BAŞARI BAĞIMLILIĞI

Bazı insanlar güne alarmın sesiyle değil, içlerinde yankılanan bir hesap cetveliyle başlar. Kaç iş yaptım, kaç kişiyi memnun ettim, bugün ne kadar ilerledim, dünden daha başarılı mıyım? Günün sonunda ellerinde yorgunluk, gözlerinde uykusuzluk, zihinlerinde bitmeyen listeler vardır, fakat bütün bunlara rağmen kendilerine hâlâ “Yeterli miyim?” diye sorarlar.

Başarı bağımlılığı tam da burada, insanın yaptığı şeylerle kim olduğu arasındaki sınırın silinmeye başladığı yerde ortaya çıkar. İnsan artık çalıştığı için mutlu olmaz, çalışmadığında kendini değersiz hissettiği için çalışır. Üretmek bir tercih olmaktan çıkar, var olmanın şartına dönüşür.

Böyle bir insanın içinde görünmez bir terazi taşınır. Bir kefesinde başarıları, diğerinde kendi değeri vardır. Sınavdan alınan yüksek not, terfide yükselmek, daha çok para kazanmak, herkes tarafından takdir edilmek o kefeye biraz ağırlık koyar, fakat başarı azaldığında terazi hemen öteki tarafa devrilir.

Dinlenmek bile suçluluk yaratır. Bir pazar sabahı hiçbir şey yapmadan oturmak, ona huzur değil, eksiklik duygusu verir. Çünkü zihninde “Bugün ne yaptın?” sorusu, “Bugün nasıl hissettin?” sorusunun önüne geçmiştir. Oysa insanın değeri bir üretim bandından çıkan rakam değildir .

Bu bağımlılığın kökleri çoğu zaman çocukluğun sessiz odalarında aranabilir. “Aferin, çalışırsan başarılı olursun.” “Bak arkadaşın senden daha yüksek not aldı.” “Sen zekisin, daha iyisini yapabilirsin.” Bu cümleler ilk bakışta teşvik gibi görünür fakat sevginin başarıya bağlandığı bir çocuklukta, çocuk zamanla şu tehlikeli denklemi öğrenebilir: Başarılıysam değerliyim, başarısızsam eksik.

Böylece karnedeki not yalnızca bir not olmaktan çıkar, çocuğun kendi gözündeki değerinin ölçüsüne dönüşür. Yıllar geçer, okul biter, sınavlar değişir, iş hayatı başlar ama çocukluğun o küçük terazisi insanın içinde yaşamaya devam eder.

Başarı bağımlılığı yalnızca bireysel bir zayıflık değildir. İnsanı sürekli performans göstermeye çağıran bir kültürün de sonucudur. Günümüz dünyasında insanlar yalnızca çalışmaya değil, kendilerini sürekli geliştirmeye, daha üretken olmaya, daha görünür olmaya ve başkalarından daha iyi görünmeye teşvik ediliyor.

Sosyal medya ise bu yarışın vitrinini büyütüyor. İnsan başkasının yıllarca süren emeğinin yalnızca parlatılmış birkaç saniyesini görüyor ve kendi hayatının tamamıyla kıyaslıyor. Başkasının zirvesine bakıp kendi vadisini küçümsüyor. Böylece başarı, hayatı güzelleştiren bir araç olmaktan çıkıp insanları birbirine bağlayan görünmez bir yarış pistine dönüşüyor.

Başarı bağımlısı insanın en büyük korkularından biri başarısızlık değil, başarısız olduğunda sevilmeyeceğine inanmaktır. Bu yüzden dinlenmekten korkar, hata yapmaktan korkar, “hayır” demekten korkar. Her talebe yetişmeye çalışır, çünkü başkalarının gözündeki değerini kaybetmek istemez. İşyerinde sınır koyamaz, aile içinde sürekli sorumluluk üstlenir, ilişkilerinde bile sevgiyi emek ve fedakârlık üzerinden ölçmeye başlayabilir. Bir süre sonra kendi hayatının başrol oyuncusu olmaktan çıkar, herkesin beklentilerini karşılamak üzere çalışan görünmez bir işçiye dönüşür. Alkışlar çoğaldıkça içindeki sessizlik büyür; çünkü insanın dışarıdan aldığı takdir, içerideki değersizlik duygusunu her zaman iyileştirmez.

En acı tarafı ise başarıya ulaştıkça rahatlayacağını sanmasıdır. “Şu sınavı geçersem”, “Şu makama gelirsem”, “Biraz daha para kazanırsam”, “Bu projeyi bitirirsem” diye düşünür. Fakat hedefe ulaştığında beklediği huzur yalnızca kısa bir süre kapısını çalar ve hemen ardından yeni bir hedef belirir. Çünkü sorun hedefin büyüklüğünde değil, insanın kendisine biçtiği değerin hedeflere bağlanmış olmasındadır. Dağın zirvesine çıktığında aşağıya bakıp manzarayı seyretmek yerine, karşıdaki başka dağı hesaplamaya başlar. Böylece hayat, yaşanan bir yolculuk olmaktan çıkar;, sürekli tamamlanması gereken bir görev listesine dönüşür.

Oysa insan yalnızca ürettiği zaman insan değildir. Yorulduğunda da değerlidir, hata yaptığında da, hiçbir şey başaramadığı bir günün akşamında da. Bazen bir ağacın gölgesinde sessizce oturmak, bir dostun sesini dinlemek, sevdiği birinin elini tutmak, gökyüzüne bakmak ya da hiçbir işe yaramayan birkaç saat geçirmek de hayatın kendisidir. Fakat başarı bağımlısı zihin bunları “verimsiz zaman” olarak etiketler. Halbuki insan ruhunun bazı odaları verimlilikle değil, anlamla aydınlanır. Her boşluk doldurulmak zorunda değildir. Bazı boşluklar insanın kendisini yeniden duyabilmesi için gereklidir.

İnsanın kendisine soracağı en önemli soru “Ne kadar başarılı oldum?” değil, “Bütün bunları yaparken kendimden ne kadar uzaklaştım?” sorusudur. Çünkü hayat yalnızca kazanılan ödüllerden, yükselinen merdivenlerden, tamamlanan projelerden ve başkalarının alkışlarından oluşmaz.

Bir gün bütün unvanlar kapının dışında kalacak, bütün listeler kapanacak, bütün yarışlar bitecek ve insan kendi sessizliğiyle baş başa kalacaktır. O gün yanında yalnızca ürettikleri değil, nasıl yaşadığı, kimi sevdiği, kimlere dokunduğu ve kendisine ne kadar şefkat gösterebildiği olacaktır. Belki gerçek başarı, insanın sonunda kendisine şunu söyleyebilmesidir: “Bugün hiçbir şey başarmamış olsam bile, ben hâlâ değerliyim.”