalışan mekanik bir nesneye dönüşüyor. Her şeyin acil kılındığı bir dünyada, trajik bir biçimde aslında hiçbir şeyin gerçek bir önemi ve önceliği kalmıyor.

Türk edebiyatının derin hafızası olan Ahmet Hamdi Tanpınar, zamanın bu ruhsal kırılmasına işaret ederken adeta günümüzün zaman enflasyonunu yıllar öncesinden müjdeler: “Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında; yekpare, geniş bir anın parçalanmaz akışında.” Oysa bugün bizler, Tanpınar’ın o hayal ettiği "yekpare ve geniş an" anlayışından fersah fersah uzaktayız. Zamanımız parçalanmış, ufalanmış, yüzlerce küçük bildirim kutucuğuna ve tamamlanmamış görev listelerine bölünmüştür, ne anın içindeyiz tam olarak, ne de hayattan büsbütün kopabilecek kadar cesur.

Dijital kapitalizmin ve geç dönem performans toplumunun insan ruhu üzerindeki en büyük baskısı "verimlilik" ve "erişilebilirlik" fetişizmidir. Birey, sadece çalıştığı mesai saatlerinde değil, uykusunda bile sisteme teğet geçmek, sürekli çevrim içi ve hazır bulunmak zorundadır.

Boş zaman, artık dinlenmenin veya tefekkürün bir imkânı değil, yeniden üretilip sistemin çarklarına sürülmesi gereken tekinsiz bir suçluluk alanıdır. Herkesin bir yerlere koştuğu, kimsenin varamadığı bu küresel şantiyede, hırsın hızı arttıkça ruhun ivmesi düşmektedir.

Zaman, artık cebinde delik olan bir elbiseye benzer, ne kadar doldurmaya çalışırsanız çalışın, günün sonunda elinizde kalan tek şey derin bir hüsran ve yetişememişlik hissidir. Şehirlerin ışıklı panoları, yüksek hızlı trenler, ışık hızında internet bağlantıları bizi hayata yaklaştırmıyor; aksine, hayatın özgül ağırlığından kaçmamızı kolaylaştırıyor. Koşarak okuduğumuz kitaplar, hızlandırarak dinlediğimiz müzikler, saniyeler içinde kaydırdığımız insan yüzleri... Dokunduğumuz her şeyi hızımızla kirletiyor, değdiği yeri sığlaştıran birer "hız kazazedesi"ne dönüşüyoruz.

Bu kentsel cinnet ve koşturmaca, insani ilişkilerin ve toplumsal bağların da kılcal damarlarını kurutmaktadır. Sabır, derinlik, beklemek ve kulak vermek gibi erdemler, hız çağının enkazı altında kalmıştır. Bir insanı dinlemeye vakit bulamadığımız, bir çiçeğin açışını gözlemleyecek dinginliği lüks saydığımız bu çağda, dostluklar da mesajlaşma uygulamalarının soğuk ve hızlı iletilerine sıkışıyor. Zamanı koruyamayan toplum, nihayetinde sevgisini ve merhametini de zamana kurban ediyor.

Yeni dönem yazarlarımızdan Şule Gürbüz’ün o sarsıcı tespiti, zamanın bu acımasız illüzyonunu ve kayıplarımızı çok net bir şekilde yüzümüze vurur: “Zaman kaybolmaz, kaybolan biziz; biz kendi hızımızda eksilip biterken, zaman sadece geçip gittiği yeri göstermez hale gelir.” Gerçekten de zaman bir yere gitmiyor; eksilen, unufak olan, kendi aciliyet çöplüğünde eriyip giden bizleriz. Sürekli bir şeyleri kaçırma korkusuyla yaşarken, kaçırdığımız en büyük şeyin kendi hayatımız olduğunu fark edemiyoruz.

Bu gidişatın doğurduğu tablo, kitlesel bir tükenmişlik, kronik bir yorgunluk ve köksüzleşme halidir. Zamanı fethetmeye çalışırken onun kölesi olan insanoğlu, geleceği planlama telaşından bugünü yaşamayı tamamen unutmuştur. Bütün dünyayı bir parmak hareketiyle ekranımıza getiren bu teknolojik konjonktür, garip bir biçimde bizi kendi iç dünyamızdan ve yanımızdaki insandan olabildiğince uzaklaştırmıştır. Yetişemediğimiz şey trenler veya teslim tarihleri değil, bizzat kendimiziz.

Zaman enflasyonuna karşı koymanın tek yolu, hızın kutsandığı bu panayırda gözlerimizi kapatıp yavaşlamayı bir direniş biçimi olarak benimsemektir. Bütün acil kılıntıları reddetmek, "yetişememe" korkusunu bir özgürleşme eşiği olarak kabul etmek zorundayız. Çünki hayat, koşarak geçilecek bir kanyon değil, adımların tadına varılarak yürünecek patika bir yoldur.

Durmayı, beklemeyi ve anın dinginliğinde çoğalmayı yeniden öğrenmedikçe, zamanın bizi sürüklediği bu yok oluş anaforundan kurtulmamız mümkün olmayacaktır.