TAHAMMÜLSÜZLÜK TOPLUMU
Bugün herhangi bir şehrin pazar tezgahında, otobüs duraklarında ya da market kasasında yükselen sesler, modern insanının ruh halini ele veren en net aynadır. Eskiden "komşuluk" ve "halden anlama" kavramlarının yumuşattığı kamusal alanlar, bugün adeta görünmez bir barut fıçısına dönüştü.
Sokaktaki sıradan bir bakış, trafikteki kısa bir korna sesi veya pazarda birkaç kuruşluk fiyat pazarlığı, saniyeler içinde büyük tartışmalara kapı aralayabiliyor. Peki, ne oldu da bu kadar tahammülsüz, kırılgan ve tetikte bir toplum haline geldik? Bu sorunun cevabı, yalnızca ekonomik krizlerde veya gündelik telaşlarda değil, bireyin ruhunda ve toplumsal dokunun aldığı yaralarda gizlidir.
Bu durumun en temel psikolojik açıklamalarından biri, Prof. Dr. Kemal Sayar’ın modern insan için sıklıkla vurguladığı "hız ve haz çağı" açmazıdır. Sayar, günümüz insanının iç dünyasını “Hız tutkusu ve bitmek bilmeyen yetişme telaşı, ruhun sükûnet alanlarını daralttı; tahammül kasımız çalıştırıla çalıştırıla köreldi” sözleriyle özetler.
Sokaktaki insan, zihninde zaten binlerce geleceksel kaygı, fatura hesabı ve yetişmesi gereken iş yüküyle yürümektedir. Dolayısıyla kamusal alandaki en ufak bir aksama, bu dolu bardağı taşıran son damla olur. Aslında öfkelendiğimiz şey karşımızdaki yabancı değil, kendi içimizde sıkışıp kalmış ruhsal alanımızdır.
Bu tablo, Prof. Dr. Nilüfer Narlı’nın toplumsal gerilimler üzerine yaptığı analizlerle netlik kazanır. Narlı, kentleşme süreçlerinin ve ekonomik daralmaların insanlarda yarattığı aidiyetsizlik ve güvensizlik hissine dikkat çekerek şöyle der: “Güvensizliğin ve yarının belirsizliğinin egemen olduğu toplumlarda, kamusal alan ‘paylaşılan bir medeniyet alanı’ olmaktan çıkar; herkesin kendi alanını korumak zorunda hissettiği bir ‘siper savaşı’ alanına dönüşür.”
Pazarda, sırada ya da trafikte birbirimizin hakkına tahammül edemeyişimizin altında, bu derin güvensizlik psikolojisi yatar. İnsanlar, dış dünyayı adeta kendilerine saldırabilecek potansiyel bir tehdit olarak algıladıkları için zırhlarını kuşanmış halde sokağa çıkarlar.
Psikolog Prof. Dr. Arif Verimli’nin insanların gündelik öfke patlamaları üzerine sıkça dile getirdiği gibi: “İçeride bastırılan, bedel ödemekten korkulduğu için üst makamlara veya zorluklara karşı gösterilemeyen öfke; sokaktaki en zayıf halkaya, garsona, şoföre ya da pazarcıya yönlendirilir.” İş yerinde patronuna, evde ekonomik sıkıntılara ses çıkaramayan modern insan, kurbanını en savunmasız anında, yani kamusal alandaki sıradan bir sırada bulur. Öfke, hiyerarşik olarak yukarıdan aşağıya doğru akar ve sokak, bu bastırılmış öfkenin acısını en kolay çıkardığımız güvenli (!) bir tahliye vanası haline gelir.
Sokaklarımız artık birer insan manzaraları bahçesi değil;, her an çatımaya hazır birer duygu tarlasıdır. Bu tarlaya ektiğimiz tohumlar; ekrandan zihnimize sızan dijital kirlilik, ekonomik kaygının yarattığı uykusuz geceler ve "ben" merkezli hayatta kalma refleksleridir. Birbirimizin yüzüne bakmayı unuttuk, çünkü başkalarının yüzü bize artık kendi yorgunluğumuzu, kendi çaresizliğimizi hatırlatıyor.
Yanımızdakinin omzuna çarptığımızda özür dilemek yerine hesap sormaya meyletmemiz, ortak vicdanımızın ne denli yara aldığının en acı kanıtıdır.
Oysa sokak, bir milletin ruhsal sağlığının sokakta yürüyen halk aynasıdır. Pazarda birbirine bağırarak sebze seçen insanlar ya da trafikte camı açıp küfürleşen sürücüler, aslında "Gör beni, duy beni, ben de buradayım ve çok yoruldum" çığlığı atmaktadır.
Tahammülsüzlük, bir karakter kusurundan ziyade, kronikleşmiş bir ruhsal tıkanıklığın fiziksel dışavurumudur. Bireylerin yalnızlaştığı, dayanışma ağlarının zayıfladığı ve herkesin kendi adacığında hayatta kalma mücadelesi verdiği bir coğrafyada, nezaket bir lüks gibi görülmeye başlanmıştır.
Bu kısır döngüyü kırmanın yolu, toplumsal olarak derin bir empati molası vermekten geçer. Karşımızdaki insanın da bizim gibi uykusuz, kaygılı ve geçim derdinde olduğunu kabullenmek, o ilk öfke patlamasını durdurabilecek tek kalkanımızdır. Bir pazarcının tezgâhındaki çürük domatese gösterilen öfke, aslında hayatın bize sunduğu şartlara duyulan isyandır. Öfkeyi muhatabına değil, kaynağına yöneltebildiğimiz gün, sokaklar yeniden insan seslerinin yükseldiği, selamın sabahın eksik olmadığı huzurlu koridorlara dönüşecektir.
Unutulmamalıdır ki, bir toplumun medeniyet seviyesi caddelerinin genişliğiyle değil, o caddelerde yürüyen insanların birbirine sunduğu tebessümün ve sabrın derinliğiyle ölçülür. Bugün yaşadığımız gerginlik, aslında ruhumuzun kış mevsimidir. Baharı yeniden getirmek istiyorsak, önce birbirimizin yüküne omuz vermeyi, en azından kilitlenen sıralarda birbirimizin hakkına saygı duymayı öğrenmek zorundayız.
Tahammül, kaybolduğunda en zor geri getirilen, ancak yeniden inşa edildiğinde tüm toplumu iyileştiren en kadim şifadır. Haydi, sokaklarımızın yeniden neşeyle, selamla ve anlayışla dolması dileğiyle, içerideki gürültüyü susturmakla başlayalım yarına…